<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"><channel><title>Konu D&#x131;&#x15F;&#x131; Yeni Konu</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/kategori/23/</link><description>Konu D&#x131;&#x15F;&#x131; Yeni Konu</description><language>tr</language><item><title>Radyoaktif izotoplar ve kullan&#x131;m alanlar&#x131; nelerdir?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/392/</link><description><![CDATA[<p>
	Aynı atomun birçok çeşitleri vardır ki bun­lara “izotop” denir. İzotopların çoğu radyoak­tiftir. Örneğin karbon atomlarının birçok izoto­pu vardır; bunların birbirinden tek farkı, çekir­deklerinin içindeki nötron sayısıdır.
</p>

<p>
	Batı radyo­aktif izotoplar yalnız alfa zerrecikleri yayarlar. Kimisi de yalnız beta zerreciği yayar. Öte yan­dan, kimi izotoplar her iki tür zerreciği de ya­yarlar.
</p>

<p>
	Bugün radyoaktif izotoplar endüstri ve tıp alanlarında kullanılmak üzere yapay olarak yapı­labiliyor. Bunları yapmak için doğada serbest olarak bulunan karbon, iyot gibi elemanlar özel fırınlarda ya da reaktörlerde uranyum kulla­nılarak radyoaktivite karşısında bırakılıyor.
</p>

<p>
	<strong>Radyoaktif izotopların kullanım alanları</strong>
</p>

<p>
	Tıp araştırmalarında bilginler radyoaktif izo­toplar kullanarak hastanın beyninde ya da baş­ka organlarında neler olup bittiğini anlayabilir­ler.
</p>

<p>
	Örneğin radyoaktif iyot enjektörle azar azar hastanın damarına verilir.
</p>

<p>
	Tiroit bezi kana karı­şan izotopu emer. Bu arada hastanın boynu yakı­nına konan bir Geiger sayacı tiroidin emdiği izotop miktarını saptar. Böylece büyümemizi etkileyen bir bez olan tiroit üzerinde birçok bilgi edinilebilir.
</p>

<p>
	Radyoaktif izotoplardan endüstri alanında da çok yararlanılır. Örneğin petrol borularındaki tıkanıklıkların bulunmasında izotoplar kulla­nılır. Boru hattının bir ucuna küçük bir tıkaç ko­nur. Borunun içinde akan petrol bu tıkacı tıka­nıklığın bulunduğu noktaya kadar götürür. Tı­kaç buraya varınca durur. Tıkacın içine bir tüp radyoaktif izotop yerleştirilmiştir. Bundan sonra yapılacak tek şey, bir Geiger sayacı ile boru hattı boyunca dolaşmaktır. Tıkacın bulunduğu yere varıca Geiger sayacı işlemeye başlar, böylece de tıkanıklığın yeri bulunmuş olur.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">392</guid><pubDate>Thu, 22 Dec 2022 14:50:07 +0000</pubDate></item><item><title>Balonlar ve Motorlu Balonlar</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/390/</link><description><![CDATA[<p>
	1780’lerde yapılan ilk balonların içine sıcak hava dolduruluyordu. Hepimizin bildiği gibi, sı­cak hava yukarıya yükselir. Yükselir, çünkü çev­resini saran soğuk havadan daha hafiftir. Hava ge­çirmez bir torbanın içine sıcak hava doldurun, yükseldiğini göreceksiniz. İşte sıcak hava doldu­rulan balonların temeli de buydu. Balonların altı açıktı; buraya asılan bir mangalda kömür yakıla­rak balonun içindeki havanın sürekli sıcak kalma­sı sağlanıyordu. Elbet bu oldukça tehlikeli bir işti.
</p>

<p>
	Daha sonra geliştirilen hidrojen balonları bir­çok bakımdan sıcak havalı balonlardan üstündü. Bildiğiniz gibi, hidrojen bütün gazların en hafifi­dir. Havadan on dört kat daha hafiftir. Dolayısıy­la hidrojen doldurulmuş balonlar sıcak hava dolu balonlardan çok daha kolay ve çabuk yükselebilir. Ancak hidrojenin de büyük bir sakıncası vardır: Çabucak tutuşarak patlayabilir ki, bu da büyük tehlikeler doğurur. Günümüzde yapılan balon­ların çoğuna ise helyum dolduruluyor. Helyum hidrojenden biraz daha ağırsa da, yanmadığı için tehlikesizdir. Balonculuk 1930'lara kadar pek gözde bir spordu.
</p>

<p>
	Bununla birlikte günümüzde balonlar spor amacıyla değil, daha çok hava tahmini ve bilim­sel araştırma amacıyla uçuruluyor. Bu “iskandil” balonları atmosfere birçok araç-gereç taşıyor ve atmosferin çeşitli düzeylerindeki sıcaklığı, nemi, basıncı ölçmekte kullanılıyor. Bunlar ayrıca bir radyo vericisi de taşır ve aldıkları sonuçlan bu verici aracılığıyla yerdeki bilim adamlarına bildi­rir.
</p>

<p>
	Eski balonlarda en büyük sorun balonun iste­nen yöne değil, ancak rüzgârın götürdüğü yöne doğru yol alabilmesidir. 1900’de Ferdinand von Zeppelin ilk yönetilebilir balonu, yani “motorlu balonu” uçurmayı başardı. Balon 126 m. boyun­daydı. Uzun, puroyu andırır bir biçimi vardı. Sert bir iskelet üzerine gaz geçirmez deri gerilerek ya­pılmıştı.
</p>

<p>
	Balona yol alması için gerekli gücü, yeni geliştirilmiş olan bir benzin motoru sağlıyordu. Çok geçmeden Zeppelin’in motorlu balonları yolcu ve posta taşımaya başladı. İngiltere, Amerika ve Rusya da buna benzer motorlu balonlar yaptı. Ne var ki 1930’larda birbiri ardı sıra balon kazaları baş gösterdi. Balonun ne denli tehlikeli bir araç olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Bunun üzerine balonlar hizmetten kaldırıldı.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">390</guid><pubDate>Thu, 22 Dec 2022 14:45:40 +0000</pubDate></item><item><title>Acil m&#xFC;dahale gerektiren anlarda hayat kurtaran yap&#x131;lacaklar listesi</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/389/</link><description><![CDATA[<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Kritik zamanlarda yardımcı olacak 8<span> </span><strong>Hayat Kurtaran Hareket</strong><span> </span>olarak listemize yer veriyoruz.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Bir durum gerçekten kötü gibi göründüğünde ve bundan çıkış yolu yokmuş gibi görünse bile, beynimiz aslında bu konuda oyun oynayabilir. Kritik durumlarda, yani beyin bir risk veya tehdit algıladığında, hayatta kalma sistemini harekete geçirir ve hemen hayat kurtaran bazı şeyleri harekete geçirmeye hazır hale gelir. Hayat kurtaran bu listeyi bilmekte fayda var.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Bazı tehlikeli durumlarda hayat kurtaran maddeleri listeledik.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<strong>1. Zehirli bir akrep ısırığı sonrasında yapılması gerekenler</strong>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Genellikle sağlıklı yetişkinlerdeki akrep ısırıkları oldukça acı vericidir. Ancak her zaman yaşamı tehdit edici özellikte değillerdir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde, çoğunlukla Güney Batı'daki çölde bulunan kabuk akrep adı verilen bir tür vardır. Biraz daha koyu olan açık kahverengidir. Yaklaşık 5-8 cm uzunluğundadır. Şiddetli semptomlara neden olacak kadar güçlü zehri vardır. Bu yan etkiler sığ ve hızlı nefes alma, yüksek tansiyon, hızlı kalp atışı, halsizlik ve kas seğirmelerinden oluşabilir.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Bu tür bir akrep tarafından ısırıldığınızı düşünüyorsanız, derhal tıbbi yardım alın. Ayrıca, doğru panzehirin size verilebilmesi için,akrebi dikkatlice yakalamaya çalışmalı veya fotoğrafını çekip doktora götürmelisiniz.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<strong>2. Alerjik reaksiyon esnasında yapılması gerekenler</strong>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Güneş veya meyve gibi en masum şeyler bile bazı insanlarda alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Bunlardan en tehlikeli olanı, ölümcül olabilen anafilaksidir. Anafilaksi belirtileri; cilt reaksiyonları, hırıltılı solunum veya nefes almada zorluk, baş dönmesi, zayıf ve hızlı nabız, baş dönmesi, yüzde şişme ve daha fazlası olabilir.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Bu durumun derhal tedavi edilmesi gerekir! Bu nedenle, yanınızdaki birinin başına anafilaksi gelmişse hemen 112’yi arayın.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Ek olarak, aşağıdaki hayat kurtaran eylemlerle de yardımcı olmaya çalışabilirsiniz.
</p>

<ul style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<li>
		Epinefrinleri olup olmadığına bakın ve kullanın.
	</li>
	<li>
		Kişiyi sakin tutun.
	</li>
	<li>
		Sırt üstü yatmalarına yardım edin.
	</li>
	<li>
		Kusuyorlarsa veya kanıyorlarsa yan çevirin.
	</li>
</ul>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<b>3. Karbon monoksit zehirlenmesi sonrasında yapılması gerekenler</b>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Bu gazın kokusu veya tadı yoktur. Bu yüzden, kendinizi kötü hissetmeden önce soluduğunuzu bile fark etmeyebilirsiniz. Zehirlenmenin semptomları her zaman belirgin değildir. Ancak belirtileri arasında; gerilim tipi baş ağrısı, baş dönmesi, yorgunluk ve kafa karışıklığı, nefes darlığı ve nefes almada güçlük bulunmaktadır.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Evinizde karbon monoksit gazı sızıntısı olduğunu fark ederseniz, aşağıdakileri yapın.
</p>

<ul style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<li>
		Tüm cihazları kullanmayı bırakın ve kapatın.
	</li>
	<li>
		Alanı havalandırmak için kapıları ve pencereleri açın.
	</li>
	<li>
		Derhal evinizden veya dairenizden çıkın.
	</li>
	<li>
		Kalp atış hızınızı yükseltmemek için sakin olun.
	</li>
	<li>
		Bir doktora görünün.
	</li>
</ul>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<strong>4. Kasırga sırasında yapılması gerekenler</strong>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	En güçlü ve şiddetli kasırgalar ciddi yıkıma neden olabilse de, bunlar nadirdir. Çoğu kasırga çok daha zayıftır ve aşağıdakileri yaparsanız bir kasırga hayatta kalmak mümkündür.
</p>

<ul style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<li>
		Banyo gibi en alt katta bir bodrum katı veya penceresiz bir oda bulun.
	</li>
	<li>
		Pencerelerden uzak durun.
	</li>
	<li>
		Ağır bir masa gibi sağlam bir şeyin altına girin.
	</li>
	<li>
		Bir battaniye veya şilte ile örtün.
	</li>
	<li>
		Başınızı mevcut herhangi bir şeyle koruyun.
	</li>
</ul>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<strong>5. Donma sonrasında yapılması gerekenler</strong>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Dışarıda çok uzun süre soğukta kalırsanız ve vücudunuzun bazı kısımlarını soğuk ve ağrılı hissederseniz, donma sorunu yaşıyor olabilirsiniz. Eğer durum daha ciddiyse, sürekli titremeye veya hızlı nefes almaya neden olabilen hipotermi belirtileriniz de olabilir. Bu durum derhal tedavi edilmelidir ve profesyonel yardımı aramadan önce aşağıdaki önlemleri almanız gerekir.
</p>

<ul style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<li>
		En kısa sürede sıcak bir yere gelin.
	</li>
	<li>
		Hasarlı bölgeye herhangi bir baskı uygulamayın.
	</li>
	<li>
		Donmuş alanı 104ºF ila 105.8ºF (40ºC ila 41ºC) sıcaklıkta (yani sıcak değil ama ılık) suyla dolu bir banyoya koyun.
	</li>
</ul>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<strong>6. Zehirli mantarlar nasıl tespit edilir?</strong>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Mantar aramak isteyen herkesin, güvenli olanları zehirli olanlardan nasıl ayırt edeceğini öğrenmesi gerekir. Bu, görsel özellikleri kontrol ederek yapılabilir.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Kapağın şemsiye şeklinde olup olmadığını kontrol edin. Eğer öyleyse, zehirlidir.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Mantar kapağındaki pulları arayın. Birçok zehirli mantarın kapağında beyaz mantarlar üzerindeki kahverengi pullar veya kırmızı mantarlar üzerindeki beyaz siğiller gibi renksiz lekeler bulunur. Toksik mantarları bir spor rengiyle tanımlayın. Güvenli mantarların beyaz spor izi varken ölümcül olanların paslı kahverengi bir sporu vardır.
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<strong>7. Şiddetli kanama esnasında yapılması gerekenler</strong>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Bu durum çok ciddi ve hayati tehlike arz ediyor. Bu nedenle, hastaneye gitmeden önce bunları hemen yapmalısınız:
</p>

<ul style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<li>
		Yarayı kaplayan giysiyi çıkarın veya sıyırın ama o anda yarayı temizlemeye çalışmayın.
	</li>
	<li>
		Üzerine steril bir bandaj yerleştirin.
	</li>
	<li>
		Bandajı, kanama durana kadar avucunuzla sıkıca bastırın.
	</li>
	<li>
		Vücut ısısının düşmesini önlemek için kişiyi bir battaniye ile örtün.
	</li>
</ul>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<strong>8. Yılan saldırısı sonrasında yapılması gerekenler</strong>
</p>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Şanssız şekilde evinizde veya başka bir yerde bir yılana rastlarsanız, size saldırmasını önlemek için aşağıdakileri yapın.
</p>

