Jump to content

Tüm Aktiviteler

Bu akış otomatik güncelleniyor     

  1. Dün
  2. Son hafta
  3. Grip mevsiminin zirvesinde, birçok kişi çevresindeki öksüren kişilere veya çalışan kişiler iş arkadaşlarına, öğretmenler öğrencilere karşı dikkatli olur. Çoğu insan hapşırırken veya öksürürken ağzını örtmeyi bilir, ancak birçoğu konuşmanın benzer bir etki yarattığını bilmez. Oysaki soğuk algınlığı ve grip gibi hava yoluyla yayılan hastalıklar bazen kişinin konuşmasıyla bile havaya yayılır. Sadece nefes almak ve konuşmak bile çevreye akciğerlerde ve boğazda üretilen ve potansiyel olarak virüs taşıyabilen küçük solunum damlacıkları yaymaktadır. Hastalık kontrol merkezlerine göre, her yıl influenza (grip) gibi hava kaynaklı hastalıklar milyonlarca kişiyi enfekte etmekte ve 200.000 ila 800.000 kişi hastanelerde yatmaktadır. Bu hastalıkların nasıl yayıldığını öğrenmek, mücadele yolunda atılacak ilk adımdır. Havaya yayılan aerosollerde virüs ve bakteriler bulunur. Öksürme ve hapşırma havaya büyük, kolayca görülebilir damlacıklar ve çok sayıda mikroskobik parçacık verir ve her ikisi de patojenler taşıyabilir. Nefes alma ve konuşma sürekli olarak gerçekleşebileceği için, daha seyrek görülen öksürük ve hapşırmaya göre daha yüksek bir hastalık bulaştırma olasılığına sahip olabilir. Bulaşıcı hastalıkların yayılmasıyla ilgili önceki çalışmalar, konuşmayı önemli bir parçacık emisyon (yayılma) mekanizması olarak tanımlamış, ancak konuşma yüksekliğindeki farklılıkları hesaba katmamıştır. Ses Yüksekse Daha Fazla Parçacık Yayılır Davis Kaliforniya üniversitesinde (UC Davis) yapılan yeni bir çalışma daha yüksek sesle konuşan insanların havaya daha fazla parçacık yaydıklarını, ses yüksekliğinin hastalıkların havada yayılmasında potansiyel bir faktör olduğunu bulmuştur. Profesör William Ristenpart’ın grubundaki kimya mühendisliği doktora öğrencisi Sima Asadi tarafından yönetilen çalışma, diğer faktörlerin yanı sıra konuşma sırasında parçacık yayılımını ses yüksekliğinin bir fonksiyonu olarak ele almış ve 2019’da Kasım ayında yapılan Akışkanlar Dinamiği Bölümü toplantısında bir model olarak sunulmuştur. Mekanik ve havacılık mühendisliğinde seçkin Profesörü Anthony Wexler, Kaliforniya Davis Üniversitesinde inşaat ve Çevre Mühendisliği profesörü Chris Cappa ve dilbilim yardımcı doçent Santiago Barreda ile New York, Mount Sinai’deki Ichan Tıp Fakültesi doçenti Nicole Bouvier, Asadi’nin işbirliği yaptığı kişiler arasında yer almıştır. Bazı hastalıklar hava yoluyla yayılır. Asadi, araştırmalarına, konuşma sırasında parçacık emisyonu (yayılması) üzerinde çok fazla çalışma yapılmadığını ve yapılan çalışmaların tutarsız sonuçlar verdiğini fark ederek başlamıştır. Bu araştırmada daha öncekilerden farklı olarak daha kontrollü bir ölçüm yapılmış, konuşmanın ses şiddeti kontrol edilmiştir. Daha çeşitli aktiviteler de gerçekleştirilmiş ve daha da önemlisinin, parçacık emisyon oranı olduğu anlaşılmış, daha yüksek konuşulduğunda, ne söylendiği önemli olmaksızın daha fazla parçacık yayılacağı gösterilmiştir. Araştırmanın önemli bir sonucu, konuşmanın grip gibi hastalıkların bulaşması için hapşırma ve öksürme kadar önemli olduğudur. Nefes alırken veya konuşurken, damlacıklar çıplak gözle görülemez çünkü mikron boyutundadır ancak yine de virüs taşıyacak kadar büyüktür. Ses şiddeti yüksekse havaya daha çok partikül yayılır. Süper Yayıcılar Asadi’nin araştırması, daha yüksek sesle konuşmanın daha fazla parçacık yaydığını bulmanın yanı sıra, “süper-emitörler” ya da “süper yayıcılar” denilen, genel olarak konuşurken daha fazla parçacık yayan ve diğer insanları daha fazla enfekte eden bir grup insanı da tespit etmiştir. Bu grup, aylar geçtikten sonra bile, çalışmadaki muadillerinden daha fazla aerosol parçacıkları üretmiştir ancak araştırmacılar bu insanların neden süper yayıcı olduğundan emin değillerdir çünkü yaş, cinsiyet, ağırlık, vücut kitle indeksi ve akciğer kapasitesi olası faktörler gibi görünmemektedir ancak insanların bu alt kümesini bilmek diğer hastalık bulaşma araştırmalarında rol oynayabilir. Bu hipotezin daha çok üzerinde çalışılmaya ve test edilmeye ihtiyacı olsa bile bu çalışmanın hava yoluyla bulaşan hastalıklarla ilgili gelecekteki araştırmaların temelini oluşturduğunu düşünülmektedir. Geçici Girdap Difüzyon Modeli Hastalığın bulaşmasının klasik modellemesi, bir odadaki tüm havanın mükemmel bir şekilde karıştığını varsayan Wells-Riley modelini kullanmıştır. Wells-Riley modeli ekspiratuar (verilen nefesteki) damlacıkların konsantrasyonu veya havaya salınan virüs üzerinde zamanın veya yerin bir fonksiyonu olmadığını varsayar. Buna karşılık Asadi’nin çalışma modelinde konsantrasyon üzerinde zamanın ve yerin bir fonksiyonu olduğu ele alınmıştır. Enfeksiyon kaynağına yakın olunduğunda havadaki parçacıkların yüksek konsantrasyonlara sahip olması beklenmektedir. Hastayken alçak sesle konuşmak hastalık etkenlerinin çevreye dağılmasını önlemek için bir çözüm olabilir. Yayılan aerosollerin nasıl yolculuk edebileceğini görmek için Asadi, iç mekân ortamlarındaki dağılımı daha doğru bir şekilde yakalayan geçici bir girdap modeli kullanmıştır. Daha yüksek damlacık konsantrasyonu tipik olarak daha yüksek bir patojen yüküne ve dolayısıyla daha yüksek bir enfeksiyon yayma olasılığına sahip görünmektedir. Asadi, geçici girdap difüzyon modelinde oluşturulan şöyle bir örnek olasılık vermektedir: Bir kaynağın dörde dört metrelik bir odanın merkezinde olduğu ve 60 dakika konuştuğu düşünülürse konuşmacının bir metre uzağındaki insanların yüzde on hastalığa yakalanma olasılığı vardır. Öksürme ve hapşırma havaya büyük, kolayca görülebilir damlacıklar ve çok sayıda mikroskobik parçacık verir ve her ikisi de patojenler taşıyabilir. Hastalık bulaşma olasılığı için bu model, iç mekânda olmaları şartıyla sayısız durum ve çeşitli ekspirasyon aktivitesi gerçekleştiren insan gruplarına uyacak şekilde değiştirilebilir. Şu anda parçacık emisyon oranı için sahip olunan veriler 18’den 45’e kadar olan insanlar içindir ancak çocuklar için veriler elde edilirse modele uygulanabilir. Daha büyük bir ortamda veya bir hastanede olan birden fazla kişi gibi vakalar da düşünülebilir ve çalışma bunların hepsini kapsayabilir. Farklı fonemlerin, kelimeleri ve cümleleri oluşturan ses birimlerinin parçacık emisyonu ile ne kadar ilgili olduğu üzerine araştırma da devam etmektedir. Grip mevsimlerinde eller sık yıkanmalı, öksürürken veya hapşırırken gerekli önlemler alınmalıdır. Araştırma sonuçlarından yola çıkılarak son söz olarak şunlar söylenebilir: İçinde bulunulan grip mevsiminde, elleri düzenli olarak yıkamanın yanı sıra, herkes kendisi ve çevresinde bulunan kişiler için, yumuşakça, fazla bağırmadan, alçak sesle konuşmak ve büyük bir kutu kağıt mendil taşımak gibi bir iyilik yapabilir.
  4. Karbon salınım sorunu aniden bitse, her şey normale döner mi dersiniz? Ne şekilde olursa olsun, şu an karbondioksit yaymayı durdurmak mümkün değil. Yenilenebilir enerji kaynaklarında gerçekleşen önemli ilerlemelere rağmen, toplam enerji talebi artıyor ve karbondioksit yayımları yükseliyor. Bir iklim ve uzay bilimleri profesörü olarak, öğrencilerime 4°C daha sıcak olan bir dünya için plan yapmaları gerektiğini öğretiyorum. Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2011 yılında yayınladığı bir rapor, eğer mevcut güzergahımızdan ayrılmazsak, o zaman 6°C daha sıcak olan bir Dünya’ya bakıyor olacağımızı belirtiyor. Paris Anlaşması’ndan sonra aslında şu anda bile yörünge aynı. Karbon salımlarında önce bir tepe noktası, ardından da darboğaz görmeden, yeni bir güzergahta olduğumuzu söylemek zor. Zaten görmekte olduğumuz yaklaşık 1°C’lik ısınma ile birlikte, gözlenen değişimler şimdiden rahatsız edici durumda.
  5. Renklerin insan davranışlarını ve psikolojilerini önemli miktarda etkilediği bilinen bir gerçektir. Bu yüzden tarih boyunca insanlar, renklerin kendilerine ve yaşamlarına olan etkisini merak etmişlerdir. İnsan gözünün ışık ve rengi algılayan ağ tabakasının, görme sinirleri vasıtasıyla bunu beyne ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler oluşturduğunu renk bilimciler henüz açıklayamıyor. Bu konu halen gizemini korumakta ve daha uzunca bir süre gizemini koruyacağına benziyor. Peki renklerin gerçekten de davranışlar üzerinde herhangi bir etkisi var mıdır? Bu konuda yapılan araştırmalar karmaşık sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bazen de ortaya çıkan sonuçlar diğer araştırmalarla çelişmektedir. Araştırmalar sonucunda ortaya çıkan genel bir yargı var. Olay bu kuram ileri sürülüyor: “Yaptığınız herhangi bir işi belli bir renk ortamında yapıyorsanız zamanla o rengi belli bir duygu veya davranışla ilintilendirmeye başlarsınız.” Örneğin okul hayatınız boyunca öğretmenin kırmızı renkle yaptığı düzeltmeler sizin kırmızıyı her zaman tehlikeyle ilişkilendirmenize neden olacaktır. Zehirli meyvelerin de çoğunlukla kırmızı olması bu algıyı daha da güçlendirir. Mavi ise denizi seyre dalmakla ya da uçsuz bucaksız gökyüzüne bakmakla ilişkilendirildiği için daha sakin bir durumu çağrıştırır. Geçmişte yapılan ve karmaşık sonuçlar doğuran birçok deneyin ardından 2009’da British Columbia Üniversitesi’nden bazı araştırmacılar bu soruya gerçek bir cevap bulmaya çalıştı. Deneklere mavi, kırmızı ve nötr renk ekranları olan bilgisayarlar verilerek, çeşitli testlere tabi tutuldu. Kırmızı ekranlı bilgisayarda deneklerin hafıza ve düzeltme okumalarında, detay görmelerini gerektiren işlerde daha iyi sonuç aldığı, fakat yaratıcılık gerektiren becerilerde mavi ekranların daha iyi sonuç verdiği görüldü. Araştırmacılar kırmızının sakınma mesajı verdiği ve denekleri daha dikkatli olmaya yönelttiği, mavinin ise daha özgür düşünmeye iterek tersi bir etkide bulunduğu sonucuna vardı. Buradan hareketle laboratuvar veya okul gibi kurumlarda tedbir ve sakınma gerektiren çalışmaların yürütüldüğü odaların kırmızıya, yaratıcılık gerektiren çalışmalar için kullanılan odaların ise maviye boyanabileceği önerisinde bulundular. Fakat 2014’te daha geniş bir grupla yapılan benzer bir araştırmada renklerin etkisinin ortadan kalktığı görüldü. İlk araştırmada 69 kişi yer alırken yenisinde 263 denek kullanılmış ve arka plandaki rengin bir fark oluşturmadığı görülmüştü. Başka bir araştırmada ise deneklere iki farklı tabakta kraker sunulmuş ve tadı hakkında soruları yanıtlamak amacıyla istedikleri kadar yiyebilecekleri söylenmişti. Denekler kırmızı tabakta sunulan krakerleri daha az yemiş ve bu durum kırmızının uyarı ve tehlike mesajı özelliğine bağlanmıştı. Fakat aynı deney başka bir üniversitede tekrarlandığında tersi sonuçlar elde edilmişti. Buradan anlaşılacağı üzere renklerin etkisini incelemek sanıldığından daha zordur. Belki de renkler bizim onlara atfettiğimiz etkileri oluşturmuyor. Fakat renklerin etkisi fikri o kadar yerleşmiş ki ABD, İngiltere, İsviçre, Almanya, Polonya ve Avusturya’da bazı cezaevleri koğuşlarını pembenin belli bir tonunda boyuyor. İsviçre’deki cezaevlerinin yüzde 20’sinde en az bir pembe hücre bulunuyor. Resmi adı Baker-Miller pembesi olan bu tonu pelte pembesi olarak da adlandırmak mümkün. Pembenin tutuklu ve hükümlüler üzerindeki etkisini ilk araştıranlar, renge ismini veren Baker ve Miller adlı iki Amerikalı deniz kuvvetleri subayı olmuştur. 1979’da tutuklular üzerinde yapılan deneylerde, tutuklulara pembe ve mavi kartlar gösterilerek kollarından bastırılmış, pembe kart gösterilen tutukluların daha az direndiği sonucuna varılmıştı. Pek de bilimsel olmayan bu araştırma farklı şekillerde tekrarlanmış ancak pembenin saldırganlığı azaltıcı bir etkisi olduğu kanısını güçlendirecek verilere ulaşılamamıştı. Belki de renkler gerçekten de davranışlar üzerinde etkilidir. Fakat bugüne kadar kimse bu etkileri tutarlı bir şekilde kanıtlamayı başaramadı. Bu konuda kesin noktayı koyacak daha iyi deneylere ihtiyaç var. Renklerin etkisi ya da etkisizliği kanıtlanıncaya kadar odalarımızdaki renk seçimi kişisel zevk ve sanat anlayışı sorunu olarak kalmaya devam edecek görünüyor. Buraya yorum olarak ekleyebileceğimiz son şey ise, yazımızın başında de değindiğimiz kuram hakkında olacak. “Yaptığınız herhangi bir işi belli bir renk ortamında yapıyorsanız zamanla o rengi belli bir duygu veya davranışla ilintilendirmeye başlarsınız.” kuramı insanların aynı renge farklı anlamlar yükleyebileceğini güzel bir şekilde özetlemektedir.