<ul style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	<li>
		Sakin olun. Sessiz ve yavaş hareket edin.
	</li>
	<li>
		Dokunmaya veya tutmaya çalışmayın.
	</li>
	<li>
		Hareketlerini sınırlamak için ağır bir battaniye veya bir parça bezle örtmeye çalışın.
	</li>
	<li>
		Gelip yakalamaları için özel bir servisi arayın.
	</li>
</ul>

<p style="background-color:#fcfcfc;color:#353c41;font-size:14px;">
	Bak Ne Dicem arşivinden | Kaynak ve Detaylı Okuma: <a href="https://bit.ly/3BYIrcr" rel="external" style="background-color:transparent;">https://bit.ly/3BYIrcr</a>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">389</guid><pubDate>Thu, 22 Dec 2022 14:37:49 +0000</pubDate></item><item><title>&#x130;kinci el bilgisayar sat&#x131;n al&#x131;rken bilmeniz gerekenler</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/386/</link><description><![CDATA[<p>
	Yeni bir bilgisayar, araba fiyatında olabilir. Ve maalesef, onu eve götürdüğünüz anda da değerini büyük ölçüde kaybeder. Bu nedenle, rotanızı kullanılmış veya ikinci el bilgisayar almak için değiştirmeniz gerekebilir.
</p>

<p>
	Dışarıda çok büyük bir kullanılmış bilgisayar pazarı bulunuyor. Bu da, potansiyel olarak paradan tasarruf edebileceğiniz anlamına gelir. Fakat, kullanılmış veya ikinci el bilgisayar satın almadan önce birtakım yaygın tuzakların da farkında olmalısınız.
</p>

<p>
	Bak Ne Dicem arşivinden sizler için derledik.
</p>

<p>
	Peki, kullanılmış bir bilgisayar satın almadan önce bilmeniz gereken 5 şey nedir
</p>

<p>
	Eviniz veya ofisiniz için kullanılmış veya ikinci el bilgisayar satın almadan önce birkaç kuralı bilmenizde fayda var.
</p>

<p>
	<strong>Yaklaşık 3 yaşından büyük bilgisayarlardan kaçının</strong>
</p>

<p>
	Moore Yasası, bilgisayar endüstrisinde, bilgisayarların performansının yaklaşık iki yılda bir iki katına çıkacağını öngören bir kuraldır. Bu hala kabaca doğru. Ancak kişisel bilgisayardaki inovasyonun ortalama hızı son on yılda yavaşladı. 2017 yılında üretilmiş bir bilgisayar, 2020’deki bir bilgisayarla hemen hemen aynı görünür ve aynı performansı gösterir.
</p>

<p>
	Ancak almayı düşündüğünüz bilgisayar ne kadar eski olursa, bu noktada maalesef yaşını göstermeye başlar. Yani, işlemci gözle görülür şekilde ağırlaşacak, bilgisayar modern mobil cihazlar için USB-C bağlantılarından yoksun olacak ve stok sabit disk boyutu de inanılmaz seviyelere küçülecektir.
</p>

<p>
	Sonuç olarak, yaklaşık üç yıldan daha eski bilgisayarların daha erken bir zamanda değiştirilmesi gerekecektir. Bu da onları sizin için kötü bir yatırım haline getiriyor.
</p>

<p>
	<strong>Teknik özelliklere bir göz atın</strong>
</p>

<p>
	Birkaç yıllık bir bilgisayar alıyorsanız, özellikle de bilgisayar konusunda güncel değilseniz, bilgisayarınızı iyi bir değere alıp almadığınızı bilmek zor olabilir.
</p>

<p>
	Her şeyden önce, sabit disk sürücüleri (HDD’ler) olan bilgisayarlardan kaçının. Bilgisayarın yaşı ne olursa olsun kesinlikle zorunlu bir katı hal sürücüsü (SSD) düşünün. Ayrıca bu da en az 128 GB olmalıdır. Çünkü, bazı eski dizüstü bilgisayarlarda 64 GB SSD’ler bulunur. Bu boyutta bir hard disk çok da işinize yaramaz.
</p>

<p>
	İşlemciye gelince, 7. nesil veya daha yeni bir Intel Core işlemci arayışında olun. 7. nesilden daha eski bir sürümdeki işlemci daha yavaş çalışacaktır.
</p>

<p>
	Full HD IPS ekranları da tercih etmelisiniz. TN ekranlar donuk ve soluk görünecektir. Ayrıca, 1920×1080’den daha düşük çözünürlüklere sahip ekranlar, size çalışmanız için yeterli ekran alanı sağlamayacaktır.
</p>

<p>
	<strong>Dizüstü bilgisayarın pilini kontrol edin</strong>
</p>

<p>
	Bir dizüstü bilgisayardaki en kritik bileşen pildir. Bu nedenle, eskimiş (ve arızalı) bir pil, kişilerin eski dizüstü bilgisayarını satmasının en yaygın nedenidir.
</p>

<p>
	Satın aldığınız cihaz kullanılmış ise, pili hemen test edin. Peki bunu nasıl yapacağız? Tam olarak şarj edebileceğinizden emin olun ve ardından dizüstü bilgisayarınızı pili bitene kadar çalıştırın. Hatta bu testi vaktiniz varsa, ikinci kez de tekrarlayın. Pilin kabul edilebilir bir şarj kapasitesine sahip olmadığını fark ederseniz, pili ucuza değiştiremediğiniz sürece cihazınızı iade etmeniz en mantıklı seçenek olacaktır. Çünkü, eski bir dizüstü bilgisayar için yedek pil almanın zor olabileceğini asla unutmayın.
</p>

<p>
	<strong>Bilgisayarı kullanmaya başlamadan önce sabit sürücüyü silin</strong>
</p>

<p>
	Kullanılmış bir bilgisayarın sabit diskine ne kadar güvenebilirsiniz? Cevabınızı duyar gibiyiz; Hiç. Silinmiş ve kullanıma hazır gibi görünse bile, kötü amaçlı bir yazılım yüklenmiş olabilir. Bu nedenle, kullanılmış veya hatta yenilenmiş bir bilgisayarı kullanmaya başlamadan önce sabit sürücüyü kendiniz silmeniz iyi bir fikirdir.
</p>

<p>
	<strong>Yenilenmiş bilgisayarlara sadık kalın</strong>
</p>

<p>
	Apple, Dell, HP gibi şirketlerin websitelerinde hem “kullanılmış” hem de “yenilenmiş” olarak faturalandırılan bilgisayarları bulabilirsiniz. Yenilenmiş bir dizüstü bilgisayar veya masaüstü bilgisayar, çalıştığından emin olmak için incelenmiştir. Bir garantiyle birlikte gelir ve çoğu zaman yıpranmış parçalar değiştirilerek yeni gibi bir duruma döndürülür. Bu, özellikle yeni bir pilin takılması gereken bir dizüstü bilgisayar için önemlidir.
</p>

<p>
	Kullanılmış bir bilgisayar, genellikle olduğu gibi satılır ve bir garantisi de yoktur. Yenilenmiş bir bilgisayar satın alırken genellikle daha güvenli olsanız da, kullanılmış bir bilgisayar, herhangi bir sorun yaşanması durumunda iade söz konusu olduğu sürece uygun olabilir.
</p>

<p>
	Sonuç olarak; ister yenilenmiş ister ikinci el bir bilgisayar satın almış olun, satın aldıktan sonra hızlı ve kapsamlı bir şekilde test ettiğinizden emin olmanız sonradan herhangi bir mağduriyet yaşamamak için oldukça önemli.
</p>

<p>
	<em>Bak Ne Dicem arşivinden | Kaynak ve Detaylı Okuma: <a href="https://bit.ly/3hHk2kX" rel="external">https://bit.ly/3hHk2kX</a></em>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">386</guid><pubDate>Thu, 22 Dec 2022 14:21:06 +0000</pubDate></item><item><title>7 farkl&#x131; durum i&#xE7;in ideal oda s&#x131;cakl&#x131;&#x11F;&#x131; de&#x11F;erleri</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/384/</link><description><![CDATA[<p>
	Araştırmacılar, kadınların erkeklerden daha yüksek oda sıcaklığı değerlerini tercih ettiklerini keşfettiler. Bununla birlikte, belki de kişisel seçimlerimizle ilgili daha az olmalı. Bizim veya aile üyelerimizin katıldığı aktiviteye bağlı olarak, her oda için ideal sıcaklığı akılda tutmak daha iyidir. Bak Ne Dicem arşivinden 7 farklı durum için gerekli ideal oda sıcaklığı değerlerini derledik.
</p>

<p>
	<strong>1) Uyumak için ideal oda sıcaklığı ne olmalı?</strong>
</p>

<p>
	Uyku ve dinlenmek için uygun sıcaklık önemlidir<br>
	Vücudunuzun iyi işlev görmesi için uyku çok önemlidir. Bunda da, oda sıcaklığı önemli bir rol oynar. Biz uyurken vücut ısımız doğal olarak azalır ve bu nedenle odanızın ideal sıcaklığı 15ºC ile 19ºC arasında olmalıdır.
</p>

<p>
	<strong>2) Egzersiz yapmak için ideal sıcaklık ne olmalı?</strong>
</p>

<p>
	Egzersiz yapmanın sağlık için önemi büyüktür.<br>
	Beynimiz, egzersiz yaptığımız anları sever. Daha uyarılmış, uyanık ve odaklanmış olmanıza yardımcı olur. Egzersiz sıcaklığı tercihleri kişiden kişiye değişir. Ancak, çoğu insan iç mekanda 20ºC ila 22ºC arasında ılımlı bir sıcaklıkta egzersiz yaptıklarında en iyi performanslarını sergilediklerini hissederler.
</p>

<p>
	<strong>3) Ders çalışmak için ideal sıcaklık ne olmalı?</strong>
</p>

<p>
	Verimlilik önemlidir. Bu pozitif özellik, iyi çalışma becerileri, özgüveninizin, yeterliliğinizin ve öz saygınızın artmasına yardımcı olabilir. Daha yüksek sıcaklıkların, sizin yorgun ve uykulu hissetmenize sebep olması muhtemeldir. Bu nedenle, ders çalışırken ve üretken iken odanızı 21ºC ile 25ºC arasında bir yerde tutmanız gerekiyor.
</p>

<p>
	<strong>4)Bebekler için ideal oda sıcaklığı ne olmalı?</strong>
</p>

<p>
	Bebekler bize nasıl hissettiklerini söyleyemedikleri için, rahat bir sıcaklıkta olduklarından emin olmak çok önemlidir. Yani, ne çok sıcak ne de çok soğuk. Odayı 20°C ve 22°C arasında ılık ve rahat tutmaya çalışın.
</p>

<p>
	<strong>5) Evcil hayvanlar için ideal sıcaklık ne olmalı?</strong>
</p>

<p>
	Evcil hayvanlarınız için ideal sıcaklık, cins, boyut ve sağlık koşulları gibi çeşitli faktörlere bağlıdır. Daha küçük evcil hayvanlar daha hızlı üşümeye meyillidir. Daha büyük olanlar ise daha uzun süre sıcak kalabilir. Evden çıkmadan önce, sıcaklığın evcil hayvanlarımız için uygun olduğundan emin olmak iyi bir fikirdir. Yaz aylarında, sıcaklığı 26ºC ila 27ºC arasında bir değere ayarlamayın. Kış için, 20ºC ila 22ºC iyi bir aralıktır.
</p>

<p>
	<strong>6) Çalışmak için ideal oda sıcaklığı ne olmalı?</strong>
</p>

<p>
	Ofis sıcaklığı çalışmak için uygun olmalı.<br>
	Ortalama bir insan, yaşamı boyunca yaklaşık 90 bin saatini iş yerinde geçirir. 2015 yılında yapılan bir anket, ofis çalışanlarının yüzde 42’sinin ortamlarının yaz aylarında çok sıcak olduğunu ve diğer yüzde 56’sının ise ofislerinin kışın çok soğuk olduğunu söylediğini ortaya koydu. Hem erkekler hem de kadınlar için en uygun sıcaklık 24ºC gibi görünmektedir. Bu nedenle, ofis termostatına bir göz atmanızda fayda var.
</p>

<p>
	<strong>7) Yaşlılar için ideal sıcaklık ne olmalı?</strong>
</p>

<p>
	Yaşlılar için aşırı sıcaklıklar sorun oluşturabilir. Vücut ısılarını düzenlemekte sorun yaşayabilecekleri için, çok sıcak veya çok soğuk bir odada çok fazla zaman geçirmeleri halinde, bunun sağlıklarına olumsuz yönde yansıması muhtemeldir. Termostatı 20ºC ila 23ºC arasında güvenli bir sıcaklığa ayarlamak en iyisidir.
</p>

<p>
	<em>Bak Ne Dicem arşivinden | Kaynak ve Detaylı Okuma: <a href="https://bit.ly/3YFFvv9" rel="external">https://bit.ly/3YFFvv9</a></em>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">384</guid><pubDate>Thu, 22 Dec 2022 14:17:59 +0000</pubDate></item><item><title>Neden felsefe tarihi okunmal&#x131;?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/382/</link><description><![CDATA[<p>
	Felsefe tarihini okumak, insanın kendini okuması, belki de kendine yer bulma uğraşısıdır. Yoksa kendinden uzak bir dünyanın varlıklarını tanımak ya da tanımaya çalışmak anlamsızdır.
</p>

<p>
	Farklı coğrafyalardaki insanlarının sorduğu sorular ve aradığı cevaplar, bizden asla bigâne değildir. Dertleriyle dertlenmek yada dertlerimize ortak bulmak açısından felsefe tarihi okumak anlamlıdır. Ne varki, felsefe tarihi okumak felsefe yapmak anlamına gelmez.  Bu yüzden felsefe okuyan çok. Ama felsefe yapan azdır. Felsefe yapmak, geçmişteki insanların sorulara verdiği cevapları yorumlamak değil, o soruları soru edinmek ve kendin­ce bir cevap aramaktır. Felsefe tarihini okumak, kendimizi okumak; felsefe yapmak, kendimizi tanımaktır, demiştik.
</p>

<p>
	Kendimize bakmadan felsefe tarihini okumak, kişiye kendini değil, başkalarını tanımaya, o da öylesine tanımaya imkan verir. Halbuki başkalarını tanımak, kendini tanımak değildir. Çünkü başkalarını okumak, başkalarını tanımayı da öyle zannedildiği gibi sağlamaz, hele kendisini tanımayı hiç değil. Buna karşın, kendimizi tanıma gayreti, başkalarını tanımayı sağlar. Hatta o başkaları dediğimizin gerçekte bizden ya da bizler olduğumuzu anlamamıza vesile olur. Böylelikle bütüncül bir bakış açısını yakalamış oluruz. Aksi takdirde felsefe tarihini okumak, retorik bir düzlemden öteye gitmeyecektir.
</p>

<p>
	Tabi ki Felsefe Tarihi'ni okumadan da, felsefe yapıla bilinir. Bu okumalar, felsefe yapmak isteyen kişilerin yalnız olmadığı noktasında bir heyecan verirken, bu kişilerin zihnindeki muammaların ve kafasındaki soruların cevaplarını bulmada yardımcı olur.
</p>

<p>
	Bir ortaklık ve bir paylaşımdır felsefe tarihi okumaları. Her bilenin üstünde bir bilen vardır ve her bilgi, bilinmeyene açılan yeni bir kapıdır. Tarihteki bir filozofun getirdiği bir önerme, bir örnekleme, bir soru ya da kavram, bizlerde yepyeni ufuklar açabilir. O'nun sorusu, bizde cevap olarak yankılanabilir. Tarihteki bir önerme bizde bir öğreti olarak karşılık bulabilir. Bir kelime, bir paradigmaya dönüşebilir. "Hiç kimse tek başına bir ada değildir".
</p>

<p>
	Kişinin tarihten, aileden, sosyal çevreden ve tabiattan devşirdiği onca şeyler vardır. İsmini bilelim, bilmeyelim, bizdeki bir yaklaşım, köklerini tarihin derinliklerinde var etmiştir. Bu, kimilerin de zannettiği gibi, "gök kubbe altında söylenecek bir şeyin kalmadığına yorulmamalıdır. Çünkü esas olan devinimdir, oluştur. Bitmiş olan bir şey yoktur. Benzeşmek, aynilik değildir. Hayat ve insanlar var oldukça daha söylenecek çok şey vardır kuşkusuz. Çünkü "Yaratılış devamlıdır", "tecellide tekrar yoktur" ve insan her dem kendini yaşamaktadır, üstelik yeniden. İnsandan insana olduğu gibi, bir insanın bir ömrü hatta bir günü içerisindeki tasavvurlar dahi farklıdır. Ve bu farklılık, zannedilenin aksine olumludur. Benzerlik, aynı hamurdan olan insanların aynı konuya duydukları il­gidendir. Bizi kendimiz yapan farklılıklarımızda ve bunlar ayrıntılarda gizlidir. Bunu ancak, bakmayı bilenler görebilirler.
</p>

<p>
	Hiç benzeşme olmasa, zerre kadar uyuşma bulunmazdı. Hiç farklılık olmasa, varlık ve oluşta anlam kalmazdı. Varlığın oluş halinde bulunması, varoluşun sürekli olmasını ve varolanların bir iletişim, bundan müstenit bir etkileşim içinde bulunmalarını gerektirmektedir.<br>
	<br>
	Aynı şekilde düşünceyi salt kendindeki gibi sınırlamak ve düşünme biçimini sadece kendi şekliyle görmek, varlığı ve oluşu, kendinden başkasına hasretmemektir. Unutulmamalıdır ki, nasıl sayısız insanlar varsa, o denli dünya görüşleri ve düşünme biçimleri vardır.<br>
	<br>
	Felsefe Tarihi ile ilgili eserler, dilimizde çok da yaygın değildir, var olanlar da en çok 19. yüzyıl felsefesini kapsar. 20. yüzyıl felsefesini günümüze kadar içeren kuşatıcı bir felsefe tarihi şu ana kadar ya yoktur ya da yetersizdir. Felsefî eserlerin nispeten çokluğuna karşın, felsefî düşünce serüveni, kişiler ya da akımlar baz alınarak pek yapılmamaktadır. Mevcut Felsefe Tarihi eserleri, ya dönemliktir.
</p>

<p>
	İlk Çağ Felsefesi gibi ya belirli bir coğrafyayı ele almaktadır. Hint Felsefesi gibi ya da bir düşünce atmosferi etrafında belirmektedir. İslam Felsefesi gibi. Kimileri Felsefe Tarihi denince, sadece Antik Yunan'dan başlayan Batı düşüncesini düşünmektedir.
</p>

<p>
	Hint, İran ve Çin düşüncesi belki de daha da önceden Sümer mitolojisi ile birlikte Orta Çağ Felsefesi içerisinde İslam Felsefesi yok gibidir. Sanki bu düşünceler, ortak konulara değinmemiştir ve sanki bu dü­şünürler birbirlerini hiç tanımamışlardır. Bu ideolojik gibi görünen tarihi oku­ma biçimleri, her birinin kendi izinde özgün oldukları, başkasından etkilenmedikleri ancak başkalarını mutlaka etkiledikleri anlayışından kaynaklanmaktadır. Halbuki yukarıda da değindiğimiz gibi, Valery'nin ifadesiyle "soylu akrabalık" bu tür etkileşimlerden doğar. Bundan korkanlar, bu soylu akrabalığa kendini layık görmeyenlerdir.<br>
	<br>
	Kimilerince de Felsefe Tarihi, sadece coğrafi alanda değil, ilgi noktasında da daraltılmış bir alan çağrıştırmaktadır. Felsefe Tarihi içinde bir din, bir sosyoloji, bir ekonomi, sanat ya da bilim bulunmaması bu yüzdendir. Sanılır ki, felsefeciden bilim adamı olmaz ya da bir dindar aynı zamanda bir filozof olamaz. Modernizmin parçalayıcı ve indirgeyici anlayışından doğan bu yaklaşım, insanları ve buna bağlı olarak farklı ilgi ve disiplinleri kategorize ederek aralarındaki ilişkileri kopartır. Halbuki Felsefe Tarihi, teknik olarak aynı zamanda bir din, bilim ve sanat tarihidir. Çünkü bu dört eğilim, insanın kendisini tanımasına ve hayatına yön vermesine etken olan en önemli girişimlerdir.<br>
	<br>
	Felsefeye olan yanlış ve yanlı bakış açıları, felsefe tarihini de problemli bir alan hale getirmiştir.
</p>

<p>
	Biz, bütün bu problemleri kısmen de olsa çözen; ama tamamıyla gören bir çalışma yaptık. Az sayıda olan Felsefe Tarihi eserlerinin yanında sayısal anlamda artı bir fazlalık olmaktan çok, eserin, yöntemi ve içeriği açısından önemli bir rol oynayacağı kanaatindeyiz. Felsefe Tarihini Antik Yunan'dan başlatmamıza karşın, Hint, Çin ve İran düşüncelerine, düşünürlerine ve eserlerine yer verirken; İslam Felsefesinin etkisinden ve bu felsefenin önemli isimlerinden de bahsettik. Ayrıca Felsefe Tarihini, halen yaşayan filozoflara değin sürdürmüştür. Belki de liste başı yapılabilecek diğer bir husus da, Felsefe Tarihini incelerken sosyolog, ekonomist ve bilim adamlarından önemli isim, eser ve doktrinleri de ele almış olmasıdır.
</p>

<p>
	Önemli filozoflardan kimilerine hiç değinmemesi Bergson gibi ve sanatçılardan kimseye felsefî anlamda yer vermemesi bir eksiklik olarak görülebilir. Ancak önemli bir boşluğu dolduracağı ve bu tür eserlerin yayınlanmasına bir ivme katacağı kuşkusuzdur.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">382</guid><pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:16:33 +0000</pubDate></item><item><title>Bilgi Kavram&#x131;n&#x131;n Tan&#x131;m&#x131;</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/381/</link><description><![CDATA[<p>
	Önce “Bilgi” kavramıyla neyi kast ettiğimi net bir şekilde belirteyim. Bir şakul düşünün. Bildiğiniz gibi, şakul hep yerin merkezine doğru yönelir. Peki yerin merkezi ne demek? Şu demek: Gravite veya yer çekimi denilen güç sistemi vardır; ve bu güç sistemiyle tüm maddeler birbirlerini kütleleriyle doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olacak şekilde (f=m1 x m2/r2) çekerler!
</p>

<p>
	Dünyamızdaki tüm maddeler birbirlerine yapışarak bir küre şeklinde kümeleştikleri için, dünyamızdaki tüm maddelerin toplamının oluşturduğu (yaklaşık 6.1021 tonluk) toplam bir çekim gücü oluşur ve yeryüzündeki bir madde için, bu toplam çekim gücü, yerin merkezindeymiş gibi bir bileşke oluşturur. Bu nedenle, elimizden düşen her nesne, bu merkezi çekim kuvvetini algılayarak, yerin merkezine doğru düşerler. Şakul de aynen öyle.
</p>

<p>
	Yeryüzü düz değildir. Yüksek dağların olduğu bölgeler vardır; derin göllerin veya denizlerin olduğu bölgeler vardır. İşte ilginç nokta burada başlar: Bir şakul, düz bir ovada iken tam yerin merkezine doğru yönelirken, yüksek bir dağın dibine geldiğinde, tam yerin merkezine yönelmeyip, biraz dağa doğru eğilerek yönelir, çünkü dağın kütlesi küçümsenecek bir şey değildir ve gözle görülebilir derecede bir sapma etkisi yapar.
</p>

<p>
	Yani elimizden bırakılan bir taş, dağın kütlesini de yukarıdaki formüle göre ekstradan hesaplayıp, oluşan sonuca göre bir açıyla "düşer"! Peki bir taş veya demir parçası, yakındaki bir dağda kaç ton malzeme olduğunu, aralarında kaç metre mesafe olduğunu nasıl bu kadar hassas olarak saptayıp da ona göre düşüyor? Aynı durum denizlerdeki gel-git olayında da ortaya çıkar. Ayın dünya etrafında dönmesine uygun olarak, denizlerdeki sular, ayın bulunduğu tarafa doğru kayarak, dünyanın o tarafında yükselip "gel" olayını başlatırken, doğal olarak, dünyanın Ay'a uzak tarafındaki denizlerdeki su seviyesi düşer ve "git" olayı oluşur. Hele Güneş ve Ay aynı hizaya gelip, çekim kuvvetleri bir-birlerine eklenince, bu "gel-git" oranı daha da artar.
</p>

<p>
	Denizlerdeki su zerrecikleri, ayın veya güneşin ne kadar kütlesi olduğunu, ne kadar uzakta olduklarını nasıl biliyorlar ve yukarıdaki formüle yerleştirerek (bizlerin karmaşık matematiksel işlemlerle zar-zor yapabildiğimiz dereceden çok daha) hassas olarak bu karmaşık hesaplamaları yapıp, ona göre kendilerine bir yön belirliyorlar? Akılları bu işlere yetmeyenler hemen kestirmeden gidip, "Bu Allah'ın işidir" veya "Bu doğanın bir işidir" deyip, işin içinden çıkarlar. Ama asıl sorun işte bu ya: "Allah (veya doğa) olayları nasıl etkileyip-yönlendiriyor? Allah'ı (veya doğayı) nasıl anlayıp-yorumlamalıyız?"
</p>

<p>
	Doğa ve dünyanın sürekli değişim-dönüşüm içinde olması sonucu ortaya çıkan “değişim-dönüşümler” göstergesine zaman denir; yani zaman her şeyde var olan bir sürekli-değişim-dönüşümlülüğün sonucudur.
</p>

<p>
	Bizim yaşadığımız evrensel sistem sürekli bir genişleme içinde olduğundan, fizik ilkeleri gereği, enerji ve momentin evrensel ölçekte sabit tutulması gerekliliği karşısında, tüm varlıklar, enerji yoğunluğu gittikçe azalan ortamlarda yaşamak (veya bulunmak) durumuyla karşı karşıyadırlar. Bu durumda, tüm varlıklar, sürekli değişim-dönüşüm içindeki bu sisteme uyum sağlayabilmek için, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri algılayıp, yapılarında da bunlara uygun değişim-dönüşümlere giderler. Her hangi bir şeyin yapılabilmesi, “bilgi” ile olası olduğundan, her varlık, belli bir “bilgi” oluşturur ve bu bilgiye göre davranır.
</p>