  6. Normal bir kaşınma hissi için, beynimiz deri altındaki sinir hücrelerine vakti geldiğinde kaşınma eyleminin sinyalini iletiyor. Sinir hücreleri harekete geçiyor ve kaşınmamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü derimizin yenilenmeye ihtiyacı var. Ölü hücrelerin, birçok başka yolla vücuttan atılması gibi bu yolla da atılarak yenilenmesi gerekiyor. Bunu da kaşınırken, havlu ile kurulanırken, giyinirken ya da soyunurken bir anlamda sağlıyoruz.Bize bu hissi veren sinir hücreleri, beyinden aldıkları emirle aynı zamanda acı hissini de iletmekle yükümlü olan sinir hücreleri… Dolayısıyla bir yerimizi gereğinden fazla kaşıdığımızda duyduğumuz acının sebebi de bu. Öte yandan, kaşınma hissi vücudumuzu bir saldırıya karşı korumamız gerektiğinde de oluşabiliyor. Bu vesileyle kan dolaşımı hızlanıyor ve saldırı bölgesinde bir takım kimyasal tepkimeler sonucu vücut savunmasını hazır etmeye çalışıyor, direniyor, saldırıya karşı tepki gösteriyor.Kaşınma, başka bir açıdan beyinde rahatlama duyusunu da harekete geçiriyor. Sistemimiz rahatlamak istediğinde kaşınma isteğini bu yüzden başlatıyor olabilir.Bilim insanları aynı zamanda HIV, bazı kanser türleri, karaciğer bozukluğu ya da böbrek yetmezliği gibi sebeplerle kaşıntı problemi yaşayan yaklaşık 30 milyon insan olduğunu ifade ediyorlar. Bunların yanı sıra bazı virüslerde kaşınmaya neden olabiliyor.Örnek olarak genellikle çam ağaçlarında bulunan Thaumetopoea pityocampa (çam kese böceği) üzerinde bulundurduğu kıllara dokunmak yada çam ağacı altında belli bir süre oturmakla beraber ciddi bir şekilde kaşınmanıza neden olabilir.Kaşıntının sebebi bu böceğin barındığı virüs olarak bilinmektedir.
  7. Kramplar aniden ortaya çıkan, acı veren, şiddetli kas kasılmalarıdır. Vücudun herhangi bir bölgesindeki kas dokularında ortaya çıkabilen bu kasılmalar birkaç saniye ile birkaç dakika arasında devam edebilir. Kaslar kasılıp gevşeyerek vücudumuzun hareket etmesini sağlayan dokulardır. Ancak istemsiz olarak kasılıp belli bir süre gevşemediklerinde kramplar oluşur. Kaslardaki yorgunluğun, sinirlerdeki işlev bozukluklarının, kan dolaşımındaki problemlerin ve vücut sıvılarında bulunan bazı kimyasal maddelerin miktarındaki düzensizliklerin kramplara neden olduğu düşünülse de krampların sebebi ve nasıl oluştuğu tam olarak bilinmiyor. Geceleri oluşan kramplar genellikle bacağımızda ortaya çıkar. Bu tür krampların istemli hareketlerden sorumlu sinir hücrelerinin istemsiz bir şekilde aşırı uyarılmasından kaynaklandığını gösteren çalışmalar var. Bazı bilim insanları uyurken ayakların genel pozisyonunun baldır kaslarının kısalmasına neden olduğunu, bu durumun sinir hücrelerinin uyarılmasının engellenememesine yol açtığını düşünüyor. Diğer bir görüş ise günümüzdeki yaşam tarzı nedeniyle bacak kaslarının daha az kullanılmasının bu durumun nedeni olduğu. Bacak kaslarında ortaya çıkan krampların diğer bir nedeni kas yorgunluğu. Kasların aşırı kullanılmasının sinirlerin hasar görmesine ve sinirlerde işlev bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olduğu düşünülüyor. https://www.youtube.com/watch?v=ClrDhBpyZ30 Genel olarak sıvı kaybının ve vücut sıvılarındaki bazı kimyasal maddelerin (örneğin sodyum, potasyum, magnezyum) miktarındaki azalmanın sinirlerin ve kasların uyarılmasında etkili olduğu bilinir. Ancak gece ortaya çıkan krampların sıvı kaybıyla ve vücut sıvılarındaki bazı maddelerin miktarındaki düzensizlikle ilişkili olduğu düşünülmüyor.
  8. Yoğunluğu her noktada aynı olan küre şeklindeki bir yapının çevresine etki eden kütle çekim kuvveti sabittir. Ancak şekli tam küresel olmadığı için Dünya'nın kütle çekim alanı her yerde aynı değildir. Dünya'nın kendi etrafındaki dönüşü, şeklinde bazı düzensizliklere sebep olur. Dünya'nın Ekvator hizasındaki çapı kutuplardakinden yaklaşık 40 kilometre daha uzundur. İki cisim arasındaki kütle çekim kuvveti aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğundan, kutuplardaki bir cisme etki eden kütle çekim kuvveti Ekvator'dakinden %0,66 daha fazladır. Dünya ile Ay arasındaki kütle çekim etkileşimi de Dünya'nın şeklinde düzensizliklere neden olur. Bunun yanı sıra yüzey şekilleri de Dünya’nın kütle çekim alanındaki değişimlerin nedenlerindendir. Örneğin Ekvator bölgesinde 5000 metre yüksekliğindeki bir dağın zirvesinde bulunan bir insanın ağırlığı, deniz seviyesindeki ağırlığından daha düşüktür. Son yıllarda yapılan araştırmalar buzullardaki erimenin, okyanus tabanının hareketli yapısının Dünya’nın kütle çekim alanını etkilediğini gösteriyor. Kayaçların yoğunluğu da Dünya'nın kütle çekim alanında düzensizliklere neden olur. Çoğunlukla kayaçların yoğunluğu 2-4 g/cm3 arasında değişir yani 1 cm3 kayacın kütlesi 2-4 gram aralığında olabilir. Yoğunluğu düşük tortul kayaçlardan oluşan bölgelerdeki kütle çekim kuvveti, yoğunluğu yüksek kayaçlardan oluşan bölgelere göre daha düşüktür.
  9. Beslenme konusunda paradigmalar değişiyor. Eskiden hangi besinden alındığına bakılmaksızın kalori hesabı yapılır, harcanan kaloriye göre alınması uygun olan kalori miktarı belirlenir ve beslenme buna göre düzenlenirdi. Daha sonra her kalorinin aynı olmadığı, kalorinin hangi besinden alındığının önemli olduğunu gösteren araştırmalar yayımlandıkça bu görüş değişti. Şimdi ise bir adım daha ileri gidilmiş. Dr. Banu Taşçı Fresko’nun “Beynini Doğru Besle” kitabını (1) okurken migrenle metabolik sendrom ilişkisinin anlatıldığı sayfada aynen şöyle bir cümle gördüm: “Disbiyozis (bağırsakta yararlı/zararlı bakterilerin dengesinin bozulması) sonucu yenilen yiyecekten alınan enerji miktarı artar. Yani disbiyozis olmayan bir kişi aynı besinden daha az kalori alabilir (71).” İşte bunu okuyunca bazı kişilerin “Aynı şeyleri yiyoruz, ben kilo alıyorum o almıyor.” derken aslında doğru bir noktaya değindiklerini anladım. Kitapta bu cümle için verilen referans araştırmayı buldum. (2) Araştırmanın özetini tercüme ettim: “Dünya çapındaki obezite salgını, enerji dengesini etkileyen bedensel ve çevresel faktörlerin araştırılmasını gerektiriyor. Genetik olarak obez farelerle zayıf farelerin bağırsak mikrobiyotalarının karşılaştırılması ve gönüllü insanların mikrobiyotalarının da karşılaştırılması sonucunda; obezitenin, iki dominant bakteri çeşidi olan Bacteriodetes ve Firmicutes bakterilerinin miktarındaki değişikliklerle bağlantılı olduğu görüldü. Bu çalışmada, biz metagenomik ve biyokimyasal analizlerle, bu değişikliklerin farelerin bağırsak mikrobiyotalarının metabolik potansiyelini etkilediğini gösterdik. Sonuçlarımız, obez farelerin mikrobiyomlarının beslenmeden daha fazla enerji (kalori) aldıklarını gösteriyor. Daha da ötesi, bu özellik transfer edilebilir; mikropsuz farelere obez farelerden mikrobiyota transferi yapılması farelerin kilo almasına yol açarken, zayıf farelerden mikrobiyota transferi daha az kilo almalarına yol açıyor. Bu sonuçlar bağırsak mikrobiyotasının obezitenin patofizyolojisine etki eden bir faktör olduğunu gösteriyor.” Çeviri: Nurçin Çağlar Sağlıklı Yaşıyoruz® notu: Dr. Banu Taşçı Fresko’nun kitabı çok önemli bilgiler içermesinin yanında her bölümün sonunda çok önemli bilimsel referanslar içeriyor. Kitabı mutlaka okuyun.
  10. Daha eskiler
  11. Kefir simbiyotik mikroorganizmaların protein, yağlar ve şekerle kaplanıp bir araya gelerek oluşturduğu kefir taneleri kullanılarak yapılan fermente bir içecektir. Yüzyıllardır çok geniş ve farklı kullanım alanları olmuştur. Burada en faydalı yedi özelliğini göreceksiniz. Kefir taneleri birçok bakteri ve maya çeşidinin toplandığı beyaz kümeleridir. Bu fermente içecek, doğal bağışıklık ve sindirimi geliştiren en iyi içeceklerden biridir. İlk kez, Rusya’nın batı taraflarında Kafkasya dağlarında geliştirildiğine inanılmaktadır. Kefir kelimesinin de Türkçe’deki “keyif” sözcüğünden geldiğine inanılmaktadır. Oradaki çobanlar sütü taşımak için deri tulumlar kullanırlarmış. Bazen bu süt birkaç gün bekler ve fermente olurmuş. Fermantasyon süte köpüklü, soğuk ve tazeleyici bir tat verirmiş. Daha sonraları kefir oluşumuna sebep olan kültür bulunmuş ve sindirim sistemi bozuklukları, enerji düşüklüğü, kötü kötü bağışıklık fonksiyonlarına karşı kullanılmıştır. Abaza halkının olağan üstü yaşamları Kefirin geliştiren ve uzun süredir kullanmaya devam eden, Rusya’nın batısındaki – Kafkas dağlarındaki Abaza halkı en uzun yaşam süresine sahip kültürlerden biridir. Asırlık tabir edebilecek yaşam süresi oranı oldukça fazladır. John Robins, 100 yaşında sağlıklı (Healty at 100) adlı kitabında Abaza halkı üzerinde Dr. Alexander Leaf ile araştırmalarını tartışmıştır. Dr. Leaf, Abazaların oldukça ileri yaşlara aynı zamanda sağlıklı ve dinç kalarak ulaşabilme oranının nasıl bu kadar fazla olduğunu gözlemlemiştir. Abazaların yüzde 80 civarı 90 yaşının üzerinde, mental olarak sağlıklı ve sosyaldirler. Sadece yüzde 10 civarı duyma güçlüğü ve yüzde 4’ünde görme bozuklukları görülmüştür. Bunun üzerine Dr. Leaf yazısında “dünyanın hiçbir yerinde uzun yaşamda Kafkasyalılar kadar ünlü bir halk olamaz” diye belirtmiştir. KEFİR FERMANTASYONU NEDİR? Kefir taneleri “kefiran” diye bilinen bir polisakkarit içerir. Kefiran suda çözülebilir ve sarı/beyaz formu ile pirinç tanesini andırır. Oda sıcaklığında 12-48 saat aralığında mayalanır. Çiğ inek, koyun ve keçi sütü kefir fermantasyonu için en uygun ortamlardır. Bu hayvanların idealde otlaklarda beslenmiş olması istenir. Tahıllarla beslenen memelilerin sütü yüksek yağ asitlerine bağlı olarak iltihaplanmaya daha yatkındır. Süt içindeki aminoasit bileşiklerine ve kritik enzimlere zarar vermemek için kesinlikle pastörize ya da homojenize edilmemelidir. HİNDİSTAN CEVİZİ KEFİRİ Bir diğer popüler ve kolay kullanımlı kefir seçeneği de Hindistan cevizi suyudur. Bu su, potasyum ve az bulunan minerallerce oldukça zengindir. Ayrıca antioksidanlar ve sitokinin içerir. Sitokinin hücre bölünmesini düzenler ve bitkilerin yaşam oranlarında etkilidir. Bu içerikler, insan hücrelerinde de anti-aging (yaşlanmaya karşı) bir etki yaratır. Hindistan cevizi suyu kefiri hidrasyon seviyenizi iyileştirmenin, bağırsak ve mukus tabakalarındaki sağlıklı mikroflorayı yeniden kolonize etmenizin lezzetli bir yoludur. Hindistan cevizi suyu maya mikroorganizmalarını beslemek için çok az doğal şekere sahip olmasına rağmen mayalayabilir. Kefirin Sağlığa Faydaları Nelerdir? Kanserle Savaşır Hayvanlar üzerindeki araştırmalar göstermiştir ki, fermente besinler tüketmek birçok kanser tümörünü temizlemektedir. Dairy Science dergisinde yayımlanan farelerin bağışıklık sistemine yönelik bir çalışmada, düzenli kefir kullanımının göğüs kanserinin büyümesini durdurduğu yazılmıştır. Detoks Sürecine Yardımcı Olur “Mutajenler” DNA’mızı değiştiren farklı ajanlardır ve çevremizdeki her yerde bulunurlar. Örneğin; Aflatoksinler, yiyecek kaynaklı küflerden oluşan toksinlerdir, yer fıstığında (fıstık alerjisine sebep olur) ve işlenmiş sebze yağlarında (kanola, soya fasulyesi ve mısır) bol miktarda bulunurlar. Laktik