<p>
	Bilgi, var olan şeyleri ve bunlara ait özellikleri gözlemleyip, bu şeylerden ve özelliklerinden yararlanarak daha ekonomik bir yapısallaşmaya gitmektir. Bu temel tanımdan sonra, “bilgi” dediğimiz şeyin nasıl oluşturulduğunu inceleyelim.
</p>

<p>
	<strong>Bilgiler Nasıl Oluşur?</strong>
</p>

<p>
	15-20 bin yıl öncelerinde yaşayan insanları düşünün; henüz hala mağaralarda yaşıyor. Ama dünyanın her yerinde barınacak mağara yok, bol besin bulunan düz yerlerde yaşamanın bir çaresini arıyorlar. Kafalarındaki mevcut bilgilere göre bulabildikleri çözüm, toprağı kazıp bir çukur oluşturmak ve bu çukurun üzerini, öldürdükleri hayvan derileriyle örtmek. Pek ideal değil ama, yine de bir çözüm. Ama sürekli daha iyi bir çözüm arayışı içindeler. Zamanla çamurun kurutulmasıyla kerpiç gibi sert bir malzeme üretmeyi başarırlar ve bu şekilde, ağaçlardan elde ettikleri parçalardan da yararlanarak, kerpiç evler yapılmaya başlanır.
</p>

<p>
	Şimdi bu yeni bilgilerin o insanların beyninde nasıl oluştuklarını günümüz nöro-fizyolojik bilgilerine göre tasarlamaya çalışalım.
</p>

<p>
	Çevresini gözlemleyen bir insanın gözleri ağaçları görür; ağaç, beyindeki hücrelerce şöyle bir görüntüyü simgeleyen biyo-fiziko-kimyasal bir sinyale dönüştürülür. Beyindeki hücrelerce bu sinyal oluşturulduğunda, “ağaç” hatırlanır veya düşünülmüş olur. Ağacın parçalarına ayrılması ile oluşan tahta veya kalas gibi kısımlar da yine benzer şekilde sinyallere dönüştürülerek beyindeki bilgi deposuna yüklenirler. Benzer şekilde, doğada gözlenen tüm nesneler (toprak, su, taş, taşın parçaları olan mineraller, bitki ve hayvan türleri, vs.) birer sinyal olarak beyinde depolanırlar ve gereksinim duyulduğunda hatırlanıp, işleme konulurlar.
</p>

<p>
	Toprağın suyla karıştırılmasından oluşan ve istenilen formda kurutulduğunda kerpiç gibi sert bir yapı taşına dönüşen nesne “kerpiç” olarak ayrı bir kavram, ayrı bir madde olarak depolanır. Kerpiç ve ağaç parçalarının kombinasyonundan oluşan “ev” kavramı ayrı bir sinyal olarak depolanır. Beyindeki hücreler, gece-gündüz sürekli beyindeki bu bilgileri kullanarak doğa ve dünyadaki değişim-dönüşümlere karşı yeni çözümler oluşturma çabasındadırlar. Bunun için geceleri rüyalar şeklinde senaryolar oluşturulurken, gündüzleri somut deneyler, ve tasarımlar yapılır.
</p>

<p>
	Kerpiç, ev, tahta gibi kavramlar sadece bu nesneleri gözlemleyip, bunları tanımlayıcı sinyaller oluşturabilen hücre-şirketleri (örn. insan) için vardırlar. Yani bu tür kavramlar hücreler arası bağlantılar ve etkileşimlerle oluşturulurlar.
</p>

<p>
	Tek bir hücre için kerpiç veya ağaç gibi kavramlar yoktur. Tek bir hücre için, başka hücreler ve onların yaptıkları vardır; her gün karşı-karşıya oldukları, şeker, su, her türlü mineral, her türlü protein, amino-asit, tüm kimyasal elementler, vs. gibi mikro ölçekli varlıklar ve bu varlıkları simgeleyen sinyaller onların bilgi-depolarında vardır. Dolayısıyla, yiyip-içtiğimiz her türlü besin, hücrelerimiz tarafından bu mikro-boyutlu parçalarına ayrılarak tek tek algılanıp, gerekli analiz ve sentezler yapılır ve sindirim denilen işlem gerçekleşir!
</p>

<p>
	Anlaşılacağı üzere, hücrenin ufku küçüktür; hücreler-şirketinin (insanın veya başka bir hayvanın) ufku genişlemiştir. Görüldüğü üzere, biz insanların gerçekleştirdiği tüm eylemler, gerçekte beden içindeki hücrelerce yapılıyor. Bizler sadece onların belli işlemleri gerçekleştirebilmek için oluşturdukları birer aygıtız. Bedenlerimizin tasarımcıları da, tamircileri de hücrelerimizdir.
</p>

<p>
	Kısacası, bedenimiz ve canımız tamamen onlarındır. Bir yerimiz yaralandığında, yarayı onlar kapatmaya başlarlar; bedenimize bir zararlı mikrop girdiğinde, o zararlı mikropla savaşacak “askerleri” de onlar yetiştirirler, oluşacak “ordunun sayısını” da onlar ayarlarlar; deniz kenarındaki evimizden kalkıp, 2-3 bin metrelik bir yaylada yaşamaya başladığımızda, o yükseklikte oksijen oranını azaldığını algılayıp, bu az yoğunluktaki oksijenden gerektiği kadarını taşımak için gerekli oksijen taşıyıcı (alyuvar) sayısını artıran da yine hücrelerimizdir; uzayda bir uydu içinde yaşamaya başlayan bir bedende, gravite kuvvetinin azalması nedeniyle, her zıplayışta 3-5 m. yükselip, kafası tavana çarpan insanlarda, gravite kuvvetinin azaldığını algılayıp, bu kadar yükselmeyi gerektirecek kas hücrelerine gerek olmadığı kararını alan ve fazla kas hücrelerinin intihar etmelerini sağlayanlar da yine hücrelerimizin taa kendileridir!!!
</p>

<p>
	Bir darbeyle beynimizdeki hücreler arası bağlantıların hasar görmesi durumunda, bilincimiz kaybolur; soğukta donmaya başladığımızda, tüm hareket yeteneklerimizin yavaş yavaş kaybolması, en sonunda düşünce bile üretemez duruma gelip, tüm bilincimizi ve hareketliliğimizi kaybetmemiz de hücreler arası bağlantıların donmasının bir sonucudur.
</p>

<p>
	Beynimizde bir tümör (ur) büyür ve bu ur çevresine baskı yapıp, hücreler arası bağlantıları zedelerse, bağlantıları zedelenen hücrelerin kontrolünde olan organlarımız felç olmuş olurlar. Sindirim sistemindeki hücreler boş kaldıklarında, şirket merkezine sinyal gönderince, beden yemek peşinde koşmaya başlar; seks organlarındaki hücrelerde üretilen ve depolanan "nesli devam ettirme bilgisi" sinyalleri şirket merkezine ulaşınca, "mart kedisi" gibi dolaşmaya başlanır; vs. Sözün kısası, biz insanlar, tamamen hücrelerimizin güdümünde birer vasıtayız!
</p>

<p>
	Bilgi Oluşumuyla Örgütlenme Arası İlişki Şimdi bu "bilgi" dediğimiz kavramın nasıl bir şey olduğuna bakalım. Malum, doğa ve dünya sürekli değişim içinde olduğuna (yani zaman denilen olgu ortadan kaldırılamadığına) göre, bu "bilgi" olgusunun bu değişimlerle ilişkisi nasıl?
</p>

<p>
	Bakınız, günümüzde sivil-toplum örgütleri denilen gruplaşmalar ortaya çıkmakta ve insanlar “tepeden bir otoriteden (liderden, vs.)” emir almadan, tamamen kendi kişisel iç dürtüleriyle bir araya gelip, toplumsal hayat sistemlerinin rayına oturtulması için neler yapılması gerekliliği konusunda çözümler ortaya koymaya çalışıyorlar; yani “bilgi oluşturuyorlar”
</p>

<p>
	Hücrelerimiz de bizlerin bedenleri olan “hücre-şirketlerini” aynen böyle oluşturmuşlardır; ve doğadaki bu şekilde, içten dışa doğru gelişen, küçüklerin-büyükleri oluşturma sistemine “sinerjetik sistem” denilmektedir. Bu sistemin fiziksel ve matematiksel temelleri synergetic-fizik dalında “information &amp; self-organization” olarak ortaya konulmuştur.
</p>

<p>
	“Bilgi”siz hiçbir yapılamamakta, oluşturulamamaktadır, çünkü, bilgi varlıkları birleştiren “bağlayıcı” unsurdur. "Bilgi"nin öğeleri yönlendirici kuvvet oluşturmasını bir örnekle gösterelim: "Şu (...) meşhur kişi pazar günü saat 14de Trabzon-Atapark'da olacak." şeklinde bir bilgi yayıldığını düşünelim. Kafasında o kişi hakkında bir bilgi bulunan ve o kişiye güvenen tüm insanlar o gün o saatte, o meydanda toplanmaya başlar!
</p>

<p>
	Maddelerin bir araya gelerek çeşitli bileşikler, çeşitli kümeleşmeler oluşturulması da aynen böyle olmaktadır. Bilgiyi ortaya atan kişi dünyanın bir ucunda, öğelerin birleşmesi ise dünyanın öteki ucundaki bir noktada olabilir! İşte bu durum, atom-altı-parçacıkların "nonlocality" özelliğinden kaynaklanır. Her öğe kendine has bir "bilgi" ile donatılmıştır ve bu bilgi, o maddeye has bir elektro-manyetik dalga olarak ondan çevresine yayılır.
</p>

<p>
	Maddenin en temel parçacıkları simetrik yapıdadırlar ve karşılıklı olarak birbirlerini tamamlarlar; yani aralarında alıcı-verici, amaç-hedef ilişkisi vardır. Onlardaki bu temel özellik, onların entegrasyonundan oluşan tüm daha büyük öğeler için de geçerlidir ve bu şekilde proton-elktron, anyon-katyon, erkek-dişi gibi tüm sistemler arasında sinyal alış-verişleri gerçekleşmeye başlar ve tüm maddeler birbirleriyle belli bir oranda karşılıklı olarak etkileşirler. Aynı tür bilgi-dalgaları, o tür bilgi-çipine sahip tüm öğelerde aynı anda aynı etkiyi yapar ve öğeler ortak davranışa girerler. Fizikçilerin "bosons" dedikleri kuvvet iletici öğeler de aynen böyle tanımlanmaktadırlar.
</p>

<p>
	Bilginin “bağlayıcılık-birleştiricilik” işlevinin sağlanabilmesi, bileşenlerin hepsinde aynı türde bilginin yerleşik olmasına bağlıdır; yoksa öğeler birbirlerine yapışamazlar. Aynı türde olan canlıların birbirleriyle eşleşip, yeni bir canlı ortaya koyabildikleri; ama farklı tür veya cinslere ait canlıların döllenmelerinin ise asla yeni bir canlı oluşumuna olanak sağlayamadıkları olgusu, bileşenlerdeki bilgilerin birbirleriyle uyumlu olmamasındandır.
</p>

<p>
	Dolayısıyla, insanlar karşılıklı olarak birbirleriyle anlaşıp-uzlaşıp doğru bir toplumsal sistem oluşturamıyorlarsa, bunun iki nedeni vardır:
</p>

<p>
	1- Bilgiler birbirinden farklıdır;
</p>

<p>
	2- Bilgiler doğal sisteme uygun değildir, yani negatif-bilgi söz konusudur.
</p>

<p>
	İnsanlar arası ilişkilerde her iki neden de maalesef söz konusudur. “Negatif-bilgi” kavramı biraz sonra açıklanacaktır.
</p>

<p>
	<strong>İki farklı Bilgi Sistemi Oluşumu ve Aktarımı Vardır!</strong>
</p>

<p>
	Dünyaya yeni gelen bir çocuğun beynindeki bilgi depolayıcı hücreler, henüz birbirleriyle bağlantı oluşturmamışlardır. Bu nedenle yeni doğan bir çocukta henüz bilgi ve bilinç oluşmamıştır. Duyu organlarından gelen verilere göre, ilgili sinir hücreleri bir-birleriyle, zaman içinde gerekli bağlantıları yaparak, söz konusu bilgiyi betimleyecek gerekli sinyal ardışımlarını oluşturmaya başlarlar ve bu şekilde çocuk büyüdükçe, çevresiyle etkileştikçe, bilgi ve bilinç-sistemi de o oranda artmaya başlar.
</p>

<p>
	Bir insanın oluşum ve gelişimini, düşünce ve davranışlarını etkileyen "bilgiler" iki ayrı kategoride bulunur.
</p>

<p>
	Birincisi Kalıtsal Bilgiler olup, hücrelerin içlerindeki genlerde depolanırlar. Bu kalıtsal bilgilere göre bedenin genel çatısı ve işleyişi oluşturulur ve çocuk dünyaya gelir. Hemen çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte, şekilde gösterilen sarı hattın üstündeki 2 nolu beyin bölgesi büyümeye başlar ve bu büyüyen bölgedeki sinir hücreleri kendi aralarında örgütlenmeye başlayarak, duyu organlarından gelen verileri işleyecek ve yorumlayacak, yaşanılan ortama uygun bir işletim sistemi bilgileri oluşturmaya başlarlar. Eğitsel Bilgiler! Bu bilgiler sonradan büyüyen, beynin 2 nolu bölgesindeki hücreler arası örgütlenmelerde depolanırlar ve tamamen duyu organlarında gelen verilere uygun olurlar! İşte bu nedenle, eğitim çok çok önemlidir, ne ekersek onu biçmek zorunda kalırız.
</p>