asit bakterisi açısından zengin olan kefir, aflatoksinleri etkisizleştirir ve diğer mantar ve fungusları öldürerek sağlıklı bir genetik dizgiyi korur. Bağışıklığı Arttırır Bir sonraki hastalanışınızda, kefir yerine antibiyotik içeceğiniz için iki kere düşünün. Araştırmalar göstermektedir ki; probiyotikler sadece enfeksiyona sebep olan ajanları yok etmede değil, aynı zamanda semptomları da çözmede antibiyotikler kadar ve hatta daha iyi çalışırlar. Kemik Yoğunluğunu Yapılandırır 2014 yılında Ostreoporosis International dergisinde, yayınlanan bir çalışmada, kefir tüketiminin kemik yoğunluğunu artırdığı ve kemik erimesi riskini azalttığı bulunmuştur. IBS ve IBD sendromlarını iyileştirir Kefir içinde bulunan laktobakteri ve bifidobakteri türleri sebebiyle IBS (huzursuz bağırsak sendromu) üzerinde doğal olarak etkilidir. Kanadalı bir sağlık dergisinde, yoğurt ve kefir gibi probiyotikçe zengin besinlerin IBS’yi iyileştirdiği, IBD (iltahaplı bağırsak hastalıkları) üzerinde de azaltıcı olduğu yayınlanmıştır. Alerji ve Astımı engelleyebilir Immunology dergisinin son çalışmalarında, kefirin hem astım hem de alerji üzerinde pozitif etkisi olduğu bulunmuştur. Kefirin özellikle interlökin-4, T-helper hücreleri gibi iltihap/ateş belirleyicileri baskı altına aldığı görülmüştür. Araştırmacılar, kefirin güçlü ateş düşürücü etkisinin astımı önlemede kullanılabileceğini belirtmişlerdir. Laktoz intoleransını iyileştirir Kulağa çılgınca gelebilir fakat evet, fermente bir süt ürünü olan kefir laktoz intoleransı (duyarlılığı) olan insanların sorunlarına yardım edebilir. Dikkatinizi buraya verin: Fermantasyon yiyeceğin kimyasındaki bir değişimdir, bu sebeple fermente olmuş süt, yani kefir, düşük laktoza sahiptir. Kefir ve Yoğurt arasındaki farklar nelerdir? Kefirle yoğurt arasında birçok kez karşılaştırma yapılmıştır. En önemlisi kefir bazı nedenlerden ötürü probiyotik bir güç merkezi olarak değerlendirilebilir. Yoğurt, sadece bazı bakteri türlerini bulundurur. Kefir ise, çok daha geniş bir faydalı bakteri çeşitliliğine sahiptir. Kefir, yoğurtta olmayan Lactobacillus Caucasus, Leuconostoc, Acetobacter türleri ile Streptococcus türlerini içerir. Ayrıca kefir, Saccharomyces gibi faydalı mayaları da içermektedir. Bu mayaların vücuttaki patojenik mayaları avlayıp yok ettikleri bilinmektedir. Bu faydalı mayalar Kandida Albikan mantarı (cilde, ağıza, bağırsaklara ve vajinaya bulaşan bir mantar) gibi tehlikeli mantarlar için de en iyi savunmadır. Bunlar bağırsak duvarını temizleyen, saflaştıran, güçlendiren özel SWAT timleri gibidir. Bu mikroorganizmalar vücudun Escherichia coli, Salmonella gibi tehlikeli patojenlere ve bağırsak parazitlerine karşı daha etkili bir savunma yapmasına yardımcı olurlar. Bağırsak Floranızı Optimize Edin Zayıf bakteri dengesi kan şekerindeki dengesizliklere, kilo almaya, zayıf bağışıklık, düşük enerji ve hazımsızlık gibi birçok rahatsız edici şeye sebep olur. Kefir, vücudunuzdaki mikroflorayı dengeleyerek tüm bu problemlerin çözümünü bulacağınız adrestir. Aktif maya ve bakteriler besinlerin bağırsakta emilimini sağlar ve az bulunan mineraller ile B vitaminlerinin alınımını artırır. Her alanda faydalı içeriği, iyileştirici ve sağlık bakım etkisi sağlar. Bunun gibi fermente ürünler maksimum sağlık ve uzun ömür için vücudu temizler, iç ekosistemi dengeler. Kaynaklar Mehmet Ozel tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  12. Zinde uyanmak sağlıklı bir vücuda sahip çok önemlidir, ancak birçok insan her gün yeterince sıvı tüketmez. Vücudun yaklaşık yüzde 60’ı sudan oluşur ve gezegenin yüzeyinin yaklaşık yüzde 71’i su ile kaplıdır. Belki de, her gün yeterince su içmenin birçok insanın öncelik vermediği bir durumdur. Yetişkin insanların vücudunda yüzde 60 su ve kanımızda yüzde 90 su bulunmaktadır. Günlük olarak tüketilmesi gereken evrensel olarak kabul edilen su miktarı yoktur. Su, böbrekler ve diğer bedensel fonksiyonlar için gereklidir. Susuz kaldığımızda cildimiz, cilt hastalıklarına ve kırışıklıklara daha açık hale gelebilir. Soda yerine su içmek kilo kaybına yardımcı olabilir. İçme suyunun olası yararları, böbrekleri sağlıklı tutmaktan kilo vermeye kadar uzanır. Düzgün çalışması için vücudun tüm hücrelerinin ve organlarının suya ihtiyacı vardır. İşte vücudumuzun suya ihtiyaç duymasının bazı nedenleri: 1. Vücudumuzdaki kemikleri sağlamlaştırır Eklemlerde ve omurganın disklerinde bulunan kıkırdak, yaklaşık yüzde 80 oranında su içerir. Uzun süreli dehidrasyon, eklemlerin şok emici özelliğini azaltarak eklem ağrısına yol açabilir. 2. Tükürük ve mukus oluşturur Tükürük yemeğimizi sindirmemize yardımcı olur ve ağız, burun ve gözleri nemli tutar. Bu sürtünme ve hasarı önler. İçme suyu da ağzı temiz tutar. Şekerli içecekler yerine tüketildiğinde, diş çürümelerini de azaltabilir. 3. Vücutta oksijen iletir Kan yüzde 90’dan fazla sudur ve kan vücudun farklı bölgelerine oksijen taşır. 4. Cilt sağlığı ve güzelliğini artırır Dehidrasyon ile cilt, cilt bozukluklarına ve erken kırışmaya karşı daha savunmasız hale gelebilir. 5. Beyni, omuriliği ve diğer hassas dokuları korur Dehidrasyon beyin yapısını ve fonksiyonunu etkileyebilir. Aynı zamanda hormonların ve nörotransmiterlerin üretiminde de rol oynar. Uzun süreli dehidrasyon düşünce ve muhakeme ile ilgili sorunlara yol açabilir. 6. Vücut ısısını düzenler Cildin orta katmanlarında depolanan su, vücut ısındığında cildin yüzeyine ter olarak gelir. Buharlaşırken vücudu soğutur. Bazı bilim adamları vücutta çok az su olduğunda, ısı depolamasının arttığını ve bireyin ısı zorlamasını daha az tolere edebileceğini öne sürmüşlerdir.Vücutta çok miktarda su olması, egzersiz sırasında ısı stresi meydana gelirse fiziksel zorlanmayı azaltabilir. Ancak, bu etkiler konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 7. Sindirim sistemi buna bağlıdır Bağırsakların düzgün çalışması için suya ihtiyacı vardır. Dehidrasyon sindirim problemlerine, kabızlığa ve aşırı asitli bir mideye neden olabilir. Bu mide ekşimesi ve mide ülseri riskini artırır. 8. Vücut atıklarını temizler İdrar ve dışkı terleme ve yok etme işlemlerinde su gereklidir. 9. Tansiyonun korunmasına yardımcı olur Su eksikliği kanın kalınlaşmasına ve kan basıncının artmasına neden olabilir. 10. Hava kanallarını etkiler Susuz kaldığında hava kanallarımız vücut tarafından su kaybını en aza indirgemek için sınırlandırılır. Bu astım ve alerjileri daha da kötüleştirebilir. 11. Mineralleri ve besin maddelerini erişilebilir yapar Bunlar suda çözünerek vücudun farklı bölgelerine ulaşmalarını sağlar. 12. Böbrek hasarını önler Böbrekler vücuttaki sıvıyı düzenler. Yetersiz su böbrek taşlarına ve diğer sorunlara neden olabilir. 13. Egzersiz sırasındaki performansı arttırır. Egzersiz sırasındaki dehidrasyon performansı engelleyebilir.Bazı bilim adamları, daha fazla su tüketmenin yorucu faaliyetler sırasında performansı artırabileceğini öne sürdüler. 14. Kilo kaybı Su, şekerli meyve suları ve gazlı içecekler yerine tüketilmesi durumunda kilo kaybına da yardımcı olabilir. Yemeklerden önce suyla “ön yükleme”, bir dolgunluk hissi oluşturarak aşırı yemeyi önlemeye yardımcı olabilir. 15. Akşamdan kalma durumunu egale eder Parti yaparken, alkollü içeceklerle değiştirilmiş buzlu ve limonlu şekersiz soda suyu alkolün aşırı tüketilmesini önlemeye yardımcı olabilir Su yaşam boyunca tüm canlılara faydası olan sağlıklı bir yapıdır. Su tüketiminizi asla aksatmayın ve zararlı içecekler yerine su kullanımı ömrünüzü uzatabilir. Ozan Köroğlu tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  13. Neden kendi sesinizden nefret ettiğinizi hiç merak ettiniz mi? Çoğumuz kendi sesimizi bir video veya ses klibinde duymaktan ürkeriz ve yüzümüzü buruştururuz, peki neden böyle yaparız? Sesi bizim kafamızda, dinleyen herkesin algıladığından farklı yapan nedir? Pekala, bu olayın arkasındaki bilimsel açıklama, vücudumuzdaki başka kimsenin duymadığı titreşimlerle alakalı. The Washington Post’tan Rachel Feltman’a göre, diğer insanların konuşmasını duyduğumuz zaman kulak zarlarımız ve iç kulaklarımız dıştan gelen ses dalgalarından titrer; beyin bu titreşimleri sese çevirir. Aynısı kendi konuşmamızı duyduğumuz zaman da geçerlidir fakat bu dış ses dalgalarına vücudumuzun derinlerinden gelen diğer iç ses dalgaları da eklenir – ses tellerimizdeki ve hava yollarımızdaki titreşimler karışıma eklenir. Daha teknik terimlerle söyleyecek olursak, kendi sesinizle konuştuğunuz zaman kemik iletimini hava iletimine ekliyorsunuz. “Kemikle iletilen ses, siz ses tellerinizi etkinleştirdiğiniz zaman olur ve titreşimler kafatasınız boyunca yol alır, sonunda da iç kulağınıza ulaşır. Kafatasınızdaki ses dağılımı, bu titreşimlerin frekanslarını yol boyunca düşürür, esasen bazı kalın tonlar ekler.” Sonuç olarak, bu fazladan guruldamalar yüzünden kafamızın içinde duyduğumuz ses pestir, daha zengindir ve daha tatlıdır ve bunu kendimiz dışından gelirken duymak (örneğin bir YouTube videosunda) bunu teneke gibi ve farklı sesli yapar. Bunu iç duyma düzenimiz tarafından eklenen daha derin ve daha zengin ses tonları olmadan sevmediğimize şüphe yok. Kendi vücutlarımıza bakmak da sarsıcı olabilir, çünkü genelde kendimizin aynadaki görüntülerine bakarız. Eğer ansızın gerçekten nasıl göründüğümüzün bir fotoğraf veya videosunu görürsek tuhaf gelir – çünkü yine doğru şekilde görünür. Doğal olarak kendimizin en çok alışık olduğu aynadaki halini sevmeye eğilimliyizdir ve bu halimiz ters çevrildiği zaman epey sinir bozucu olur (mükemmel derecede simetrik bir yüzünüz olmadığı sürece). İyi haber ise, sesinizin arkadaşlarınız ve tanıdıklarınız için hiçbir şekilde kulak tırmalayıcı olmadığıdır: onlar bu sese alışarak büyümüştür ve kafanızdaki sesi asla duymamışlardır, bu yüzden konuşmaktan korkmayın. Ve gelecek sefer “Gerçekten böyle mi konuşuyorum” diye sorduğunuz zaman dert etmeyin: cevap evettir. En azından kendi sesinizin bir hayranı değilseniz, çoğu insanla aynı durumdasınız.
  14. Dışarıya asılan çamaşırlar neden evdekinden daha iyi kokar? “Her şey güzel de, bunun biyoloji ile ne alakası var şimdi?” dediğinizi duyar gibiyiz. Elbette kokunun güzelliğini övmek değil derdimiz, bir açıklaması var; sizlerle paylaşmak istedik. Günlük giydiğimiz kıyafetlerin temiz olması için çamaşırların yıkanması, ardından asılması ve son olarak kuruması beklenir. Peki dışarıya asılan çamaşırlar neden daha iyi kokarlar? Her giysi belli bir programda yıkanır. Yıkama esnasında ortaya çıkan yüksek sıcaklık, çamaşırların liflerinde ki bakterileri tamamen öldürmez. Makineden çıktıktan sonra nemli ve sıcak ortamdaki koşullar, bakterilere gayet güzel bir ev sahipliği yapar. Dışarıya asılan çamaşırlarda ise durum daha farklıdır. Güneşten gelen ultraviyole ışınlar, hem bakterileri öldürür hem de deterjan ile birleşerek hoş bir koku oluşturur. Ayrıca, özellikle de ilkbahar ve yaz aylarında dışarıya asılan çamaşırlar, bitkilerden gelen hoş koku ile birleşir ve güzel bir koku oluşur.
  15. Spor ve egzersiz nasıl vücudumuza faydalıysa, müzik de aynı şekilde beynimize faydalı. Sadece müzik dinlediğimiz zaman bile beynimizde birden çok alan aktif hale geliyor, beynimizi çalıştırmış oluyoruz. Ancak asıl fayda bir enstrüman çaldığımız zaman ortaya çıkıyor, bu şekilde beynimize sıkı bir egzersiz yaptırmış oluyoruz. Bu Ted videosunda enstrüman çalmanın uzun vadeli olumlu etkileri akıcı bir şekilde anlatılıyor. Videoyu Türkçe alt yazıyla izlemek için videonun altındaki bantta yer alan ayarlar menüsünden Türkçe alt yazıyı seçebilirsiniz. Müzik dinlediğinizde, buna beyninizin birden çok bölgesi dahil ve aktif olur. Ama aslında bir enstrüman çaldığınızda bu etkinlik bütün bir beyin egzersizine dönüşür. Peki neden? Anita Collins, bir müzisyenin enstrüman çalarken beyninde patlayan havai fişekleri anlatıyor ve bu zihinsel egzersizin uzun dönemli olumlu etkilerini inceliyor. Ders: Anita Collins, Animasyon: Sharon Colman Graham Konuşma metnini de ekleyelim, belki okuyarak durumu çözmek isteyen arkadaşlarımız olabilir. Çeviri: Mehmet Bostancı "Müzisyenler enstrümanlarını her ellerine aldıklarında beyinlerinde havai fişekler patladığını biliyor muydunuz? Müziği okurken, kesin ve çalışılmış hareketlerini yaparken dışarıdan sakin ve odaklanmış gözüküyor olabilirler. Ama beyinlerinin içinde bir parti dönüyordur. Bunu nasıl mı biliyoruz? Son 20 - 30 senede sinirbilimciler, gerçek zamanlı incelemelerle beynimizin nasıl çalıştığı hakkında dev buluşlar yaptılar. Bunun için FMRi ve PET tarama aletleri kullandılar. İnsanlar bu makinelere bağlandıklarında okumak veya matematik problemleri çözmek gibi görevlerin her birinin beyinde karşılığı olan bölgeleri ve bunların o andaki etkinlikleri izlenebilir. Araştırmacılar katılımcılara müzik dinletince, havai fişekler gördüler. Beyinlerinin birden çok bölgesi aynı anda parlıyordu. Sesi işleyip melodi ve ritm gibi öğelerine ayrıştırdıktan sonra hepsini geri bir araya getirerek birleşik bir müzik deneyimi oluşturuyorlardı. Ve beynimiz bütün bu işi, müziği ilk duyduğumuz andan ayağımızla tempo tutmaya başlayana kadar geçen kısacık anda yapıyor. Fakat bilim adamları, müzik dinleyenlerinkinden ziyade müzisyenlerin beyinlerini incelemeye döndüğünde, küçük havai fişekler dev bir şölene dönüştü. Ortaya çıktı ki, müzik dinlemek beyni gayet ilginç etkinliklere soksa da enstrüman çalmak beyinde bütün bir vücut egzersiziyle eşdeğer. Sinirbilimciler beynin birden çok alanının parladığını, aynı anda farklı bilgileri karışık, birbirleriyle ilgili ve şaşırtıcı derecede hızlı serilerle işlediğini gördüler. Ama müzik hakkında beyni böyle aydınlatan şey nedir? Bu araştırma hala yeni sayılır fakat sinir bilimcilerin gayet iyi bir fikri var. Bir enstrüman çalmak beynin hemen hemen bütün bölümlerini aynı anda meşgul ediyor, özellikle de görsel, işitsel ve motor kortekslerini. Ve başka herhangi bir egzersiz gibi, enstrüman çalmaya disiplinli ve planlı çalışma, bu beyin işlevlerini güçlendiriyor ve bu güce başka aktivitelerde başvurmamızı sağlıyor. Müzik dinlemek ve enstrüman çalmak arasındaki en bariz fark, ikincisinin beynin iki yarımküresi tarafından da kontrol edilen ince hareket becerilerine ihtiyaç duymasıdır. Aynı zamanda sol beyinin daha ilişkili olduğu sözel ve matematiksel keskinlik ile sağ beyinin öne çıktığı yenilikçi ve yaratıcı içeriği birleştirir. Bu sebeplerden, enstrüman çalmanın beyindeki corpus callosum bölümünün, yani iki yarımküre arasındaki köprünün hacmini ve etkenliğini arttırdığı bulunmuştur. Böylece beyinde mesajlar daha hızlı ve daha çeşitli yollardan iletilebilir. Bu, müzisyenlerin hem akademik hem de sosyal ortamlarda sorunlara daha etkili ve yaratıcı çözümler getirebilmesini sağlar. Müzik yapmak, duygusal içeriğini ve mesajını üretmeyi ve anlamayı da kapsadığı için, müzisyenlerin genelde daha yüksek seviyelerde yürütme işlevi vardır. Yani planlamayı, strateji üretmeyi ve detaylara dikkati içerirken aynı anda kavramsal ve duygusal alanları analiz etmeyi gerektiren birbiriyle bağlantılı görevler kategorisi. Bu becerinin aynı zamanda hafızamızın çalışma sistemine de etkisi vardır. Ve gerçekten de, müzisyenler anılarını daha hızlı ve efektif yaratarak, saklayarak ve anımsayarak gelişmiş hafıza becerileri gösterirler. Çalışmalar, müzisyenlerin yüksek derecede bağlantılı beyinlerini her bir anıya birden çok etiket vererek kullandığını bulmuştur. Örneğin; kavramsal bir etiket, duygusal bir etiket, işitsel bir etiket ve bağlamsal bir etiket... Adeta iyi bir internet arama motoru gibi. Peki, bütün bu faydaların örneğin spor veya resim yapmak yerine sadece müziğe özel olduğunu nasıl biliyoruz? Ya da müziğe başlayan insanlar zaten en başından daha akıllı olabilirler mi? Sinirbilimciler bu konuları araştırdılar, fakat şimdiye kadar bulduklarına göre bir müzik aleti çalmayı öğrenmenin sanatsal ve estetik alanları diğer araştırılan bütün etkinliklerden farklı, diğer sanat dalları dahil. Ve aynı seviyede kavramsal beceri ve sinirsel işlem gösteren katılımcılar üzerinde yapılan birkaç rastgele çalışmaya göre, bir dönem müzik öğrenimi görmüş olanlar diğerlerine nazaran birden çok beyin bölgesinde gelişme gösterdiler. Enstrüman çalmanın zihinsel yararları hakkında yapılan bu yakın tarihli araştırma zihinsel işlemler hakkındaki anlayışımızı geliştirerek beynimizdeki harika orkestrayı yaratan iç ritmleri ve karmaşık etkileşimi ortaya çıkardı."
  16. Saçımızın dokusu göz rengimiz gibi genetik olarak belirlenen fiziksel özelliklerimizden. Ancak saçın kimyasal yapısı aynı olmasına rağmen, bazı insanların saçlarının düz bazılarının ise kıvırcık olmasına sebep olan şey nedir sorusu akla gelebilir. Saç büyük oranda ipliksi yapıdaki proteinler olan keratinden oluşur. Saçımızın yanı sıra derimizin ve tırnaklarımızın temel bileşeni olan keratin proteinlerinin farklı türleri vardır. Makro ölçekte moleküller olan keratin proteinlerinin yapı taşı olan ve monomer olarak isimlendirilen molekül birimleri kimyasal bağlarla birlerine bağlanarak uzun ipliksi yapıyı oluşturur. Keratin proteinlerinin yapısındaki sistein amino asitlerinin yapısında kükürt atomları bulunur ve sistein amino asitleri yapısında kükürt bulunan diğer moleküllerle güçlü kimyasal bağlar oluşturabilir. Sistein amino asitlerinin saç telinin farklı bölümlerindeki sistein moleküllerine bağlanması saçın kıvrılmasına neden olur. Saçın kalınlığı ve dokusu saç kökünün şekline ve büyüklüğüne bağlıdır. Örneğin düz saçların kökleri küresel şekildeyken, kıvırcık saçların kökleri ovaldir. Asimetrik ve yassı şekilli saç kökleri saç telinin kıvrılmasına neden olur. Saç kökünün derinin içinde nasıl yönlendiği de saçın dokusunu etkiler. Düz saçların kökleri genellikle derinin altında dikey şekilde yönlenir. Kıvırcık saçların kökleri ise derinin altında kıvrılmış şekilde bulunur.
  17. Aslına bakarsanız çok gözle görünür bir fark yok, zaten yaşamdaki tüm detaylar gibi burada da işlevselliği sağlayan yine detayların gizli dünyasıdır. İkisi de mayalanarak elde edilir, bunun dışında probiyotik yoğurtlarda bağırsak florasını düzenleyen laktik asit bakterilerinin miktarı daha fazladır. Bir ürünün probiyotik olarak adlandırılabilmesi için, bilinen yoğurt mayaları ile birlikte bir veya daha fazla probiyotik kültür de içermesi gerekmektedir (ör: Lactobacillus bulgaricus, Streptococcus thermophilus, Acti regularis, vb). Bu mayaların vücudumuzda faydalı etkiler gösterebilmeleri için, bağırsaklara canlı olarak ulaşmaları gerekmektedir. Mayalı yoğurt üretilirken Streptococcus thermophilus ve Lactobacillus bulgaricus karışık kültürü kullanılır. Probiyotik yoğurt yapımı sırasında ise bu mikroorganizmaların yanı sıra diğer laktobasiller, bifidobakterler ve enterokoklar yer almalıdır. Örneğin L. acidophilus ve bifidobakterler, enzimlerin aktimikrobiyal etkisine, asit ortama ve yüzey gerilimine diğer probiyotiklere kıyasla daha dirençli olduklarından fermente süt ürünlerinde daha çok tercih edilirler. Bazı mayalar da probiyotik yapımında kullanılabilir ki bunlar da Saccharomyces cerevisiae,Candida torulopsis Saccharomyces boulardii’dir. Probiyotikler bağırsak mikroflorasını, mayalı yoğurda göre daha çok kapsar.
  18. Düzenli egzersizlerin sonucu olarak kaslarımız büyür ancak sıklıkla veya yorucu bir şekilde çalıştırılmadığında kaslarımızın zayıfladığını görürüz. Bu da popüler bir özdeyişi hatırlatır, “kullan ya da kaybet”. Ancak yapılan yeni araştırmalar , egzersiz ve egzersiz dışı dönemlerin, kaslarımızın nasıl büyüdüğü ve uyum sağladığına dair uzun süredir devam eden inanışlarımız konusunda bize farklı bulgular sunmakta. İskelet kası hücreleri (çizgili kaslar) insan vücudundaki en büyük hücrelerdendir ve büyük hacimlerini desteklemek için binlerce çekirdek içerirler. Bu çekirdekler, her bir hücrenin DNA’sına ev sahipliği yapan kontrol merkezleridir ve hücrenin büyümesi dahil bir dizi hücre aktivitesini koordine ederler. Çizgili kas hücreleri ve daha koyu boyanmış hücre çekirdekleri Tarihsel olarak, bilim insanları her bir çekirdeğin sınırlı bir hücre hacmini düzenlediğini, ayrıca çekirdek ile hücre hacminin arasındaki oranın sabit olduğu bir “nükleer bölge” fikrini benimsemişlerdir. Buna göre,iskelet kası (çizgili kas) , düzenli ağırlık çalışması gibi büyüme periyotları sırasında, iskelet kası dışında bulunan kök hücre havuzundan iskelet kasına çekirdek eklenmesi gerektiği anlamına gelir. Genel olarak, bu düşünce doğru görünüyor. Örneğin, ağırlık egzersizinden sonra en fazla kas büyümesi yaşayan insanlar, iskelet kasındaki çekirdek sayısında en büyük artışa sahip olan insanların olduğu görülüyor.Bu artan nükleer içerik (hücre çekirdeği sayısı) , kas liflerinin en iyi şekilde işlev görmesini ve büyümesini sağlıyor. Kas hafızası nedir? Spor salonlarında yeterince uzun zaman geçirdiyseniz, birkaç yıl sonra tekrar ağırlık kaldırmaya başlayan ve spor salonuna yeni yazılmış insanlardan çok daha hızlı bir şekilde eski kaslarına kavuşan biri hakkındaki meşhur hikayeyi duymuş olmalısınız. Soyunma odasındaki bu hikayeler aslında bilimsel kanıtlarla desteklenmektedir ve son araştırmalar, spor sonrası artan hücre çekirdeklerinin kas lifi içinde tutulmasının sebebini ortaya koyabileceğini göstermektedir. Nükleer alan teorisine göre, hücre çekirdeği sayısı ve hücre hacmi arasında sabit bir oranın muhafaza edilmesi amacıyla, uzun süre kullanılmadığı zamanlarda kas boyutu küçüldüğünde çekirdeklerin de kaybolması gerekir. Ancak son on yılda, kas boyutu küçüldüğünde çekirdeğin tutulduğuna dair bir dizi deney yapılmıştır. Bu deneyler (fareler de dahil olmak üzere), kaslar hareketsiz hale getirildiğinde veya sinir iletimi engellendiğinde kas liflerinin küçüldüğü ancak çekirdek kaybı olmadığını göstermiştir. Daha yakın zamanlarda fareler üzerinde yapılan araştırmalar, antrenman sonrası kasla kazanılan çekirdeklerin, antrenman dışı uzun sürelerde muhafaza edildiğini buldu. Bu çekirdekler daha sonra, antrenmana devam edildiğinde kasın daha etkili bir şekilde yeniden büyümesine yardımcı olduğu görüldü. Araştırmaların sonucu olarak, kasın antrenmandan bir süre sonra spor salonuna geri dönen insanların neden yeni başlayanlara kıyasla kas kitlesini daha kolay arttırdıklarını açıklamaya yardımcı olan bir “kas hafızası” olduğu anlaşılıyor. Her ne kadar “kullan ya da kaybet” ifadesi kas boyutu için doğruysa da, “tekrar kullanana kadar, kullan ya da kaybet” ifadesi daha doğru duruyor. Şinasi Aygün tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  19. Cehennem kelimesinin kökeni İbranice’de bir kelime olan ‘’Ge-Hinnom’’dur.’ ’‘’Ge’’ vadi, ‘anlamına gelir. ’’Hinnom’’ ise bir isimdir. Yani ‘’Ge–Hinnom’’ ‘’Hinnom Vadisi’’ demektir. Bu sözcük İngilizceye Gehenna, Fransızcaya da Géhenne olarak geçmiştir. Vadilerin ömrü insanlardan ve dinlerden çok daha uzun soluklu olduğu için Hinnom vadisi halen mevcut ve Kudüs’ün güney batısında yer alıyor. Peki Hinnom vadisi ne olmuş da Ortadoğu kaynaklı tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında ki cehenneme dönüşmüş? Kardeş çocukları olan Filistinliler ile Yahudilerin günümüzde birbirini yediği antik Kenan (Filistin) diyarında eskiden korkutucu bir Tanrı yaşarmış. İsmine Molok (Moloch, Molek) derlermiş. Kendisine tapanlardan da habire kurban istermiş ama sıradan kurbanlar değil. Çocukların kendisine kurban edilmesinden çok hoşlanırmış. Molok’un Gehinnom vadisinde altında sürekli ateş yanan bir ızgaranın bulunduğu putu varmış. Molok’a tapanlar ilk doğan çocuklarını bu ızgaraya atar ve yakarak Molok’a kurban ederlermiş. Anneler, babalar yanan çocuklarının çığlıklarını duyup pişman olmasınlar diye de kurban töreni sırasında sürekli davul çalınırmış. Gel zaman git zaman M.Ö. 7. Yüzyılda Yoşiyahu (Josiah) isimli aklıselim bir Yahudi kral başa geçer ve Molok’a tapınılmasını ve çocuk kurban edilmesini yasaklar. Bu tarihten sonra Hinnom vadisi Kudüs’ün çöplüğü haline gelir. Ayrıca gömülmeye değer bulunmayan idam edilmiş suçluların cesetleri de buraya atılmaya başlanır. Çöplerin, cesetlerin kokularından ve hastalık yayma risklerinden kurtulmak için bugün de kullanılan basit bir yönteme başvurur antik Kudüslüler. Çöpler ile cesetleri yakarlar. Hem eskiden burada yakılarak insan kurban edilmesi hem de daha sonra suçluların (günahkârların) cesetlerinin burada yakılması, ölümden sonra yakılarak cezalandırılma inancını doğurmuş. Bu mit önce Yahudilikte yerini almış, oradan Hıristiyanlığa ve sonra son büyük tek tanrılı din olan müslümanlığa geçmiş. Eski Ahit Yeremya 32: 35’de Hinnom vadisinden bahsedilir. ’’Ben-Hinnom Vadisi’nde ilah Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.’’ Markos İncilinin 9: 43-47: numaralı bölümü de Hinnom vadisinin dehşetinden bahseder: ”Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir”. ”Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”. ”Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”. ”Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez’’. Kur’anın Zuhruf suresinin 77. ayetinde de cehennem bekçisi ile günahkarlar arasında geçen diyalog anlatılır. ’’Onlar cehennem bekçisine: ”Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün.» diye seslenirler. Mâlik de: «Siz böylece kalacaksınız.» der’’. Peki Kur’anda cehennemin bekçisi ve meleği olarak tasvir edilen bu Malik kimdir?. Yoksa eski bir tanıdık mıdır? ‘’Malik’’ Sami dillerinden biri olan İbranice de ki ‘’MLK’’ kökünden türemiştir. Melek, malik, mülk, melik,memlük gibi kelimelerin köken aldığı “MLK” kökü aslında Tanrı Molok’un adıdır. Yani kurnaz tanrı Molok yok olmamış, arka kapıdan yeni dinlere sızarak kendine malik ve melek adıyla yer bulmuştur. Velhasıl-ı kelam; Molok’a çocukların kurban olarak sunulduğu Ge-Hinnom Cehenneme, Molok ise Malik’e, Melek’e dönüşmüştür. Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü Fotoğrafta Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü yer alıyor…