<p>
	(Hücreler, değişim-dönüşüm içindeki bir doğa ve dünya içinde oluşup-geliştiklerinden, oluşturacakları bedenlerin çevreye uyumunu kolaylaştırmak için, dış ortam verilerini işleyecek örgütlenme işlemini, dışarıdan aktarılacak verilere göre, sonradan yapmaktadırlar! Bu nedenden dolayıdır ki, bir karınca, yumurtadan çıktığı anda algıladığı ilk kokuyu, ait olduğu kolonininki olarak kabul eder; bir ördek, yumurtadan çıktığı anda gördüğü ilk hareket eden canlıyı en-yakını kabul eder; örn. o canlı bir insansa, o insanın peşinden asla ayrılmaz! Yani, dünyaya yeni gelen bir canlıya, nelerin kendisi için iyi, nelerin kötü olacağı bilgileri önceden verilmemiştir, çünkü doğa ve dünya sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir.) İnsanlarda da bu özellik aynen vardır ve çocuklarımızın düşünce ve davranışları, çocukluk evresinde onlara aktarılan ilk bilgilerle denetlenirler!)
</p>

<p>
	İnsanlarda da bu özellik aynen vardır ve insanların düşünce ve davranışları, çocukluk evresinde onlara aktarılan ilk bilgilerle denetlenirler! Çocukluk dönemi sonrasında vereceğiniz başka bilgilerle, daha önceden oluşturulmuş olan bu ilk işletim sistemini değiştiremezsiniz! Bu saptama çok çok önemlidir, çünkü "doğru" olgusunun saptanmasının 2. ön şartıdır.
</p>

<p>
	Kaynak:<br>
	Prof. Dr. İsmet Gedik<br>
	Karadeniz Teknik Üniversitesi Paleo-Biyoloji Uzmanı (Jeoloji Bölümü) /  Trabzon<br>
	Genbilim | <a href="https://web.archive.org/web/20080319015722/http://www.genbilim.com/content/view/854/90/" rel="external">kaynak</a>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">381</guid><pubDate>Mon, 12 Dec 2022 13:11:23 +0000</pubDate></item><item><title>Spengler ve Ulus Devletinin &#xC7;&#xF6;k&#xFC;&#x15F;&#xFC;</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/380/</link><description><![CDATA[<p>
	<strong>Oswald Spengler</strong> (1880-1936) çağının ve toplumunun bunalımından etkilenmiş bir lise öğretmeniydi. 1911 yılında yazmaya başladığı <strong>Der Untergang des Abendlandes</strong>*adlı yapıtında insanlık tarihine bir başka açıdan bakmayı denedi.
</p>

<p>
	O'na göre, bütün nedensellik kavranılan yalnızca doğa olarak dünyaya uygulanabilir. Toplum olarak, tarih olarak doğaya, demek ki insanlık tarihine uygulandıklarında, bu, katıksız bir küfür olur. Tarihin gerisinde onu oluşturan bilmediğimiz bir mistik enerji, kozmik bir güç vardır. Tarih onun çizdiği mutlak ve değişmez bir yazgıya göre devinir.Tarihe bir bilim adamı gibi mantıkla yaklaşmak yerine, ozanca bir sezgi ile yaklaşırsanız bu yazgıyı kavrayabilirsiniz.
</p>

<p>
	Spengler tarihin yazgısını kavradığı savındadır. Buna göre, tarihin birimi kültürler, daha çok da yüksek kültürlerdir; dünya tarihi de onların yaşam öyküleridir. Bu organizmaların da öteki organizmalar gibi belli ömürleri ve gençlik, yaşlılık gibi dönemleri vardır.
</p>

<p>
	Doğarlar, gelişirler, içlerinde taşıdıkları tüm gizil-güçleri, olanakları ortaya koyduktan sonra, yaşama tutkusunu yitirip, yerlerini yeni büyük kültürlere bırakmak üzere yok olurlar. Böylece yeryüzünden Babil, Hint, Çin, Yunan, Arap ve Meksika olmak üzere altı kültür gelip geçmiştir; yedincisi olan Batı kültürü de öteki kültürler gibi 1050 yıllık ömrünü 2200 yıllarına doğru tamamlayıp yok olacaktır.
</p>

<p>
	Her kültürün gençlik ve yaşlılık, yükseliş ve çöküş dönemleri vardır. Spengler'in hesabına göre Batı kültürü, çöküş döneminin de sonlarına gelmiştir.Spengler'in bu karamsar kehâneti, burjuva ve onu izleyen sosyalist çöküş dönemlerinden geçerek yok olacak olan Batı kültürünün yerine, onun yaktığı bazı umut ışıklarına dayanılarak, bin yıllık yeni bir kültürün, Prusya kültürünün III. Reich ırkçı imparatorluğu ile doğmakta olduğu yolunda umutlar uyandırmıştı.
</p>

<p>
	Spengler'in 1911'de başlayıp, 1914'de bitirip, savaş yüzünden bastıramayıp, 1917'de gözden geçirip 1918'de bastırabildiği yapıtı Batının Çöküşü, bir yıl içinde doksan binden fazla satmıştır.
</p>

<p>
	Kendisi bir tutucu ve Prusya idealinin hayranı olmakla birlikte, Hitler'i ve Nazileri vulgar türediler olarak görmüş, faşizm ile demokrasiyi eşit derecede kınamıştır. Ama en nefret ettiği, kitle cahilliğinin ve demagojik despotluğun en yüksek görünümü olarak gördüğü Sovyet komünizmi idi. Bu nedenle olacak, düşünceleri, sevmediği Nazilerce kapışılacaktır. Ayrıca Spengler'in bu yapıtında Nazilere ümit veren görüşler de vardır.
</p>

<p>
	Spengler'e göre kültürlerin, 1. kültür öncesi aşama, 2. kültürün ilk dönemi, 3. kültürün son dönemi (uygarlık dönemi) olarak üç aşaması vardır. Kültür öncesi aşamada insan etobur göçebe bir hayvandır. Tarımın ortaya çıkmasıyla insan köylü olur. Köylü doğada, Spengler'in "ön ruh" dediği ruhu keşfeder. Bu kültür öncesi aşamada, siyaset, sınıflar, devlet yoktur. Yalnızca birbirlerine kan bağı ile bağlı göçebe ve tarımcı kabileler vardır.
</p>

<p>
	Bu köylü toplulukları okyanusu içinden birinin (genlerin mutasyonu gibi) nedenini bilemeyeceğimiz bir değişiklik geçirip, ondaki ön ruhtan, büyük bir ruhun uyanmasıyla, kültür doğar. Sümer'in ve Mısır'ın birdenbire yükselişleri böyle olmuştur. Kültürün ilk dönemi onun en yaratıcı evresidir. Bu dönemin birinci aşaması feodalizmdir.
</p>

<p>
	Feodalizmde kabileler bir folk (halk) olarak örgütlenmeye başlar, ikinci aşaması feodal ekonomide ve feodal değerlerde görülen bir bunalımla başlar; aristokratik bir devlet biçiminde örgütlenmiş "ulus"un doğmasıyla gerçekleşir. Yüksek kültürün ilk döneminde önderlik ırka dayalı bir yaratıcı azınlığın elindedir.
</p>

<p>
	Kültürün, Spengler'in uygarlık dönemi dediği son evresinde, devlet, ulusal hükümet iyice gelişirler. Burjuvazi doğar ve büyür. Onunla birlikte para, toprak mülkiyetinin ve aristokrat değerlerin üzerinde zafer kazanır. Kan bağlan önemini yitirir; halk, kitlelere dönüşür. Büyük kentler, makineler kaplar ortalığı. Bu dönemde, devrimler ve anarşi ortamında Sezarizmin yeni yetmelerinin tiranca diktatörlüklerini görürüz. Bu aşamada, kuvvet politikası, burjuvazi ve para politikası üzerinde zafer kazanır. Çağında, Almanya'da bu dönem yaşanmakta, bu nedenle dünyanın efendisi olan Nordik ırk, makinenin kölesi olmaktadır.Anlaşılan Nordik ırkın insanı, doğası gereği köylü savaşçı olacakken işçi olmaktaymış.
</p>

<p>
	Spengler'e göre, yüksek kültürün doğuş nedeni, coğrafya, ırk vb. değildir. Tersine bir halkın içindeki sınıflardan ve ırklardan tarihi yaratan kültürdür. Bununla birlikte Spengler yapıtında genç Nordik ırkın üstünlüğü üzerinde güzel varsayımlarda bulunmuştu. Yaşamı bir savaş olarak görmüş, savaş ve fetih içgüdülerine uyan ırkların üstün ve fazla yaşayan ırklar olduğunu söylemişti. Sağlıklı bir ırkın belirtisinin, ailelerin çok çocuk edinmesi olduğu görüşünü öne sürmüştü. Genişleyen bir nüfus ulusal görkemin temeli idi ve Nordik ırkın kollektif ölmezliği özleminin özetiydi. Uygarlığın tıp vb. önlemleri, doğal ayıklanmayı engelleyerek ırkın gücünü zayıflatıyordu. Oysa barbarlık bir ırkın gücünün ölçüsüydü. Kültür, Spengler'e göre, kentin yapay ürünlerinin değil, ırksal deneyimin yavaş yavaş gelişmesinin birikimiydi.
</p>

<p>
	Spengler'in en korktuğu şey, ya da okuyucularını en çok korkuttuğu şey, dünya devrimleriydi; beyaz ve renkli dünya devrimleri. Beyaz dünya devrimi dediği şey, kitlelerin yükselişinde ve Marksizmde dile getirilen sınıf savaşıydı. Renkli devrim ise ırkların savaşıydı. Ancak Spengler renkli ırk kavramının kapsamını genişleterek, zenciler yanı sıra içine Moğollar'ı, İslâm ulusları, Hindistan halklarını ve Ruslar'ı da aldı. Renkli dünya devrimi Jakobenlerin Haiti zencilerini insan hakları için savaşıma çağırmalarıyla başlamıştı.
</p>

<p>
	Dünya Savaşı'ndan sonra, renklilerin, Avrupa'da beyazın beyazla savaşını fırsat bilip, Avrupa topraklarına yürümeleriyle, doruğuna ulaşmıştı. Aslında savaşı yitiren Almanya değil beyaz ırktı. Bir de beyaz devrim (sınıf savaşı) ile renkli devrim (ırk savaşı) birleşirlerse, işte o zaman beyaz uygarlığının tüm değerlerinin sonu gelmiş demekti. Böyle bir yıkımı ancak Nordik ırkın canlılığının en iyi temsilcilerinin savaşçı direnişleri önleyebilirdi. Bu role en uygun ulus ise, elbette Almanlar idi. Tarih Almanlar'ı 1500 yıldan beri bilinçli bir biçimde büyük savaşlarda ve denizaşırı serüvenlerde kullanmıştı. Böylece kanının saflığının ve enerjisinin korunmasını sağlamış, Almanya'yı bu göreve hazırlamıştı.
</p>

<p>
	Görüldüğü gibi Spengler, Naziler'e birçok malzeme verirken, renkli ırk kavramını, sömürge halklarını ve Sovyet düzenini benimsemiş halkları içerecek kadar genişletirken, beyaz ırkı Avrupa ya da Batı halklarıyla özdeşleştirmiştir. Beyaz ırkın koruyuculuğu görevini.
</p>

<p>
	Nordik öğeyi temsil eden Alman ulusuna layık görerek, tüm sınıflarıyla Alman ulusunu üstün ırk kavramının içine sokarak, ırkçı düşünüşün emekçi sınıflara yayılmasının formülünü ve bunun korkutucu ve sevindirici yönleriyle büyüsünü de armağan etmiş oluyordu.
</p>

<p>
	Genbilim arşivinden | <a href="https://web.archive.org/web/20080207045005/http://www.genbilim.com/content/view/4073/90/" rel="external">kaynak</a>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">380</guid><pubDate>Mon, 12 Dec 2022 12:03:44 +0000</pubDate></item><item><title>T&#xFC;rkiye Jeopolitik, Jeostratejik ve Ekostratejik &#xD6;nemi</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/379/</link><description><![CDATA[<p>
	Günümüzün en önemli meselesi barış ve istikrarı sürekli kılmaktır. Bugün küçülen dünya ortamında barış ve istikrarı sağlamada; başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere, Kuzey Atlantik İttifakı (NATO), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT), Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi (AAOK), Akdeniz Diyaloğu, Batı Avrupa Birliği (BAB) ve Avrupa Birliği (AB) gibi kuruluşların önemi artmış ve birbirleriyle koordineli olarak çalışma ihtiyacı ön plâna çıkmıştır. Özellikle NATO ve BAB gibi güvenlik örgütleri bu amacın gerçekleşmesinde daha büyük önem kazanmıştır.
</p>