  20. Yaz aylarında en çok şikayet ettiğimiz ve çözüm aradığımız konu sinek ve böceklerden korunmaktır. Bu amaçla geliştirilmiş, toksik kimyasallar içeren ürünlerin çok zararlı yan etkileri var. O nedenle doğal çözümlerin neler olabileceğini Danışma Kurulu üyemiz Fitoterapist Dr. Bekir Uğur Yavuzcan’a sorduk. Bakalım Dr. Yavuzcan neler demiş: “Ev-işyeri ve tatil alanlarında, sinek ve böcekler için en iyi itici-caydırıcı uçucu bitkisel yağlar şunlardır: lavanta, limon, nane, sedir ağacı, kekik, limon otu (citronella), çay ağacı, sardunya, biberiye, okaliptüs , karanfil uçucu yağlarıdır. Yaz mevsiminde sinek ve böceklere karşı bu yağlardan en etkili olanları ise limon yağı, lavanta yağı, nane yağıdır ve limon otu (citronella) yağıdır. İçerdikleri bazı doğal kimyasallar nedeniyle özellikle uçucu haşereler üzerinde toksik etkileri vardır. Unutmayın ki uçucu yağlar yani keskin kokulu yağlar direkt cilt üzerine temas ettirilmemelidir çünkü cilt üzerinde irritan etkileri bulunur. Bu nedenle uçucu yağları mutlaka bir sabit yağ içinde (en güzeli fındık yağı, hindistan cevizi yağı, susam yağı, kalendula yağı, avokado yağı veya zeytinyağı içine birkaç damla damlatarak) kullanılması gerekmektedir. Püskürtmeli küçük bir şişe içine 10 ml veya 20 ml olabilir, yukarıdaki saydığım 6 sabit yağdan birini ekledikten sonra üzerine en fazla 4-5 damla uçucu olan üç yağdan birisini (limon-lavanta-nane) ilave edip şişenin ağzını kapatıp çalkalıyoruz. Bu karışımı cildimizde açıkta kalan her yere (gözler hariç) sıkabilirsiniz. Hiçbir haşere ve sinek uğramaz bile yanınıza artık. Balkonlara ve odalara sineklerin gelmesini engellemek için ise: 10 damla limon yağı + 10 damla lavanta yağı + 5 Damla nane yağı + 5 damla karanfil yağı + 50 ml püskürtmeli şişe içine saf su konarak çalkalanıp odaların içine veya balkonlara püskürtülerek sineklerin gelmesi engellenebilir. Mutfaklarda tezgah altı ve üzeri dolapları ise hamam böcekleri ve bazı haşerelerden uzak tutmak için temizlik bezinize 8-10 damla biberiye ve kekik yağından damlatıp silerseniz uzun bir süre uğramazlar mutfağınıza. Aynı zamanda tezgahlarınız için harika bir dezenfektandır bu ikili karışım. Yatak altı, giysi dolabı içleri ve kütüphanelerde kitap aralarında güveleri ve tahta kurularını uzak tutmak için lavanta yağı emdirilmiş, etrafı naylonla sarılmış bezler bulundurmanız yeterlidir.” Sinek kovucu ilaçlar, sineklerden ziyade bize zarar veriyor zira kokuyu alan sinekler kaçıyor, bizse bu odada barınıyor, uyuyor, yemek yiyoruz. Sağlıklı yaşamak için sağlıklı beslenmek yetmiyor. Aynı zamanda ekolojik yaşamak durumundayız. Ekoloji uzmanı Erkan Şamcı’nın sivri sinekleri uzak tutmak için kendimize zarar vermeden doğal bir önerisi var. Karbonat + Limon + Limon Yağı + Su ile doğal, hoş kokulu ve etkili sinek kovucu yapabiliriz. Sprey şişe içine ; Yaklaşık 1/2 litre su 1/2 çay kaşığı karbonat 1/2 limonun suyu 40-50 damla limon yağı Bu artık ekolojik bir sinek kovucu. Odanız hem mis gibi kokacak, hem de sinekler gelemeyecek. Bundan iyisi, Şam’da kayısı.
  21. Şüphesiz hepimiz koalaları sevimlilikleri, tembellikleri ve ağaçlara sarılı yaşamları ile tanıyoruz. Hatta son zamanlarda viral olan, arkadaşları onu ağaçtan attığı için ağlayan koala videosunu da es geçmeyelim. Koalaların yaşam alanları Avusturalya ormanlarıdır. Maalesef ki insanları çok sevmiyorlar ve yaşam alanlarından oldukça memnunlar. Yani onları evcilleştirmek çok zor. Onları yaşam alanından ayırıp hayvanat bahçesine almaksa, koalalara sadece acı veriyor. Önceden Avusturalya’ya yerleşen insanlar yumuşak tüylü kürkü için onları avlıyordu. Oldukça tembel ve hareketsiz olmaları nedeniyle de avlanmaları çok kolay oluyordu. Bu durumda insanları sevmemeleri gayet tabii. Koalalar tıpkı kangurulargibi keseli hayvanlardır. Onlarla ilgili diğer ilginç bilgi ise hamilelik süreçleri. Çok kısa bir hamilelik geçiren koalalar, yalnızca 35 gün yavrularını karnında taşıyorlar. 3- 5 cm doğan yavrular annelerinin keselerine giriyor ve burada büyüyüp gelişmeye devam ediyor. Kese hayatları ise 6 ay sürüyor. Fakat bitmiyor, bu defa da annelerinin sırtında yaşamaya devam ediyorlar. 2- 3 yıl kadar da annelerinin sırtında büyüyp hayatı öğrenmeye çalışıyor yavru koalalar. Anne koalalar ise yavrusuna bakarken bile uykusundan ödün vermiyor. Yaklaşık günde 18 saat uyuyan koalalar uykusundan asla vazgeçmiyor. KOlalar yalnızca okaliptüs yaprakları yerler. Birçok hayvan gibi insanlar için de son derece zehirli olan bu yaprakları sindiren özel bakteriler bulunmakta. Evrimsel süreçte bu bakteriler ile koalalar mutualist bir ilişki içindedirler. Yaşam alanları ise elbette okaliptüs ağaçları. Oldukça tembel oldukları için tüm hayatları bu ağaçta geçiyor. Su içmeye bile vakit ayırmıyorlar. Zaten su aramak istese bile en fazla kat edebileceklerii mesafe 3- 5 metre. Çünkü günde yalnızca 4 dakika kadar hareket edebilecek enerjiye sahipler. Ağaçtan damlayan suları içiyor, hatta bazen hiç su içmiyorlar. Peki koalalar neden bu kadar çok uyuyor (günde 18-22 saat) ve çok az hareket ediyorlar? Bunun sebebiyse okaliptüs yaprakları! Tek yedikleri besin olan okaliptüs yaprakları onlara gerekli enerjiyi sağlayamıyor ve vücutları hep uyku istiyor. Ayrıca ormanda yaşamaları, bol oksijen de uykuya bir sebebiyet tabi. Fakat en büyük sebep yeterli beslenmemeleri. Peki bu sevimli mi sevimli canlılar saldırganlar mı? Maalesef ki evet. O tatlı görüntüleri yanıltıcı. Grubun kendi içerisindeki kavgalar oldukça sakin geçiyor fakat köpekler ve insanlar konusunda biraz agresif olabildikleri biliniyor. Avustralya’da 2014 Aralık dolaylarında bir kadın, köpekleri ile birlikte koaladan kurtulmaya çalışırken, kendisini ısırdığını ifade etmiş (!). Kadının bacağını ısıran koala hiç de kolay bırakmamış. Kadın çırpınışlar sonucu koalanın dişlerinden kurtulabilmiş. ERİCA CARNEA tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  22. Hepimizin uykuyla ilgili öyle ya da böyle birkaç sıkıntısı mutlaka vardır. Özellikle 30 yaş sonrasında horlama, ağrıyla uyanma, yanlış pozisyon sonrası kitlenme veya baş/boyun ağrıları gibi rutinleşmiş kronik ağrılara maruz kalma gibi sıkıntılar baş göstermektedir. Bu sorunları bilimsel temelli argümanlar ve tavsiyelerle hızlı bir şekilde ortadan kaldırmasak da, belki bir nebze faydalı çözüm önerisi olarak kullanılabilir düşüncesindeyiz. Omuz Ağrısı için ne yapabiliriz? Ağırlaşmış ve ağrılı omuzlarla uyanıyorsanız, tek yönlü yatmaktan hemen vazgeçmelisiniz. Duruş bozukluğundan kaynaklı ağrıların önüne geçmek için midenizin üzerine yatmamayı da ihmal etmeyin. Uyurken omuz ağrısı için ne yapılmalıdır? En ideal uyuma pozisyonu sırt üstü yatıştır. İnce bir yastığı (tercihen ortopedik olabilir) başınızın altına koyun. Bir başka yastıkla da midenizin üzerinde konumlandırıp sarılmayı deneyin. Omuzlarınız bu şekilde rahat ve huzurlu bir uykuya eşlik edebilir. Eğer sırt üstü yatmakta zorlanıyorsanız, acı çekmediğiniz, ağrı hissetmediğiniz yöne doğru yatmayı deneyin. Dizlerinizi mümkünse biraz göğsünüze doğru çekerek dizlerinizin arasına da inceden bir yastık alırsanız, keyifli bir uyuma gerçekleştirebilirsiniz. Sırt ağrısı için ne yapmalıyız? Eğer sırt ağrısı probleminiz varsa, omurga kıvrımlarını normal konumlarında dinlendirmeniz özellikle şarttır. Eğer yatağınız fazla yumuşak ise, yenisiyle değiştirmenin zamanı gelmiş demektir. Sırt ağrısı için ne yapmalıyız? Sırt üstü uyumak yüksek ihtimalle sizin için en iyi pozisyon olacaktır. Dizlerinizin altına inceden bir yastık koymanız, omurilik pozisyonunuzun rahatlamasına ve gerilimin azaltılmasına yardımcı olacaktır. Sırtınızın alt bölgesine minik bir rulo şeklinde koyabileceğiniz ince bir havlu da yine gerilimin azaltılmasına yardımcı olabilir. Eğer illa ben yan yatabiliyorum diyorsanız, cenin pozisyonu oluşumun temelinden gelen ideal bir yatış örneğidir. Ayaklarınızın, dizlerinizin arasına bir yastık ile destek yaparak, dolaşımı da rahatlatmayı unutmayın. Boyun ağrısı için ne yapmalıyız? Sırt ağrısında olduğu gibi, yine boynunuzu da destekleyerek gerilimi azaltmaya çalışmalısınız. Genel uyuma pozisyonunda olduğu gibi başınızın altına bir yastık ile destek verirken, eş zamanlı olarak kollarınızın altına da birer yastık alıp, omuz/boyun gerilimini rahatlatarak, mışıl mışıl uyumayı deneyebilirsiniz. Boyun ağrısı için ne yapmalısınız? Özellikle boyun ağrısından muzdarip dostlarımızın yastık seçiminde çok dikkatli olmalarında fayda var. Eğer yan yatma tutkunu iseniz, yastığınızın çok yüksek olmadığından emin olun. Boyun ve omuz yüksekliğinizi dengeleyecek kadar yüksek olması yeterlidir. Uykuya dalma probleminiz mi var? Ever zor olacak biliyoruz, ancak tüm telefon, tablet, bilgisayar gibi elektronik cihazlardan acilen uzaklaşmalısınız. Uykuya dalma problemini nasıl çözebiliriz? Özellikle uykuya dalma gibi bir sorunu çözebilecek yegane öneri beyninizi ve vücudunuzu bazal konuma getirmek olacaktır. Öte yandan kafein kullanımına mutlaka 6 saat önceden son vermelisiniz. Ayrıca enerji içecekleri, çay tüketimi ve gazlı içecekler gibi karbonatlı tüketimleri de hayatınızdan uzaklaştırmalısınız. Sabah ve öğlen vakitlerinde minik egzersizler ile vücudunuzdaki gerilimi azaltmayı da deneyebilirsiniz. Kan dolaşımının sağlıklı gerçekleşmesi, sizi daha hızlı bir uykuya sürükleyecektir. Uykuda Kalma Probleminiz mi var? Uykuya dalmak gibi çılgın problemleri aştınız, mışıl mışıl bir uykuya geçtiniz. Ancak kısa bir süre sonra veya gece boyunca birden fazla kez uykudan uyanıyor ve tekrar dalmakta zorlanıyor musunuz? Uykuda kalma problemini nasıl çözeriz? Mutlaka elektronik cihazlardan uzaklaşarak uykuya dalmalı, bilinç altınıza hükmeden görseller ve gözlerinize acı çektiren mavi ışık maruziyetinden kurtulmalısınız. Öte yandan alkol almamanız gerektiğini hatırlatalım, özellikle alkol kullanımından kaynaklanan aşırı su ihtiyacı, uykunuzu çok acil sonlandırmanıza sebep olabilir. Ek bilgi olarak, mutlaka oda sıcaklığınızı 20-22 dereceye sabitleyerek uyumayı deneyin. Uyanamıyor musunuz? Mutlaka bir alarm kullanıyor olmalısınız, özellikle hayatınızda mesai kavramı var ise uyanmak için 5-10 tane alarm ayarlayıp, tekrar tekrar erteleyenlerden birisiniz demektir. Uyanmakta zorlanıyor musunuz? Bunu yapmaktan acilen vazgeçin. Uyanamama problemini çok kolay ve hızlı bir şekilde tek alarm ayarlayarak ve her gün düzenli aynı saatte uyanmaya çalışarak aşabilirsiniz. Kolay, basit, etkili bir yöntemdir. Ancak hafta sonları zaten bir tatil günüm var diyerek öğlene kadar uyuyarak bunu yapamazsınız, plana sadık kalmalısınız. Horlama problemini nasıl çözeriz? Maalesef horlama problemini tek seferde ince bir yastık kullanırsanız çözersiniz diyebilmek isterdik, ancak bu tarz basit bir sorun değil. Hele ki fizyolojik sorunlarla alakalı olarak anatomik bir geçmişi varsa, sadece azaltmak için bir kaç tavsiyede bulunabiliriz, o kadar. Horlama problemini nasıl çözebiliriz? Eğer düzenli bir horlayıcı karakterseniz, sırt üstü yatmaktan kaçınmalısınız. Uyku apnesi gibi ciddi sorunlarla karşılaşmamak için, dilinizi, boğazınızdan uzak tutmanız gerekiyor. Yastığınızı çok dikkatli seçin, yumuşak yastıklar kafanızın arkaya düşmesine ve dilinizin konumlanarak horlamanıza sebebiyet verebilir. Sağlıklı bir hava akışıyla, horlamayı azaltmaya çalışmalıyız. Boğazınızdan dilinizi ve geniz bölgenizin engellerini kaldırmak için bir tık daha fazla yüksekliğe ihtiyacınız olabilir. Ekstra bir yastık kullanarak soluk alış verişinizi rahatlatmayı deneyebilirsiniz. Yan yatmayı deneyin, özellikle ayaklarınızı doğal cenin pozisyonunda tutarak keyifli bir nefes alımı sağlayabilirsiniz. Horlama problemini çözmek için dil kaslarını kuvvetlendirebileceğiniz egzersizler de var, deneyerek horlamayı biraz daha azaltabilirsiniz. Kas/Ayak kramplarından mı şikayetçisiniz? Bacağınızda belirli bir bölgeye veya özellikle ayağınızda gerçekleşen ani spazm hareketleri gün içerisinde yeterli kan dolaşımının gerçekleşmemesi, kas zayıflığı veya giyim/duruş bozuklukları sebebiyle gerçekleşir. Özellikle topuklu giyinen kadınların sıklıkla yüzleştiği bir gerçektir. Kas ve ayak kramplarından mı şikayetçisiniz? Ancak ayak krampları yaştan bağımsız, hastalık vs. olmadan da hayatınıza düzenli olarak gerçekleşebilir. Ve gece krampları sizi uykudan zıplatacak şiddet ile, sinirsel hasar verecek boyutta bile olabilir. Eğer sıradan bir ağrıya sahip olmadığınızı düşünüyorsanız, mutlaka doktorunuzla iletişime geçmelisiniz. Yatmadan önce gerdirme hareketleriyle minik masajlar deneyerek ayağınızı rahatlatmalı, dolaşımı keyifli hale getirerek yoga benzeri egzersizleri hayatınıza yerleştirmelisiniz. Kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir masaj/egzersiz planı sağlayabilirseniz, hayatınız boyunca huzurlu ve krampsız bir düzene kavuşabilirsiniz. Uykuyla ilgili başka sorunlarınız mı var? Ayakkabı değiştirmek veya kahve içmek gibi basit problemlerden çok daha fazlasına mı sahipsiniz? Ciddi uyku sorunlarınız var ise bir doktora danışmalısınız. Düzenli mide yanması, ağrılı ayaklar, “bun girdi” tabiriyle halk arasında ifade edilen ayak huzursuzluğu gibi çok daha farklı sorunlarınız var ise egzersiz alışkanlığınız, yeme içme düzeni ve içeriği, kan değerleri, kilo, anatomik bozukluklar gibi bir çok farklı faktörün birlikte değerlendirilmesi gerekebilir. Bu konular Google gibi arama motorlarından çok daha ötesinde bir bilgiye sahip olmayı gerektirir, minik tavsiyelerle kurtulabileceğinizi düşünmüyorsanız; mutlaka bir uzman doktora danışmayı ihmal etmeyiniz.
  23. Alkol bileşeni beyine ulaştığında vücudun sistemlerini yavaşlattığı anlamına gelir. Ayrıca karaciğere, sindirim sistemine, kardiyovasküler sisteme ve diğer sistemler üzerine ekstra baskı uygulayarak vücudun işleyişini zorlaştırabilmektedir. Alkol, Amerika Birleşik Devletleri’nde yetişkinlerde en sık kullanılan yasal bir ilaç ve eğlence kaynağıdır. İnsanlar sosyalleşmek, rahatlamak ve kutlama amacıyla sıklıkla alkol tüketmektedirler. 2017 yılında, Amerika’da yapılan istatistiği değerlendirmeye göre, 18 yaşını geçenlerin yaklaşık yarısı son bir ayda alkol tüketmiş, 12-17 yaş aralığının ise yaklaşık yüzde 9’undan fazlası alkol tükettiği bilgisine ulaşılmıştır. Ulusal İlaç Kullanımı ve Sağlığı Anketi’ne (NSDUH) göre, ABD’de 18 yaş ve üstü 15,1 milyon insanda alkol kullanım bozukluğu (AUD) görülmektedir. Alkol hakkında bilinmesi gerekenler; Saf alkol renksiz, kokusuz ve yanıcı bir sıvıdır. Meyveler ve tahıllar alkol yapımında en sık kullanılan yiyeceklerdir. Alkol, ABD’deki küçükler tarafından kötüye kullanılan bir numaralı ilaçtır. Karaciğer saatte sadece bir içkiyi okside edebilir. Alkol, doğumdan ergenliğe kadar gelişmekte olan beyin için zararlıdır. Hamilelik sırasında hiçbir miktarda alkol tüketimi güvenli kabul edilemez. Reçetesiz (OTC) veya reçetesiz diğer ilaçlar ile birlikte, alkolün etkileri ölümcül olabilir. Alkolün kısa vadeli etkileri; Alkol tükettikten birkaç dakika sonra, mide astarındaki ince damarlar ve ince bağırsaklar tarafından emilerek kana karışır. Alkolün kısa vadeli etkileri bazı değişkenlere bağlıdır: Ne kadar tüketildiği Ne kadar hızlı tüketildiği Bireyin kilo, cinsiyet ve vücut yağ yüzdesi Yemek yedikten sonra mı tüketildi? Bir öğünle içmek, emilim hızını yavaşlatırken, daha az yan etki ve daha az zehirlenme ile sonuçlanmaktadır Aşırı alkol alımında zehirlenme belirtileri; İlk başta, kişi rahat hissedebilir. Daha fazla alkol kullandıklarında ise zehirlenme ortaya çıkabilir. Zehirlenme belirtileri şunlardır: Konuşmada bozukluk Sakarlık ve kararsız yürüyüş Uyuşukluk Kusma Baş ağrısı Duyuların çarpıtılması ve algı Bilinç kaybı Bir içkinin eşdeğerli ne kadardır? Kandaki alkol konsantrasyonu (BAC), kan dolaşımındaki alkol miktarıdır. Etanolün ağırlığı, 100 mililitre (ml) kan başına gram olarak ifade edilir. West Virginia Üniversitesi, bir kişinin bireysel faktörlere bağlı olarak aşağıdakileri yaşayabileceğini öne sürüyor: İçki sayısı, kandaki alkol konsantrasyonu ve etkileri Alkol intoleransı; Bazı insanlar, alkol içtikten hemen sonra kendilerini rahatsız hissettiklerinden duyarsızlık veya alkole veya bir içecekte başka bir bileşene alerjisi olabilmektedir. Belirtiler şunları içerir: Yüz kızarması Mide bulantısı ve kusma Astımın kötüleşmesi İshal Düşük kan basıncı Alkol intoleransı, Hodgkin lenfoma belirtiside olarbilir. Alkolü, diğer reçetesiz ilaçlar ile (reçetesiz hazırlıklar, reçeteli veya eğlence amaçlı ilaçlar) birleştirmek, solunum ve merkezi sinir sistemleri üzerinde ciddi etkilere neden olabilir. Alkolün GHB, rohypnol, ketamin, sakinleştiriciler ve uyku hapları ile karıştırılması özellikle tehlikelidir. Bağımlılık; Bir kişi düzenli olarak çok miktarda alkol tüketirse, toleransları artabilir ve vücudun istenen etkiyi elde etmek için daha fazla alkol alması gerekir. Vücut ilacın varlığına adapte olduğunda, bağımlılık meydana gelebilir. Tüketim aniden durursa, kişi yoksunluk belirtileri yaşayabilir. Alkol bağımlılığı, alkol, kişiler arası ilişkiler ve çalışma kabiliyeti üzerindeki olumsuz etkisine rağmen güçlü bir özlemle karakterize bir hastalıktır. Eğer kişi içmeyi bırakırsa, geri çekilme semptomları yaşar. Çekilme belirtileri ve belirtileri genellikle son içmeden 4 ila 72 saat sonra veya alımın azalmasından sonra ortaya çıkar. Yaklaşık 48 saatte zirve yapar ve 5 güne kadar sürebilirler. Alkol bağımlılığında tedavi; Alkol bağımlılığının tedavisi çeşitli müdahaleleri içerir ve tıbbi, sosyal ve aile desteği gerektirir. Bunlar; Bireysel ve grupla psikolojik danışma disülfiram (Antabuse), naltrekson ve akamprosat (Campral) gibi ilaçlar Adsız Alkolikler gibi destek ağlarına katılım Bir hastane veya tıbbi tesisteki detoksifikasyon programı, daha fazla bakıma ihtiyaç duyanlar için başka bir seçenektir. Kübra Erdem tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  24. Tıbbı düşündüğümüzde, hastane veya doktorun ofisini, steril alanları ve bizi daha iyi hissettiren şeyleri hayal ediyoruz. Ancak, binlerce yıl önce hastalıkların iyileştirilmesinde kullanılan ilaçlar bugünkünden biraz farklı görünüyordu. Tarih öncesi dönemde tıp çok geniş bir dönemi kapsıyor ve dünyanın bölgelerine- kültürlerine göre değişiklik gösteriyor. Antropologlar, insanlık tarihini inceliyorlar ve henüz insanların tarih öncesi çağlarda tıbbı tam olarak nasıl uyguladıklarını keşfetmediler. Bununla birlikte, günümüzde bazı uzak topluluklarda gördükleri insan kalıntılarına ve yaşam tarzına dayanarak tahminlerde bulunabiliyorlar. Buna ilaveten, tarih öncesi çağlardaki insanların, koşulları ve hastalıklar için doğal ve doğaüstü sebepler ve tedavilerin bir kombinasyonuna inanmış olduğundan emin olabilirsiniz. Tıbbi araştırmalar Deneme ve yanılma, tarih öncesi tıpta bir rol oynayabilirdi, ancak böyle bir araştırma bulunmuyordu. İnsanlar deneyler yaparken yeni veya mevcut tedavileri bir plasebo veya kontrol ile karşılaştırmamış veya tesadüf, yaşam tarzı ve aile öyküsü gibi faktörleri dikkate almamışlardır. Tarih öncesi toplulukların insan vücudunun nasıl çalıştığı hakkında neyi ne kadar bildiklerini kesin olarak kimse bilmiyor; ancak bazı tahminlerle antropologların bulduğu sınırlı delillere dayandırırız. Örneğin tarih öncesi mezarlardaki uygulamalar, o dönemlerde insanların kemik yapıları hakkında bir şeyler bildiklerini gösteriyor. Bilim adamları, vücudun hangi bölgesinden geldiğine göre, etten sıyrılmış, ağartılmış ve birlikte istiflenmiş kemikler bulmuşlardır. Bazı tarih öncesi toplulukların yamyamlığı topluluklarında uyguladıklarına dair de arkeolojik kanıtlar da bulunmaktadır. Büyük olasılıkla, tarih öncesi insanlar ruhların yaşamlarını belirlediğine inanıyordu. Kolonistler, Avustralya’daki insanların ise yaraları dikebildiklerini ve onları düzeltmek için çabaladıklarını çamurda buldukları kırık kemiklerden bulmuşlardır. Tıp tarihçileri bu becerilerin tarih öncesi muhtemelen var olduğuna inanmaktadır. Arkeologların tarih öncesi çağlara ait mezarlarda buldukları kanıtların çoğu sağlıklı fakat kötü bir şekilde belirlenmiş kemikleri göstermektedir. Hastalıklarla başa çıkmak Günümüzde halk sağlığının öncelikleri arasında:hastalığın yayılmasını önleme, iyi hijyen uygulamalarını takip etmek, insanların kendilerini, hayvanlarını ve evlerini temiz tutmaları için temiz su sağlamaktır.Buna karşılık, tıp tarihçileri, tarih öncesi insanların halk sağlığı kavramı olmadığından oldukça emindir. Bunun yerine, bireyler çok fazla hareket etme eğilimindeydiler ve uzun süre bir yerde kalmadılar, bu nedenle halk sağlığı altyapısı fikri muhtemelen bulunmuyordu. Tarih öncesi boyunca insanlar da tıpkı bugün olduğu gibi sağlık sorunları yaşadılar. Ancak, farklı yaşam tarzları ve yaşam ömürleri olduğu için, hastalıklar şu an sahip olduğumuzdan farklıydı. Hastalık çeşitleri nelerdir? Aşağıda tarih öncesi zamanlarda yaygın olabilecek bazı hastalıklar bulunmaktadır: Osteoartrit Omurga ve spondilolizin mikro çatlakları Alt sırtın aşırı gerilmesi Enfeksiyonlar ve komplikasyonlar Raşitizm İlaçlar İnsanlar tarih öncesi çağlarda şifalı otlar kullanıyorlardı. Doğal kaynaklardan elde edilen bitki ve otları ilaç olarak kullandıklarına dair sınırlı kanıt vardır. Bununla birlikte, bitkilerin hızla çürümesinden dolayı tüm çeşitlerin neler olabileceğinden emin olmak zor. Göçebe kabileler uzun mesafeler katetdiğinden daha geniş bir malzeme yelpazesine sahiptiler. Kullanılan şifalı bitkiler nelerdir? Irak’ta bugünkü arkeolojik alanlardan, insanların yaklaşık 60.000 yıl önce ebegümeci ve civanperçemi kullandığına dair bazı kanıtlar bulunmuştur. Civanperçemi (Achillea millefolium): Bunun bir damar daraltıcı, terletici, aromatik ve uyarıcı olduğu söylenir. Bir daraltıcı özelliği dokularda kasılmaya neden olur ve böylece kanamayı azaltır. İnsanlar muhtemelen yaralara, kesiklere ve sıyrıklara büzücü uyguladılar. Günümüzde insanlar hala yaraları, solunum yolu enfeksiyonlarını, sindirim problemlerini, cilt hastalıklarını ve karaciğer hastalıklarını tedavi etmek için dünya çapında civanperçemi kullanıyorlar. Achillea millefolium Ebegümeci (Malva neglecta): İnsanlar bunu kolon temizleme özelliklerinden dolayı bitkisel bir infüzyon olarak hazırlamış olabilirler. Biberiye (Rosmarinus officinalis): İnsanların biberiyeyi şifalı bir bitki olarak kullandığına dair dünyanın birçok bölgesinden kanıtlar bulunmaktadır. Sonuç olarak, eski zamanlarda ne için kullandıklarından emin olmak zor. Piptoporus betulinus Birch Polypore (Piptoporus betulinus): Huş Avrupa Alplerinde yaygındır ve insanlar bunu müshil olarak kullanmış olabilirler. Arkeologlar mumyalanmış bir insanı incelediklerinde huş izleri bulmuşlardır. Kübra Erdem tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  25. Binlerce yıldır bira üreticileri Saccharomyces cerevisiae‘nin uzmanlaşmış suşlarını kullanarak bira ürettiler. Bira mayasının tarihi kökenleri tam olarak anlaşılmamış olsa da bira üretimi mikropların keşfinden öncesine dayanmaktadır. Rochester Üniversitesi’ndeki Justin Fay liderliğindeki açık erişimli PLOS Biology dergisinde 5 Mart’ta yayınlanan yeni bir çalışmada, modern bira suşlarının Avrupa üzüm şarabı ve Asya pirinç şarabı suşlarının bir karışımından elde edildiğini göstermektedir. Bu bulgu, bira mayasının, tarihi bir Doğu-Batı fermantasyon teknolojisi transferinden, evsel olarak geliştirilen bitki ve hayvanların İpek Yolu ile transferine benzer şekilde ortaya çıktığını göstermektedir. Herhangi bir evcil organizmanın tarihsel kökenleri, genellikle son göç hareketi, gen akışı ve diğer gruplarla karışması gibi etkenlerle belirlenmektedir. Antik DNA analizi birçok tarihi olayın yeniden inşası için bir nimet iken, eski fermente içecekler ve bunları üretmek için kullanılan mikroplar o süreçte mevcut değildir. Bununla birlikte, birçok bira suşunun poliploid olduğu bilinmektedir (anlamı: genomlarının ikiden fazla kopyası vardır)bu, diğer popülasyonlardan izole kalmalarını sağlamıştır ve araştırmacılara atalarının yaşam kalıntısı hakkında bilgiler vermektedir. Makgeolli (Geleneksel Pirinç Şarabı) Bira suşlarının tarihini yeniden yapılandırmak için, araştırmacılar bira suşlarının genomlarını sıralamışlar ve dünyanın dört bir yanından gelen referans suşlarından oluşan panelleri karşılaştırdılar. Bira türlerini dört grup altında topladılar. Bu grupların tamamı, hem Avrupa üzüm şarap suşları hem de Asya pirinç şarabı suşlarından oluşan bir karışım özelliği göstermektedirler. Suşlar ayrıca başka bir popülasyonda bulunmayan yeni gen varyantlarını da içermektedirler. Bu yeni varyantların kökeni daha az netleşmiş, ancak bollukları belli karakter altında değil veya nesli tükenmiş bir popülasyondan