<p>
	Bölgede; NATOnun Avrupa-Atlantik bağının muhafazası ile askerî yapısının esnek bir niteliğe kavuşturulması çalışmaları, Avrupalı müttefiklerin savunma alanında daha görünür bir rol üstlenme çabaları ile Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK)nin ittifak içinde geliştirilmesi konuları, yaşanmakta olan dönüşüm sürecinin ağırlıklı boyutları olarak ön plâna çıkmıştır. Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristanın NATOya katılmalarını müteakip 1999 NATO Vaşington Zirvesinde Bulgaristan, Romanya, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Makedonya ve Arnavutluktan oluşan 9 ülkeye Üyelik Eylem Plânı önerilmiş ve üyelik için standartlar belirlenmiştir.
</p>

<p>
	Ayrıca 1999 Mayıs ayında yürürlüğe giren Amsterdam Anlaşması ile de Avrupa Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (AODGP) çerçevesinde, AB ve BAB arasında daha yakın kurumsal ilişkiler geliştirilmesi hedeflenmiştir.
</p>

<p>
	Avrupa güvenliğinin yalnızca NATO ve/veya BAB vasıtası ile sağlanamayacağı değerlendirilerek, karşılıklı olarak birbirini takviye eden ve tamamlayan kuruluşlardan oluşacak bir Avrupa Güvenlik Mimarisi ihtiyacı ortaya çıkmıştır. NATO, BAB, AGİT, AAOK, NATO-Rusya ve NATO-Ukrayna ilişkileri ile AB bu mimarinin köşe taşları durumundadır.
</p>

<p>
	1994 yılında başlatılan Barış İçin Ortaklık (BİO) programı, Vaşington Zirvesinde "Geliştirilmiş ve Daha Operasyonel Ortaklık" adı altında NATO-BİO ülkelerinin ilişkilerinin etkinleştirilmesi yönünde atılan adımlarla yeni bir boyut kazanmıştır. BİO programı NATOnun yeni demokrasilerle güvenlik ağırlıklı bir iş birliği kurması bakımından önemlidir.
</p>

<p>
	Türkiye, AAOK prensipleri doğrultusunda, bölge ve dünya barışına katkı sağlayacak BİO faaliyetlerine büyük önem vermektedir. Bu çerçevede, Türkiyede Barış İçin Ortaklık Eğitim Merkezi (BİOEM) tesis edilmiştir.
</p>

<p>
	1994 yılında İsrail, Ürdün, Mısır, Tunus, Fas, Moritanya ve en son Cezayirin iştiraki ile hayata geçirilen NATOnun Akdeniz Diyaloğu ise; Türkiyenin önem verdiği diğer bir faaliyet olup; NATO faaliyetleri hakkında Diyalog Ülkelerinde oluşabilecek yanlış izlenimlerin önlenmesi ve bu faaliyetlerde güven, açıklık ve iş birliğinin geliştirilmesine yönelik işlevlerini başarı ile sürdürmektedir.
</p>

<p>
	Türkiye, dünya ve bölge barışı için BM, NATO, AGİT yaptırımı veya kontrolü altında icra edilen Barışı Destekleme Harekâtına da "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibi doğrultusunda destek vermektedir. Bu çerçevede, Bosna-Hersek ve Kosovada yaşanan insanlık trajedilerinin benzerlerinin tekrar yaşanmaması için, bölgede ve tüm dünyada, bu faaliyetlere katkı sağlamayı kendine prensip edinmiştir.
</p>

<p>
	Türkiye; her türlü sorunun karşılıklı diyalog, iş birliği ve açıklık politikası ile çözümlenebileceğine inanmaktadır.
</p>

<p>
	Bugün dünyada uluslar arası terorizm, yasadışı silâh ticareti ve uyuşturucu kaçakçılığı, kitle imha silâhlarının yayılması ile mücadele edilmesi konularının da bölge ve dünya barışını sağlamada önemli yer işgal ettiğine inanılmaktadır.
</p>

<p>
	Bölge barışını, hatta dünya barışını tehdit eden terorizmin, etnik, ideolojik veya dini düşüncelerden kaynaklansa bile, sonuçları itibarıyla global bir nitelik taşıdığı açıktır.
</p>

<p>
	Bugün uluslar arası toplumun, terorizme gereken etkinlikle reaksiyon gösterdiğini söylemek mümkün değildir. Ancak, birçok ülkede terörle mücadele konusunda mesafe alınmaya başlanmıştır. Türkiye bu konuda tüm ülkeleri hassas olmaya çağırmakta ve ülkelerden dolaylı da olsa terörü destekleyici hatalar yapmaktan kaçınmalarını talep etmektedir.
</p>

<p>
	Türkiye, 1973-85 yılları arasında Ermeni-Asala terör örgütü ve aşırı sol örgütler, 1984 yılından itibaren de PKK terör örgütüne karşı olmak üzere yaklaşık 30 yıldır terorizm ile mücadele etmektedir. Elebaşısı yakalanıp Türk Adaletine teslim edilen ve yok olma düzeyine indirilen PKK . terör örgütü kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın binlerce sivil vatandaşımızı katletmiş ve terör yoluyla, bölgedeki ekonomik ve sosyal gelişmeyi, bölgede yaşayan vatandaşlar aleyhine kısmen tersine çevirmiştir. 1999 yılı sonlarında, PKK terör örgütüne karşı mücadelenin askerî cephesi başarıyla hemen hemen sonuçlandırılmış ve sıra, diğer tüm millî güç unsurlarını harekete geçirerek, ekonomik ve sosyal alanlarda da başarı kazanmaya gelmiştir.
</p>

<p>
	Diğer taraftan, köktendincilik akımı, özellikle Akdeniz Havzasının güvenliğini tehdit eden önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmakta, demokratik düzenleri temelinden sarsmayı amaçlamakta, demokratik ve sivil toplumları tehdit etmektedir. Bu nedenle, köktendincilik, barış ve istikrarı tehlikeye düşüren yıkıcı bir güç oluşturmaktadır.
</p>

<p>
	İslâm köktendinciliğinin . müslüman halk arasında hayat bulduğu bir vakıa olmakla birlikte, köktendincilik tehdidi sadece islâmî köktendincilik olarak algılanmamalıdır. Büyük çoğunluğu müslüman olan ve kurulduğu tarihten günümüze kadar, batı medeniyetini kendine ulaşılacak hedef olarak kabul eden, lâik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti, hangi dinden kaynaklanırsa kaynaklansın, tüm köktendinci akımları kınamaktadır. Dünyada yaşanan değişim sürecini . takip etmek, gereken tedbirleri almak, her ülkenin en başta gelen sorumluluğudur. Dünya barışını tehdit eden unsurlara ve faaliyetlere karşı ülkelerin ve uluslar arası örgütlerin el ele vermesi en etkili yol olacaktır. Türkiye, bu mücadelede üzerine düşen görevi yerine getirmeye devam etmektedir.
</p>

<p>
	İstikrarsızlıkların ve belirsizliklerin yaşandığı bölgelerin tam ortasında yer . alan Türkiye; lâik, demokratik yapısı ve hukukun üstünlüğünü esas alan yönetim biçimi, pazar ekonomisi ve çok boyutlu kültür yapısı ile bir istikrar adası olmaya devam edecektir.
</p>

<p>
	Türk modelinin başarısı, ılımlı İslâm ülkelerine ve Orta Asya Cumhuriyetlerine örnek olmaktadır. Üç kıtayı birleştiren köprü durumundaki Türkiye, köktendincilik hareketlerinin Avrupaya ihracının önündeki . en büyük engeli teşkil etmeye devam edecektir.
</p>

<p>
	NATOnun güvenilir müttefiki ve ABye aday bir ülke olan Türkiye, AB ve BABa tam üyelik yolunda kararlıdır. Avrupa Güvenlik Mimarisinin temel taşlarını oluşturan AB ve BABın tam üyesi olacak bir Türkiye, yalnız kendi istikrar ve güvenliğine değil, Avrupa ve dünya barışına da büyük katkılar sağlayacaktır.
</p>

<p>
	<u><strong>Türkiyenin Jeopolitik, Jeostratejik ve Ekostratejik Önemi</strong></u>
</p>

<p>
	Türkiye, 185 dünya ülkesi içinde nüfus itibarıyla 16ncı, toprak büyüklüğü itibarıyla 32nci ve ekonomik gücü itibarıyla 16ncı sırada olan bir dünya devletidir. Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik mevkii itibarıyla;
</p>

<p>
	- Dünyanın en önemli petrol rezervlerine sahip Orta Doğu ve Hazar Havzası,
</p>

<p>
	- Önemli deniz ulaştırma yollarının kavşağı durumunda bulunan Akdeniz Havzası,
</p>

<p>
	- Tarihte her zaman önemini sürdürmüş olan Karadeniz Havzası ve Türk Boğazları,
</p>

<p>
	- SSCB ve Yugoslavyanın dağılması sonucu yapısal değişikliklere uğrayan Balkanlar,
</p>

<p>
	- Etnik çatışmalar yanında, zengin tabiî kaynaklara sahip Kafkasya ve bunun daha ötesinde Orta Asyanın oluşturduğu coğrafyanın merkezinde etkili bir konumda bulunmaktadır.
</p>

<p>
	Üç kıtayı birbirine bağlayan ve çok önemli bir jeostratejik konuma sahip olan Türkiye, aynı anda bir Avrupa, Asya, Balkan, Kafkas, Ortadoğu, Akdeniz ve Karadeniz ülkesidir. Kısacası Türkiye bir Avrasya ülkesidir. Türkiyenin jeostratejik önemini pekiştiren diğer özellikleri ise;
</p>

<p>
	- Demokratik, lâik, sosyal hukuk devletine sahip ve piyasa ekonomisini kabul etmiş bir ülke olarak batı sistemlerini uygulaması ve batının tüm kurumlarıyla bütünleşmeyi benimsemiş olması,
</p>

<p>
	- 1990lı yıllardan itibaren büyük değişmelere sahne olan Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle tarihten gelen kültür birliğine ve gelişen olumlu ilişkilere sahip olması,
</p>

<p>
	- Kafkasya ve Orta Asya petrol ve doğal gazınınbatıya ulaştırılması için belirlenen güzergâhlardan birini ve en önemlisini ihtiva etmesi,
</p>

<p>
	- BM ve NATOnun barışı koruma, bölgesel güvenlik ve istikrara yönelik girişimlerine iştirakleri ve bazılarında üstlendiği öncü rol ile Avrupa Güvenlik Mimarîsi üzerinde tartışılmaz bir ağırlığa sahip olması veNitelik . ve nicelik olarak Avrupada ve bölgesinde güçlü bir Silâhlı Kuvvetlere sahip olmasıdır.
</p>

<p>
	20nci yüzyılın sonlarında dünyadaki köklü ve hızlı gelişmeler, Türkiyeye hem farklı sorumluluklar yüklemiş, hem de yeni fırsat ve ufuklar açmıştır. Türkiye, Kuzey Atlantik İttifakının bir kanat ülkesi konumundan çıkmış, Avrupayı Asyaya bağlayan Avrasya kuşağında merkezî bir duruma gelmiş, politik, güvenlik ve ekonomik açılardan büyük bir rol ve önem kazanmıştır.
</p>

<p>
	Türkiye, geniş olduğu kadar, sorunlar, çatışmalar ve istikrarsızlıklar içeren bir coğrafyada yaşamaktadır. Ancak Türkiye, böyle bir bölgede bir barış ve istikrar adası olma özelliğini koruma başarısını göstermiştir. Türkiye, Avrupadan Pasifike ve Orta Doğuya uzanan geniş coğrafyada yer . alan ender demokrasilerden biridir.
</p>

<p>
	Anadolu Yarımadasının sunduğu zenginlikler ile tarih boyunca jeopolitik bir kavşak niteliği taşımış olan bu topraklarda yaratılan insanî değerlerin en güzel yönlerini benimseyen Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli kültürlerin güzel bir sentezini oluşturmaktadır. Demokratik, müreffeh ve istikrarlı bir Türkiye, doğu ile batının değerlerinin bütünleşip, bir arada yaşayabileceğinin çarpıcı kanıtıdır. Türkiyenin hem doğulu, hem de batılı yönleri, üyesi olduğu uluslar arası örgütlerin çeşitliliği ile de kendini göstermektedir. Türkiye aynı anda NATO, Avrupa Konseyi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı (ECO), D-20 ve İslâm Konferansı Örgütü (İKO) üyesi olan yegâne devlettir.
</p>

<p>
	Türkiye, tarihî, coğrafî ve kültürel açılardan doğunun olduğu kadar, yine aynı kıstaslarla değerlendirildiğinde, tartışmasız biçimde batının da bir parçasıdır. Türkiyenin altı asır boyunca Avrupa ile mevcut ortak tarihi bunun en belirgin kanıtıdır. Batının köklü demokrasileri ve pazar ekonomileri ile doğunun ümit vadeden genç demokrasilerini, Karadeniz ile Akdenizi, NATO ile İslâm dünyasını, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olanları ve farklı kıtaları birbirine bağlayan Türkiye, İslâm ve diğer dinler arasında da bir dostluk ve iş birliği köprüsüdür. Türk tarihi bu olgunun zenginlikleriyle doludur.
</p>