türetildiğini ileri sürmektedir. Poliploid genomları statik olmadığından, bira suşlarının evrimi sırasındaki olayların düzeninin ve zamanlamasının tamamen yeniden yapılması oldukça zordur. Poliploid genomlarındaki değişiklikler hücre bölünmeleri sırasında meydana geldiğinden bira suşunda çeşitliliği sağlamakta ve muhtemelen çeşitli bira yapım stillerinde uzmanlaşmada önemli bir rol oynamıştır. Kübra Erdem tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  26. Serinin bu bölümünde, farklı bir sürüngen grubunun yani dinozorların ve kuşların evrimi inceleyeceğiz. Önceki yazılarda; Evrimsel Bilgiler Serisi 1: Omurgalıların denizden karaya çıkışı ve balıklardan amfibilere geçiş. Evrimsel Bilgiler Serisi 2: Erken sürüngenlerin ve memelilerin evrimsel süreci incelendi. Erken sürüngenleri iki gruba ayırmıştık: sinapsitler ve sauropitler. Sinapsitler memelilere evrilirken, sauropsitler tüm modern sürüngenlere ve kuşlara evrildi. Dinozorlar, yaklaşık 230 milyon yıl önce sauropsit atalarından evrimleşmeye başladı ve hızla karadaki baskın hayvanlar haline geldi. Dinozor soy ağacının tam olarak neye benzediği konusunda bir tartışma olsa da, kuşların theropods adlı bir gruptan evrimleştiğini biliyoruz. Bazı dinozor özelliklerine ve bazı kuş özellikleri benzerliklerine sahip olan birçok theropod fosili bulunmuştur, Archaeopteryx gibi. Archaeopteryx’ler yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşadı ve kuş gibi tüylü kanatları vardı, aynı zamanda dişleri de dinozorlar gibi uzundu ve onlara benzer kemikli kuyrukları vardı. Peki kuşlar tam olarak dinozorlardan nasıl evrimleşmişlerdir? Kanatların ve uçuşun tüm karmaşıklıkları nasıl gelişti? Cevap, neredeyse evrimde her zaman olduğu gibi, çok uzun ve aşamalı bir süreç ile oldu. Theropod kökenleri Diğerlerinin yanı sıra, Tyrannosaurus rex ve Velociraptor’u içeren theropodlar neredeyse iki ayaklıydı, yani dört ayak yerine iki bacak üzerinde yürüdüler. Bunun bir sonucu olarak, kollarını destek dışındaki amaçlarla kullanılabiliyordu. T. rex gibi theropodlarda kollar muhtemelen pek kullanışlı değildi ve zamanla küçüldü. Ancak, kuşların ataları da dahil olmak üzere diğer theropodlarda, kanatlar silah halinde geliştikçe tamamen yeni işlevlere uyarlandı. Kuş kanatları, birçok tetrapodun (kara omurgalılarının) kollarından iki ana yoldan ayrılır. Birincisi, kuş kanatlarının sadece üç eklemi (parmakları) bulunurken, diğer birçok tetrapod kolunun (bizimkiler de dahil olmak üzere) beş eklemi vardır. Kuşlarda, ilk bölme çok küçüktür ve ikinci ve üçüncü bölme daha uzundur ve böylece bir araya gelmiştir. İkinci olarak, kuş kanatları benzersiz, çok özel uçuş yapılarına sahiptir. Kuş kanatlarında bunu benzersiz kılan yapı ise tüylerdir. Kanatlardaki uçmaya yardımcı tüyler, eklemlere ve ön kol kemiklerine bağlarla tutturulur. Yarasalar (ve soyu tükenmiş pterosaurlar gibi) ve diğer uçan hayvanlarda olduğu gibi kanadı oluşturmak için kollardan vücuda uzanan ciltleri olmasına rağmen, kuşlar tamamen deriden çıkıntı yapan tüylerden oluşuyor. Kanatlar ve tüyler Peki kuşların kanatları ve kanatlarındaki bu eşsiz yapılar nasıl gelişti? 230 milyon yıl önce yaşayan erken dönem türlerinin her birinde beş eklem vardı. Bununla birlikte, zamanla dördüncü ve beşinci eklemler daha küçük hale geldi ve zaman içinde kuşlar (120 milyon yıl civarında) geliştiklerinde, bunlardan tamamen kurtulmuşlardı. Proropodların neden bu eklemlerden kurtuldukları tam olarak belli değil, ancak muhtemelen artık ihtiyaç duymadıkları açık. Evrende eklemlerin kaybolması kolay gibi görünse de, tüylerin değişmesi çok daha zor görünüyor. Uçmaya yardımcı tüyleri, merkezi, içi boş bir şaft (‘rakis’) ve rakurdan çıkıntı yapan birçok “diken” içeren oldukça karmaşık yapılardır. Bu dikenleri çapraz bağlayan ve tüylerin uçuş için gerekli olan sert yapılarını korumalarına izin veren, kendi dikenleri birbirine bağlayan ‘engeller’ olarak adlandırılan kendi küçük çıkıntılarına sahiptir. Bu tür karmaşık yapılar nasıl evrimleşebilir? Kuşlar birçok tüy çeşidi içerir ve bunlardan bazıları oldukça basittir. Karmaşık uçuş tüylerinin yanı sıra, ‘kuş tüyü’ adı verilen başka bir tür daha vardır. Bunlar, civcivleri kaplayan kabarık tüyler ve yetişkin kuşların göbek ve uyluklarında bulunanlar. Her iki durumda da, uçuş kabiliyetleri yerine yalıtım sağlar. Aşağı tüyler, uçuş tüylerinden, barbarlarının birbirine çapraz bağlanmadığından farklıdır. Bu, dikenlerin hareket etmekte serbest olduğu ve tüyün çok daha az sert bir yapıya sahip olduğu anlamına gelir. Daha da basit olarak, gaga etrafında bulunan kıllar ve birçok kuşun gözleridir. Memelilerin bıyıklarına görünüm ve işlev bakımından çok benzeyen bu kılların her biri, kendisinden çıkıntı yapan çok az sayıda küçük dikenler bulunan bir rakurdan oluşur. Kılların – basit içi boş millerin – hareketi algılamak için ilk önce ortaya çıktıklarını söylemek makuldür. Daha sonra evrimde, bu şaftlar daha fazla diken geliştirdi. Bu da, yalıtımın sağlanmasına yardımcı olacak ve bu tüyler daha sonra vücudun diğer bölümlerine yayılacaktı. Ancak daha sonra, çapraz bağlama çubukları, kanat tüylerinin sert ve güçlü kalmasına yardımcı olacak kanat tüylerinde evrimleşmiştir. Bu tüyler başlangıçta çiftleşme veya saldırganlık gösterileri gibi uçuş dışındaki işlevler için veya hatta gençlerini barındırma gibi evrim geçirmiş olabilir. Ancak, daha sonra uçuş için kullanılmış olurlardı. Tüyler genellikle fosillerde korunmamasına rağmen, yaptığımız fosil verileri bu ilerlemeyi desteklemektedir. Basit tüyler, pek çok theropod grubunda bulunur. Bu T. rex’in ait olduğu grup! Daha karmaşık uçuş tüyleri, Velociraptor’un ait olduğu grup da dahil olmak üzere birçok theropod grubunda da bulunur, yani dromaeosauridler. Bir fosil dromaeosaidde, hem kanatlarında hem de bacaklarında uçuş tüyleri vardı, bu da hem kanatlarını hem de bacaklarını uçmak için kullanabileceğini ya da en azından kaymalarını kullanabileceğini ileri sürdü. Hatta gençlerini barındırmak için bile. Bir fosil dromaeosaidde hem kanatlarında hem de bacaklarında uçuş tüyleri vardı, bu da hem kanatlarını hem de bacaklarını uçmak için kullanabileceğini ya da en azından kaymalarını kullanabileceğini ileri sürdü. Uçmayı öğrenmek Peki ya uçuşun kendisi? İlk tüylü dinozorlar gökyüzüne nasıl gitti? Kanatlarını doğru uçuş için kullanmadan önce farklı şeyler için kullanılmaları muhtemeldir. Kuşların ataları oldukça küçük olacağından, daha büyük avcılardan kaçmak için kanatların ağaçların dallarına tırmanmalarına yardımcı olabilirdi. Chukar kekliklerinin piliçleri uçamazlar, ancak tırmanmayacak kadar dik olanları tırmanmaları için dik yüzeylere (ağaç gövdeleri gibi) koşarken kanatlarını çırpabilirler. Belki de kuşların ataları benzer bir strateji geliştirmiştir. Ağaçlara girince, kanatlarını kullanarak, kayma yoluyla ya da düşmelerini yavaşlatmak için çırparak kanatlara geri dönebiliyorlardı – bazı civcivler yuvadan ilk kez çıktıklarında olduğu gibi. 65 milyon yıl civarında, tüm dinozorları yok eden bir grup tükenme olayı yaşandı – bir grup hariç: kuşlar. Diğer küçük tüylü dinozorların neden geri kalanı olmadıklarında kurtuldukları belli değil. Bazı insanlar uçma kabiliyetinin faktör olabileceğini öne sürdüler, ancak pterosaurlar nesli tükenme olayında da ortadan kalktı. Sebep ne olursa olsun, kuşlar hayatta kaldı ve son 65 milyon yılda tüm dünyada çeşitlilik gösterip yayıldı. Yaklaşık on bin türle, bugün yaşayan en zengin tür tetrapod grubudur. Muhtemelen, dinozorlar hiçbir zaman hakimiyetlerini kaybetmediler. Burak Babacan tarafından blog bölümünde seri olarak kaleme alınmıştır. Yazı serisinin diğer bölümleri; Evrimsel Bilgiler Serisi 1: Balıklar toprağı nasıl fethetti? Evrimsel Bilgiler Serisi 2: Memelilerin Yükselişi
  27. Evrimsel Bilgiler Serisi 1: Balıklar toprağı nasıl fethetti? isimli önceki yazımızda, balık atalarımızın 360 milyon yıl önce toprakta kolonileştiğini ve erken amfibileri meydana getirdiğini söylemiştik. Bu bölümde ise, sürüngenlerden memelilere geçişteki evrimsel yolculuğu inceleyeceğiz. İlk amfibiler, sağlam uzuvlar ve nefes alan akciğerleri de dahil olmak üzere, karada gelişmelerini sağlayan birkaç önemli adaptasyona sahipti. Bununla birlikte, neredeyse bütün modern amfibiler gibi, yumurtalarını su altında bırakmak zorunda kalacaklardı. Çünkü; aksi takdirde, yumurtalar kurur ve yavrular ölürdü. Bu, onları göl ve nehir alanlarıyla sınırlandırdı. Ancak, bir grup canlı türü, kuru arazi için daha uygun adaptasyonları geliştirmeye başladı. Karada bırakılabilmesi için sert, su geçirmez yumurtalar ürettiler. Böylece, daha sıcak ve daha kuru alanda yaşama alışmaları sağlandı. Böylece, 320 milyon yıl önce bir grup amfibilerden erken sürüngeler gelişmiş oldu. Erken sürüngenler: sauropitler ve sinapsitler Bu erken sürüngenler sauropitler ve sinapsitler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. İki grup da birbirine çok benzerdi. Ancak, çene kaslarının kafatasına nasıl bağlandığını etkileyen kafatası yapısında hafif farklılıklar vardı. Sauropsidler tüm modern sürüngenlerin ve kuşların, sinapslar da memelilerin gelişimine zemin hazırladı. 320 milyon yıl öncesi ile 250 milyon yıl öncesine kadar sinapsitler, erken sürüngenlerin en baskın grubuydu. En iyi yırtıcı hayvanların çoğu bu gruptandı. Daha sonra, Permiyen neslinin sonu geldi ve dünyanın en büyük kitlesel yok oluşu gerçekleşti. Bu dönem, 60 bin yıl sürdü ve bu süre zarfında türlerin yüzde 95‘ine kadarının nesli tükendi. Çoğu sinapsit türünün de soyları tükendi ve böylece bir grup sauropsit sürüngenleri, egemen toprak yırtıcıları da dinozorlar olarak yerini aldı. Hayatta kalan birkaç sinaps ise sadece küçük böcek yiyicileriydi. Avını algılama Sürüngenler ve memeliler, kulaklarının çalışma şekli bakımından oldukça farklıdır ve bu kısmen, memelilerin gece avlanmalarından kaynaklanmaktadır. Sürüngenler, kulak zarını iç kulağa bağlayan (ses dalgalarının elektrik sinyallerine dönüştürüldüğü ve beyine gönderilen) tek, küçük bir kemiğe sahiptir. Öte yandan memeliler, kulak zarını iç kulağa bağlayan üç küçük kemiğe sahiptir. Bunlara malleus, incus ve stapes denir. Bir tane kemikten ziyade üç kemiğe sahip olmak, ses dalgalarının iç kulağa daha verimli bir şekilde iletilmesine olanak sağlar ve böylece, memelilerin sürüngenlerden daha yüksek frekanslar duymalarını sağlar. Bu, özellikle böcek avcılarının ürettiği yüksek frekanslı sesleri duymalarını sağlayacak ve gece avlanarak böcek yiyen memeli ataları için özellikle yararlı olacaktı. Peki, bu iki kulak nasıl evrildi? Garip bir şekilde bu kulak kemikleri çene kemiğinden köken alır. Sürüngenlerin alt çenesi, kafatasının geri kalanına açısal ve kuadrat adı verilen iki büyük kemik aracılığıyla bağlanır. Sinapsid evrimi boyunca, bu büyük kemikler çok daha küçük hale geldi ve alt çene çok daha büyük hale geldi. Sonuçta, kafatasının geri kalanıyla doğrudan bağlantı kurabilmesini sağladı. Açısal ve kuadrat daha sonra mevcut kulak kemiğinin kulak zarını iç kulağa bağlamasına yardımcı olmak için yeni bir rol üstlenmekte özgürdü. 200 milyon yıl önce yaşayan ve fare benzeri küçük bir sinaps olan Morganucodon, bize bu geçişin nasıl olduğu hakkında bilgi veriyor. Farenin açısal ve kuadrat kemiklerinin göreceli boyutları, sürüngenlerin ve memelilerinkilerin arasında yarı yarıya idi ve böylece alt çene, kafatasının geri kalanına iki yerde bağlanır: açısal ve kuadrat yoluyla (sürüngenlerde olduğu gibi), ama aynı zamanda doğrudan (memelilerde olduğu gibi). Çene kemiklerinden kulak kemiklerine bu geçiş biraz tuhaf görünebilirken, çene kemikleri ve kulak kemikleri embriyodaki aynı kıkırdak kümesinden köken alır. Bundan dolayı, kemiklerin yeniden boyutlandırılması ve yeniden konumlandırılması için gelişimde küçük değişiklikler gerektirecektir. İlginçtir ki, memeliler sürüngenlere kıyasla işitmeyi iyileştirirken, daha zayıf renk vizyonuna sahip oldu. Çoğu sürüngen dört farklı renk reseptörüne sahipken çoğu memelide sadece iki tane bulunur. Geniş bir renk aralığını ayırt etme yeteneği artık kullanışlı olmadığından, diğer iki reseptörün gece yaşamının bu döneminde evrimde kaybolması muhtemeldir. Bir diğerinin evrimi, kemiklerin yeniden boyutlandırılması ve yeniden konumlandırılması için gelişimde küçük değişiklikler gerektirecektir. Resim: Memeli kulak kemiklerinin evrimi: Erken sinapsid olan Dimetrodon (300 milyon yıl önce), üst kafatasına açısal ve kuadrat kemikler vasıtasıyla bağlı alt çeneye sahiptir. Daha sonra bir sinapsid olan Morganucodon (200 milyon yıl önce), alt çeneye doğrudan üst kafatasına ve ayrıca açısal ve kuadrat kemikleriyle bağlanacak şekilde evrimleşmiş yani iki çene eklemine sahip olmuştur. Erken memeli olan Hadrocodium (195 milyon yıl önce), doğrudan üst kafatasına bağlı alt çeneye sahiptir. Açısal ve kuadrat kemikler çok daha küçük hale geldi ve şimdi çeneden ziyade kulağın bir parçası. Bu resim referans kaynaktan alınmış ve yeniden düzenlenmiştir. Vücudu Sıcak Tutmak Sadece geceleri avlanmak, başka bir problemi de beraberinde getirir. Bu büyük problem, vücudun sıcak kalmasıdır. Sürüngenlerin çoğu, onları sıcak tutmak için yoğun olarak güneş ışığına bağlıdır ve günün vücutlarını doğru sıcaklıkta tutmak için güneşin tadını çıkarmak için uzun süre harcarlar. Peki, sinapsid atalarımız sadece geceleri aktifken nasıl sıcak tutuyorlardı? Cevap, kendi ısılarını üretmeye başlamaları. Memeliler, sürüngenlerle karşılaştırıldığında enerji için oksijen ve gıda kullanımı söz konusu olduğunda çok verimsizdir. Aslında, memelilerin hayatta kalabilmek için sürüngenlerden çok daha fazla yemek yemesi gerekir. Bunun nedeni, memeli hücrelerinin ısı olarak yaptıkları enerjinin çoğunu kaybetmesidir. Fakat bu, başka bir eşsiz özellik ile birlikte, güneşte olmaya ihtiyaç duymadan kendimizi sıcak tutabileceğimiz anlamına gelir. Bu eşsiz özelliğe saçlar sayesinde kavuştuk. Saçımız cildimizin etrafındaki havayı hapseder, bu da vücudumuzun ürettiği ısıda kalmasına yardımcı olur. Saçın, ilk olarak sıcak tutmak yerine avını hissetmek için kullanılan bıyık olarak ortaya çıkması olasıdır. Ancak, daha sonra saç vücudun geri kalanını örtmek ve yalıtım sağlamak için evrimleşir. Her ne kadar saç gibi yumuşak dokular kemik gibi sert dokular kadar kolay fosilleşmese de, vücut kıllarının ne zaman geliştiğine dair bize bilgi veren bazı fosiller vardır. Her ikisi de yaklaşık 164 milyon yıl önce yaşayan Castorocauda ve Megaconus’un yoğun saç örtüleri var. Yaklaşık 160 milyon yıl önce, üç memeli grubunun görünümüyle ortaya çıkan gerçek memelileri dünya sahnesinde görmeye başlıyoruz: monotremler, keseliler ve plasentalılar. Monotremler zigot oluşumundan hemen sonra doğurmak yerine, yumurta bıraktıkları için en sürüngen benzeri memelilerdir. Kangurular gibi keseliler de, daha az gelişmiş yavruları doğurur ve daha sonra annenin kesesi içinde yaşar. Kendimizi de içeren plasentalılar, embriyonun annenin rahminde kalması ve plasentadan beslendiği için zigot oluşumundan çok daha sonra doğurur. Ancak, bu farklı grupların çeşitliliğine rağmen, memeliler hala ağırlıklı olarak küçük, gece avcılarıydı. Ancak daha sonra, yani yaklaşık 65 milyon yıl önce, dinozorların soyu tükendi. Dinozorların neslinin tükenmesiyle, memelilerin tür sayısı artmış ve çeşitlenmiş ve son 65 milyon yıl boyunca bunu yapmaya devam etmişlerdir. Her ne kadar çok çeşitli olsa da, küçük, gece avlanan atalarımız ile birçok özelliği paylaşıyoruz. Gelişmiş işitme duyumuz, azalan renk görme ve sıcak, saçla kaplı bedenlerimiz, hayatta kalabilmek için uzun süredir yaşadıkları mücadele etmek için miras aldığımız özelliklerin tümü. Burak Babacan tarafından blog bölümünde seri olarak kaleme alınmıştır. Yazı serisinin diğer bölümleri; Evrimsel Bilgiler Serisi 1: Balıklar toprağı nasıl fethetti? Evrimsel Bilgiler Serisi 3: Dinozorların Uçuşu
  28. Omurgalılar, sekiz milimetrelik kurbağalardan 30 metrelik büyük balinalara kadar değişen, inanılmaz derecede farklılık gösteren, muhteşem bir hayvan grubudur. Okyanusun dibinden, dağlara ve gökyüzüne kadar dünyanın her yerinde yaşarlar. 60.000’den fazla türü içeren omurgalılar; balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler olmak üzere beş ana gruba ayrılır. Bu 3 bölümlük seri omurgalıların evrimini, evrimsel geçişlerin kilit noktalarına bakarak evrimi keşfedecek. Birinci bölümde, omurgalıların denizden karaya çıkışını, balıklardan amfibi geçişine nasıl geçtiğini inceleyeceğiz. Omurgalılar ilk olarak, bundan yaklaşık 525 milyon yıl önce evrimleşmişlerdir ve bu ilk omurgalılar denizlerde ve nehirlerde yaşayan balıklardır. Omurgalılar toprağı kolonileştirmeye 360 milyon yıl öncesine kadar başlayamadılar. Dört ayaklı anlamına gelen ve ‘tetrapod’lar olarak adlandırılan bu kara hayvanları, bizler de dahil olmak üzere tüm amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerin dünya sahnesine çıkmasına yol açtı. İlk tetrapodlar modern amfibilere benziyordu. Balık atalarından daha düz bir kafatasına (yukarıdan aşağıya şekilli), yüzgeçlerden ziyade uzuvları ve kafayı gövdeden ayıran bir boyuna sahipti. Denizdeki yaşamdan karadaki hayata geçiş, hiç şüphesiz yaşam tarihinde büyük bir adımdı. Peki bu nasıl gerçekleşti? Öncelikle fosil kayıtlarının bize söyleyeceklerine bakmak zorundayız. Fosil Bulgular 2004 yılında bir araştırma ekibi, balıklarda bazı benzerlikler ve bazı erken tetrapodlarla benzerlikler taşıyan bir hayvanın fosilleşmiş üç iskeletini keşfetti. Tiktaalik roseae adlı hayvan, 375 milyon yıl önce (erken tetrapodlardan sadece 15 milyon yıl önce) yaşadı ve burun delikleri olan düz bir kafatasına sahipti. Boynu ve bacakları, lob yapılı yüzgeçleri ile erken tetrapodların arasında kemikli bir yapıya sahipti. Tiktaalik roseae kanatlı balıklardan evrimleşmiş (coelacanth ve lungfish içeren balık grubu), tetrapodları gösteren bir türdür. Kanatları gövdeye göre uzun, ince kemikler yoluyla bağlantılı olan diğer balıkların aksine, lob kanatlı balıkların kanatları, tetrapodların bacaklarına benzer şekilde tek, kalın bir kemik aracığıyla gövdeye bağlanır. Tiktaalik roseae büyük olasılıkla yırtıcılardan kaçmak ve karada av bulmak için güçlü uzuvlarını kullandı. Aynı zamanda bataklık bir arazide kendini yukarı çekmek için sağlam yüzgeçlerini kullanırdı ve bu da onun zamanının çoğunu sığ sularda geçirdiğini gösteriyor. Şimdi 10 milyon yıldan 365 milyon yıl öncesine kadar hızlı bir şekilde ilerliyoruz ve Ichthyostega ve Acanthostega gibi canlı türlerini görmeye başlıyoruz. Günümüz insanlarına daha çok benzeyen humerus, Radius ve ulna içeren uzuvlara sahiplerdi. Ekstremite evrimi: Sol kanatlı bir balık yüzgeci Panderichthys’in (380 milyon yıl) pektoral yüzgeci solda gösterilmiştir. Erken tetrapodların üst ekstremitesi Acanthostega ve Tulerpeton (365 milyon yıl) sağda gösterilmiştir. Tiktaalik’in kanat ucu (375 milyon yıl) iki tip arasında bir ara maddedir. Fosil kayıtları bize, iskeletlerin karadaki hayata nasıl daha iyi adapte oldukları hakkında daha iyi fikir veriyor; sağlam yüzgeçlerden düzgün bacaklara yavaş yavaş geçişle. Ancak karadaki hayata adapte olmak için büyük bir sorun vardı ve buna fosil kayıtları henüz cevap veremiyordu. Bu oksijeni nasıl alacağımızla ilgili büyük bir sorundu. Çoğu balık bunu ağzına su aldıktan sonra bu suyu solungaçlarından dışarı pompalayarak yapar. Su, solungaçlardan geçerken sudaki oksijen kana emilir ve kan dolaşımından suya karbondioksit geçişi sağlanır. Öte yandan tetrapodlar, ağızdan veya burun deliklerinden içeri akciğerlere hava çeker. Benzer bir oksijen – karbondioksit alışverişinden sonra hava tekrar dışarı verilir. Peki akciğer ve hava solunumu nasıl gelişti? Biz biliyoruz ki Tiktaalik roseae ve Ichthyyostega‘nın sağlam göğüs kafesleri vardı ve bu nedenle muhtemelen nefes alan akciğerlere sahipti. Bunun dışında fosil kayıtlarının bize söyleyebileceği çok az şey var ve bu yüzden gelişimsel biyolojiye yönelmeliyiz. Sahip Olduğumuz İpuçları İnsanlarda akciğerler, zigot oluştuktan yaklaşık 5 hafta sonra gelişmeye başlar. Bağırsak tüpünden çıkan tek bir tomurcuk gelişmeye başlar ve bu tomurcuk daha sonra sol ve sağ akciğerleri oluşturmak için büyür ve ikiye dallanır. Akciğerler ve bağırsaklar çok farklı şeyler için kullanılsalar da, özefagus (yemek borusu) ve trakeanın (nefes borusu) vücudunuzda halen, boğazınızda buluştuğu yerde bağlı olduklarını göz önüne aldığınızda, aynı tüpten gelişmeleri mükemmel bir anlam ifade eder. Fakat akciğerlerin gelişimi bize akciğer evrimi hakkında ne söylüyor? İlginçtir ki, birçok balık benzer şekilde gelişen bir yapıya sahiptir. Bu yapıya yüzme kesesi adı verilir ve benzer şekilde bağırsak tüpünden çıkan bir tomurcuk olarak gelişir. Kan damarları, yüzme mesanesinin dışını kapatır ve gazları yüzme mesanesine yatırır ve gazla doldurulmuş yüzme mesanesi balığın yüzmesine yardımcı olur. Bununla birlikte, balıklar yüzer mesaneye kan damarlarından biriktirilmek yerine, yüzeye yüzebilir ve doğrudan havayı yüzme mesanesine hapsedebilir. Ayrıca yüzdürme kabiliyetini düşürmesi gerektiğinde yüzme mesanesinden havayı dışarı aktarabilir. Başka bir deyişle bu balıkların, bizim akciğerimizle aynı şekilde gelişen hava soluma ve gaz değişim organı vardır. Lob yüzgeçli balıklar olan Akciğerli balıklar, bir adım daha iler gidilirse bu organı solunumda, kanlarına oksijen katmak için kullanabilir. Tıpkı tetrapodların yaptığı gibi! Büyük olasılıkla, lob kanatlı balıklarda ilk önce akciğerlerin evrimleşmesi daha muhtemel görünüyor. Bu lob kanatlı balıkların bir kısmı, kendilerini toprağa çekmeye yarayan daha güçlü yüzgeçler geliştirdi. Karada lokomosyonla nefes alma yeteneğini birleştiren bu balıklar, yırtıcılardan arınmış ve böcek avıyla dolu yepyeni bir çevreden faydalanabildiler. Bu balıklar, tetrapodlar haline geldi be önümüzdeki 360 milyon yıl boyunca tüm amfibileri çeşitlendirdiler; sürüngenler, bugün sahip olduğumuz kuşlar ve memeliler. Burak Babacan tarafından blog bölümünde seri olarak kaleme alınmıştır. Yazı serisinin diğer bölümleri; Evrimsel Bilgiler Serisi 2: Memelilerin Yükselişi Evrimsel Bilgiler Serisi 3: Dinozorların Uçuşu
  1. Daha fazla aktivite göster

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...