<p>
	Türkiye ayrıca, gelecek yüzyılda Hazar ve Orta Asya doğal kaynaklarının batıya ulaşmasında doğal bir köprü rolü üstlenmektedir. Dünya doğal enerji kaynaklarının %70i Türkiyenin etrafında kümelenmiştir. Hazar petrollerinin batıya taşınmasını öngören ve uluslar arası camiadan büyük destek bulan Bakü-Ceyhan projesi, petrol nakil güzergâhı bakımından en istikrarlı ve güvenli ortamı sunmakta ve çevre korunması bakımından da en az riski taşımaktadır.
</p>

<p>
	Bölgedeki zengin doğal kaynakların işletilmesini ve batıya naklini bölgesel iş birliği ve refahın artırılması için altın bir fırsat olarak gören Türkiye, söz konusu kaynakların dünya pazarlarına nakli için birden çok hattın kullanımını desteklemekte ve bu yönde siyasî iradesini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, Hazar Havzasının doğal zenginliklerinin dünya pazarlarına ulaşmasıyla birlikte Kafkasya ve Orta Asyaya yönelik insan ve mal trafiğinde meydana gelen artışın gerekli kıldığı Trans-Kafkasya Ulaşım Koridorunun hayata geçirilmesi bakımından da Türkiye anahtar ülke durumundadır. Avrasyanın karşısına tarihin çıkarmış olduğu yeni potansiyel ekonomik fırsat iyi değerlendirildiği takdirde, bu coğrafyada barış, istikrar, refah ve iş birliğinin kalıcı hâle getirilmesi mümkün olabilecektir.
</p>

<p>
	Soğuk Savaş ertesi şartlar içinde dünyanın en duyarlı bölgelerini oluşturan Balkanlar, Karadeniz ve Akdeniz Havzaları, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler, Türkiyenin bu bölgelerdeki rollerine ve etkinliklerine yenilik ve hareketlilik getirmiştir. Bu coğrafyadaki oluşumlar, dünyanın ve Avrupanın geleceğinde belirleyici rol oynayacaktır. Türkiye bir yandan bu oluşumların yol açtığı sorumluluklarını bütün gücüyle yerine getirmeye, diğer yandan da yeni imkân ve fırsatlardan yararlanmaya çalışmaktadır. Böylesine önemli ve geniş bir coğrafyada, Türkiye, etkinliğini ve belirleyici rolünü önümüzdeki yüzyılda da devam ettirme zorunluluğundadır. Balkanlarda, Orta Doğuda ve Kafkasyada barış ve istikrar sağlanmadıkça, Avrupa ve Asyanın tam anlamıyla birbirine kenetlenmesi mümkün değildir. Türkiyenin, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslardaki ihtilâfları söndürme inisiyatiflerine katkısı, bu kenetlenmenin gerçekleşmesine yöneliktir.
</p>

<p>
	Türkiye çevresine barış, istikrar, demokrasi ve hoşgörü yansıtmak için büyük çaba içinde olan bir ülke durumundadır. Bu durum, yoğun emek, sabır ve enerjinin aynı anda birçok noktada odaklaşmasını gerektirmektedir. Türkiyenin bu yöndeki istek ve gayreti yıllarca savunduğu ilkelerden, coğrafyasından ve bilinen tarihî gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Türkiyenin uyguladığı dış politika, hem yaşadığı özel coğrafyadaki jeostratejik, ekonomik ve kültürel gerçeklere, hem de Büyük Atatürkün koyduğu barışçı ilkelere dayanmaktadır.Türkiye, dünyada ve bölgesinde güçlü, dünya ile her alanda bütünleşen, kendisine saygı duyulan, kendine güvenen, ağırlığı ve etkinliği ile bölgesinde barış ve stikrarın güvencesi olan, dostluğu ve iş birliği aranan bir ülkedir. Siyasî, sosyal, ekonomik ve askerî açılardan günümüzün de, geleceğin de en önemli ülkelerinden biridir.
</p>

<p>
	Türkiye bir barış ve istikrar adası olma niteliğine ilâveten kaynaklarının zenginliği, demografik yapısı, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygıya dayanan demokratik, lâik rejimi, ekonomisinin dinamizmi, üretim kapasitesi, endüstrisinin rekabet gücü ile bir cazibe merkezi olarak içinde bulunduğu sancılı coğrafyanın barış, istikrar ve refah yönünde değişiminin itici gücü olabilir. Türkiye, bu yapısı ile bölgede örnek bir ülkedir ve değişen dünya konjonktüründe jeopolitik, jeostratejik ve ekostratejik konumu nedeniyle önemi giderek artmaktadır.
</p>

<p>
	Türkiye, dünya ekonomileriyle bütünleşme bakımından, bir taraftan küreselleşme hareketleri içinde yeralmış, diğer taraftan da ekonomik güç odaklarından Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması (NAFTA) ve Pasifik Bölgesi ile ticarî ilişkilerini sürdürmüş ve Avrupa entegrasyonu hareketine tam olarak katılma iradesini açıklamış bulunmaktadır.
</p>

<p>
	Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında eskisinden daha farklı yapılanmalara doğru ilerleyen Avrupa kıtasıyla ilişkilerine yeni ve sağlam boyutlar kazandırmak arzusundadır. Türkiyenin ulaşmış olduğu büyüme, üretim ve . ihracat kapasitesi, bir tarafta ABD ve Pasifik Havzası, diğer tarafta Avrupa olarak ortaya çıkmaya başlayan ve küreselleşme sürecinin de etkisiyle ekonomik anlamda üç boyutlu bir görünüm arz etmeye başlayan dünyada, bu boyutların bizatihi içinde yerini almasını gerekli kılmaktadır.
</p>

<p>
	Türkiyenin Atlantik-Avrupa ve Avrasya kuşakları içinde özel bir konumu vardır. Batı toplumu ile bütünleşme hedefi güden, ayrıca islâm aleminin demokratik, lâik ve çağdaş üyesi olan bir ülke durumundadır. Türkiye; Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asyada Türkçe konuşan 200 milyonluk bir nüfusun da merkezinde bulunmaktadır. Başta Türk dilleri konuşan toplumlar olmak üzere, yeni bağımsız devletlerin örnek aldıkları bir model teşkil etmektedir. Türkiye, varlığı ve başarılarıyla, islâmiyetle demokrasinin bağdaştığının; ekonomik, sosyal ve kültürel bir kalkınmanın demokratik bir ortamda da gerçekleştirilebileceğinin somut bir kanıtıdır. Dünyanın aradığı uzlaşmalar Türkiyenin bünyesinde mevcuttur. Türkiye dış politikasında etkinliğini; bu bünyeden alan bir uzlaştırma, barıştırma ve iş birliğinde buluşturma işlevini sürdürme kararlılığındadır.
</p>

<p>
	Türkiye, çeşitli sorunlarla karşı karşıya bulunan bölgesinde, siyasal barış ve güvenlik ortamının, siyasî ve ekonomik iş birliği potansiyellerini harekete geçirmek ve refahı yaygınlaştırmakla mümkün olabileceğine inanmaktadır. Bu nedenle gayretler, küresel ve bölgesel plânda barış ve güvenliğe katkıda bulunmaya yönelmektedir. Soğuk Savaşın sona ermesini müteakip ortaya çıkan tarihî fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeye matuf iş birliği şemalarında, Türkiye öncü bir rol oynamakta ve model olma vasfı kazanmaktadır.
</p>

<p>
	Avrupa güvenliğinin Balkanlar, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya'da pekiştirilmesi, barış ve iş birliğinin güçlendirilmesi hedefleri ancak Türkiyenin katılımıyla ve somut katkısı ile gerçekleştirilebilir. Türkiye uluslar arası ilişkilerde geçerli olması gereken çağdaş norm ve davranış kurallarının savunucusudur. Bunların global ve bölgesel düzeylerde yaşama geçirilmesi için her türlü çabayı göstermektedir.
</p>

<p>
	Türkiye'nin dışarıda izlediği siyasî hedeflerin bir yandan çevresindeki mevcut ve potansiyel ihtilâfların kontrol altına alınmasına, diğer yandan bölgesel entegrasyon ve iş birliği yoluyla kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik olması tabiîdir. Türkiye'nin bölgede oynadığı rolün temel felsefesini; ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, siyasî istikrarın tesisi ve bölge ülkelerinin dünya ile entegrasyonunun sağlanması hedefleri oluşturmaktadır. Türkiye bu anlayışla demokrasiyi, hoşgörüyü, hukuk devleti niteliklerini ve lâikliği çevresine yansıtmaktadır. Zira Türkiye bunları en iyi yapabilecek durumda bulunan nadir ülkelerden biridir ve bu konuda sorumluluklarını üstlenmektedir.
</p>

<p>
	Türkiye; demokrasi, temel haklar ve hukukun üstünlüğünden yanadır. Türkiye'nin mensup . olduğu ideoloji, çağdaşlık ve medeniyet ideolojisidir. Türkiye, bunun dışında hiçbir ideolojinin mensubu veya yanında değildir.
</p>

<p>
	21nci asırda Türkiye'nin vizyonu; bölgesel zenginliklerini, entegre olma hedefi içinde olduğu Avrupa'ya taşıyan, küreselleşme olgusunu ileri götüren ve bu hareket içinde belli başlı bir rol sahibi olarak ortaya çıkan ve nihayet kalkınma ve iş birliği . hamlelerinde barıştan yana ve öncü bir ülke olmaktır. Bu vizyon gerçekleşme yolundadır. Balkanlardan Orta Asya'ya kadar Türkiye'nin önünde yeni ufuklar açılmış, yepyeni iş birliği ve dayanışma imkânlarına kavuşulmuştur. Bu anlayışla Türkiye, dışarıya daha fazla açılmakta ve coğrafî uzaklığın önemli olmadığı günümüz dünyasında, Uzak Doğudan Lâtin Amerika'ya kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde dostlar, pazarlar ve yeni ilişki ağları aramakta, kısaca bir dünya devleti olma yolunda hızla ilerlemektedir.
</p>

<p>
	Türkiye, sorumluluklarının bilincinde olarak, kendisini 21nci yüzyılda üstleneceği role hazırlamaktadır. Zira Türkiye, lâik ve demokratik rejimiyle bir model ülkedir ve bu niteliklerini 21nci yüzyılda da korumaya devam edecektir. Ayrıca Türkiye, yeni yüzyılda çok taraflı bir ekonomik ilişkiler ağının merkezi hâline gelecektir. Öte yandan Türkiye, doğu ile batı arasında çeşitli açılardan başarıyla ifa ettiği köprü vazifesini, 21nci yüzyılda daha etkin biçimde sürdürecektir.
</p>

<p>
	Genbilim arşivinden | <a href="https://web.archive.org/web/20080209102900/http://www.genbilim.com/content/view/4137/86/" rel="external">kaynak</a>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">379</guid><pubDate>Mon, 12 Dec 2022 11:59:15 +0000</pubDate></item><item><title>Nobel kimdir ve Nobel &#xD6;d&#xFC;l&#xFC; nedir?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/349/</link><description><![CDATA[

<p>
	1833 yılında Stockholm’te doğan Alfred Nobel babasının iflas etmesi üzerine Rusya’ya gitmişlerdir. Burada iyi derecede İngilizce, Rusça, Fransızca ve Almanca öğrenen Alfred, <a href="https://www.bilimgunlugu.com/etiket/doga/" rel="external" title="doğa ile etiketlenmiş gönderiler">doğa</a> bilimleri konusuna da hakimdir.
</p>

<p>
	Babası daha sonra ise onu Avrupa’nın birçok kentine gönderse de o daha çok Paris’i sevmiş ve orada bir laboratuvar kurmuştur, burada İtalyan kimyacı A. Sobrero ile tanışan Nobel hayatının da dönüm noktasını yaşamıştır. Şöyle ki; Sobrero nitrogliserin üzerine çalışmakta ve bunu tam olarak nasıl kullanılır hale getirilir onun çalışmalarını yapmaktadır.
</p>

<p>
	Bilindiği gibi nitrogliserin sarsıntıda ve ani bir çarpmada hemen patlamaktadır, bunun nasıl daha korunaklı hale gelir düşüncesi üzerine yoğunlaşan Alfred sonunda nitrogliserini kizelgur kum (bu kum ince gözenekli bir silisyum mineralidir) adında bir kuma absorbe ederek onu daha kullanışlı hale getirmiştir ama tabi bedeller ödeyerek, bir kardeşini ve birçok çalışanını bu durumdan dolayı kaybetmiştir Alfred ama asla yılmamış ve çalışmalarından geri kalmamıştır.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img alt="Nobel-kimdir-ve-Nobel-Odulu-nedir-600x33" data-ratio="56.17" loading="lazy" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" srcset="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2020/12/Nobel-kimdir-ve-Nobel-Odulu-nedir-600x337.jpg 600w, https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2020/12/Nobel-kimdir-ve-Nobel-Odulu-nedir-300x168.jpg 300w, https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2020/12/Nobel-kimdir-ve-Nobel-Odulu-nedir-150x84.jpg 150w, https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2020/12/Nobel-kimdir-ve-Nobel-Odulu-nedir-313x176.jpg 313w, https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2020/12/Nobel-kimdir-ve-Nobel-Odulu-nedir.jpg 602w" width="600" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2020/12/Nobel-kimdir-ve-Nobel-Odulu-nedir-600x337.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Sonunda 1867 yılında dinamitin (yani nitrogliserinin kizelgur kuma absorbe edilmesi sonucu açığa çıkan patlayıcı) patentini alır. Bu sayede çokça fabrika ve iş yerleri açan Nobel, maddi olarak hayli iyi bir konuma gelmektedir, bu sayede aldığı patentler bile 350’yi geçmiştir. Daha sonra ise Alfred kendisi için bir bayan çalışan aramaktadır, ilan verir ve bu ilana uygun bayanı işe alır.
</p>

<p>
	Bu bayan ileri ki zamanlarda bir kitap yazar kitabın adı ‘Silahları Bırakın’dır, bu sayede Nobel’i servetinin bilime ve barışa adayanlara ödül olarak vermesini tavsiye eder. Hatta bu konuda ileri giderek bu konuda onu ikna eder. Bir zaman sonra Nobel’in kardeşi Ludwig ölür ve gazeteler Nobel’in öldüğünü ve bu yolla ona ağır ithamlarda bulunurlar.
</p>

<p>
	Nobel için; sayısız insanın ölümüne <a href="https://www.bilimgunlugu.com/etiket/neden/" rel="external" title="neden ile etiketlenmiş gönderiler">neden</a> olmuş zengin kişi derler, oysa Nobel ölmemiştir ve bu haberler onu çok üzer o da bu üzüntünün verdiği ithamlarla vasiyetini değiştirir ve servetinin %94’ünü bilime ve barışa katkı sağlayanlara verilmesini söyler ve bundan sonra Nobel’in vasiyeti üzerine her yıl Kimya, Fizik, <a href="https://www.bilimgunlugu.com/etiket/tip/" rel="external" title="tıp ile etiketlenmiş gönderiler">Tıp</a>, Edebiyat ve Barış ödülleri verilir (Nobel iktisat ödülleri 1960’tan sonra verilmeye başlanıyor).
</p>

<h3>
	Nobel Ödülleri Üzerine İlginç Anekdotlar
</h3>

<p>
	İlk Nobel 1901 yılında W. Röntgen’e verilmiştir (X-ışını üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı)
</p>

<p>
	Bu ödülü alan yalnızca 49 kadın vardır, bunlardan biride Marie Curie ve kızı Juliet Curie’dir.
</p>

<p>
	Bu ödüle iki kez layık görülen tek kadın ‘Marie Curie”dir.
</p>

<p>
	Bu ödülü en genç yaşta alan kişi L. Bragg’dır, henüz 25 yaşında ödül almasına rağmen X-ışını difaksiyonu konusu bilimi ve maddeyi tanıma adına önemli bir adımdır.
</p>

<p>
	Bu ödülü haksızca alanlar olmuştur, bunlarda biride Otto Hahn’dır, Nobel çalışmalarında esasında Lise Meitner ve Strassmann’da dahil üç kişi vardır oysa Otto Hahn bu ödülü onlarla paylaşmak yerine diğer çalışma arkadaşlarından bahsetmemiş ve Nobel komitesi de tüm çalışmaların Otto Hahn’a ait olduğu düşünmüştür.
</p>

<p>
	John Bardeen; iki fizik ödülünü hiç kimseyle paylaşmadan alan tek isim.
</p>

<p>
	Frederick Sanger: İki defa kimya ödülünü almasına rağmen bunları kimseyle paylaşmamıştır.
</p>

<p>
	Linus Pauling: İki Nobel almasına rağmen üçüncü Nobel için hazırlansa da yanlış DNA sarmalı önermiştir ve dolayısıyla Nobel’i alamamıştır.
</p>

<ul>
	<li>
		tr.wikipedia.org/wiki/Nobel_Fizik_Ödülü
	</li>
	<li>
		uralakbulut.com.tr/wp-content/uploads/2009/11/BILIM-VE-TEKNOLOJI-DÜ-2-RÖNTGEN.pdf
	</li>
	<li>
		jagranjosh.com/general-knowledge/most-interesting-facts-about-nobel-prizes-1539177954-1
	</li>
</ul>

]]></description><guid isPermaLink="false">349</guid><pubDate>Tue, 13 Apr 2021 21:20:09 +0000</pubDate></item><item><title>Elmas nas&#x131;l kesilir hi&#xE7; merak ettiniz mi?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/325/</link><description><![CDATA[
<p>
	Elmas bilinen en sert madde ve en değerli taşlardan biridir. Karbon elementinin allotroplarından biri olan elmas, saf karbondur. Elmasın saf karbon olduğu ise Lavoisier tarafından keşfedilmiştir.
</p>

<p>
	3.51 gram/cm³ yoğunluğa sahip olan elmasın erime noktası 3500 °C’dir. En sert madde olarak tanımlanan elmas, mineralojide kullanılan mohs sertlik göstergesinde 10 ile gösterilir. Yani en yüksek değer olan 10, elmasın en sert madde olduğunu kanıtlıyor.
</p>

<p>
	Elmasın 57 fasetli özel kesilmiş haline pırlanta denir. Pırlanta üzerinde 57 faset bulunur. Faset, ışığı yansıtan açılı yüzeylere verilen isimdir. İnsanlar, elmasın güzel görüntüsü ve ışığı kırma özelliğinden dolayı, ziynet eşyası olarak kullanırlar. Peki elmas en sert madde ise, onu nasıl şekillendiriyorlar?
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="140" data-ratio="66.55" data-unique="ty8xvg6cr" width="275" alt="elmas.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2021_04/elmas.jpg.1674d86f8cb5e3e191a9f92b06f7389d.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Elmas çok iyi bir elektrik izolatörüdür ve ısı iletkenliği en yüksek maddedir. Bu sebeple zarar görmeden kesilebilir. Fakat ısıdan etkilenmiyorsa ve en sert madde ise, onu şekillendirip kesebilmek neredeyse imkansız gibi görülüyor. Ama öyle değil. Çivi çiviyi söker misali elması da elmas kesiyor.
</p>

<p>
	Elmas kesilirken ağırlığının yarısını kaybediyor. Bu elbette büyük bir kayıp…
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="141" data-ratio="56.19" data-unique="s1a24qtmw" width="299" alt="indir-12.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2021_04/indir-12.jpg.bf4a6f63d64bc118f9741ad1c5613e4a.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">325</guid><pubDate>Fri, 09 Apr 2021 14:05:14 +0000</pubDate></item><item><title>D&#xFC;nyada Bulunan Hi&#xE7;bir Harita Tam Olarak Do&#x11F;ru De&#x11F;ildir!</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/318/</link><description><![CDATA[

<p>
	Evinizin duvarında asılı duran haritaların aslında tam olarak gerçeği yansıtmadığını biliyor muydunuz?
</p>

<p>
	Küreler; küre olan dünyayı haritalamamız için en uygun cisimlerdir.
</p>

<p>
	Fakat, boyutları çantaya sığamayacak kadar büyük olduğu için ve tek seferde bütün ülkeleri göremediğimiz için iki boyutlu haritaları tercih ederiz.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="133" data-ratio="77.49" data-unique="lhvllrpyn" width="773" alt="20140408-mercator.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2021_04/20140408-mercator.jpg.93119330fb83188446d1e8430e5b73bd.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Herkesin okullarda veya ofislerde gördüğü ve merkatör projeksiyonu yöntemiyle çizilen bu harita aslında çok yanlıştır.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<a class="ipsAttachLink ipsAttachLink_image" href="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2021_04/harita.png.dd015bd373f32811dede41649735527c.png" data-fileid="134" data-fileext="png" rel=""><img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="134" data-ratio="56.30" data-unique="wcuewhwk1" width="1000" alt="harita.png" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2021_04/harita.thumb.png.f8580f3030d6c91bb7142b3e8a074201.png" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></a>
</p>

<p>
	Örneğin; Afrika devasa bir kıtadır. Bu kıtayı bir puzzle olarak düşünürsek, içine; ABD, Çin, Batı Avrupa, Hindistan, Arjantin, İngiltere ve tüm İskandinav ülkelerini sığdırabiliriz.
</p>

<p>
	Başka bir örnek vermek gerekirse bu haritada Alaska ve Brezilya denk gözüküyor
</p>

<p>
	Fakat gerçekte Brezilya, Alaska'nın beş katı kadar büyük. Bunun gibi bir çok örnek verilebilir.
</p>

<p>
	<strong>Peki bunun sebebi ne?</strong>
</p>

<p>
	Sebebi, dünyanın tam bir küre şeklinde olmaması. Geoid şeklindeki dünyamız 3 boyutlu veya 2 boyutlu düzleme tam ölçüleriyle aktarılamıyor.
</p>

<p>
	<a href="https://thetruesize.com/" ipsnoembed="false" rel="external">https://thetruesize.com/</a> Sitesinden ülkelerin gerçek boyutlarına bakabilirsiniz. Özellikle Rusyayı diğer ülkelerle karşılaştırınca çok şaşıracaksınız!
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">318</guid><pubDate>Thu, 08 Apr 2021 15:16:29 +0000</pubDate></item><item><title>D&#xFC;nyan&#x131;n En K&#xFC;&#xE7;&#xFC;k Mimarlar&#x131;n&#x131;n Minik Gizemli Yap&#x131;lar&#x131;</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/292/</link><description><![CDATA[

<p>
	Gözümüzle gördüğümüz mimari yapıların dışında, göremediğimiz muhteşem minik yapılar da var. Onlar, dünyanın en küçük mimarları tarafından oluşturulmuş, çok gizemli yapılar. Güvenli, korunaklı ve özel malzemelerden inşa edilmişler.
</p>

<p>
	En ilginç tarafı da insan inşasına benzer özelliklere de sahip olmaları. Gelin, bizleri hayran bırakacak minik yapılara hep beraber bakalım ve bizimle yaşamı paylaşan küçük dostlarımıza selam duralım!
</p>

<p>
	kaynak: <a href="https://www.bilimgunlugu.com/5r1f" ipsnoembed="false" rel="external">https://www.bilimgunlugu.com/5r1f</a>
</p>

<h3 id="rb-Ktk-Kulbe">
	Kütük Kulübe
</h3>

<p>
	<img data-ll-status="loaded" data-ratio="66.59" alt="K%C3%BCt%C3%BCk-Kul%C3%BCbe.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2019/07/K%C3%BCt%C3%BCk-Kul%C3%BCbe.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Küçük sopaları testereyle keser gibi bölerek sarmal bir kabin oluşturan torbalı güve tırtılı.
</p>

<h3 id="rb-Dikey-Kale">
	Dikey Kale
</h3>

<p>
	<img data-ll-status="loaded" data-ratio="66.59" alt="Dikey-Kale.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2019/07/Dikey-Kale.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Bazıları, bir dal yüzeyine yapışkanla, dikey bir kale inşa eder.
</p>

<h3 id="rb-Kafesten-Kale">
	Kafesten Kale
</h3>

<p>
	<img data-ll-status="loaded" data-ratio="66.70" alt="Kafesten-Kale.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2019/07/Kafesten-Kale.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Bu tırtıllar, pupa adı verilen kozaya dönüşmeden önce uzun tüylerinden koruyucu bir kafes oluştururlar ve kendilerini havada asılı tutarlar.
</p>

<h3 id="rb-rg-Kule">
	Örgü Kule
</h3>

<p>
	<img data-ll-status="loaded" data-ratio="66.59" alt="%C3%96rg%C3%BC-Kule.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2019/07/%C3%96rg%C3%BC-Kule.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Bu malzemenin <a href="https://www.bilimgunlugu.com/etiket/gizemli/" rel="external" title="gizemli ile etiketlenmiş gönderiler">gizemli</a> bir ipek yapısı var. Peru'da gözlemlenen bu ilginç mimari, dünyadaki <a href="https://www.bilimgunlugu.com/etiket/bilim/" rel="external" title="bilim ile etiketlenmiş gönderiler">bilim</a> adamlarını şaşkına çevirmiş.
</p>

<h3 id="rb-Orman-adr">
	Orman Çadırı
</h3>

<p>
	<img data-ll-status="loaded" data-ratio="66.70" alt="Orman-%C3%87ad%C4%B1r%C4%B1.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2019/07/Orman-%C3%87ad%C4%B1r%C4%B1.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Torbalı güve tırtılı, kuru yaprakları kullanarak ormanda minik bir çadır kurmuş.
</p>

<h3 id="rb-Karma-adr">
	Karma Çadır
</h3>

<p>
	<img data-ll-status="loaded" data-ratio="66.59" alt="Karma-%C3%87ad%C4%B1r.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2019/07/Karma-%C3%87ad%C4%B1r.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Bazı orman çadırları ise dağınık halleriyle daha sanatsal bir görüntüye sahip.
</p>

<h3 id="rb-Dk-Barikat">
	<a href="https://www.bilimgunlugu.com/etiket/diski/" rel="external" title="Dışkı ile etiketlenmiş gönderiler">Dışkı</a> Barikat
</h3>

<p>
	<img data-ll-status="loaded" data-ratio="66.70" alt="D%C4%B1%C5%9Fk%C4%B1-Barikat.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/wp-content/uploads/2019/07/D%C4%B1%C5%9Fk%C4%B1-Barikat.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Çok yorulmadan, <a href="https://www.bilimgunlugu.com/etiket/diski/" rel="external" title="Dışkı ile etiketlenmiş gönderiler">dışkı</a> ile etrafını çevreleyen kötü kokulu bir barikat oluşturmak, tehlikeleri bertaraf edebilir.
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">292</guid><pubDate>Fri, 02 Apr 2021 14:24:22 +0000</pubDate></item><item><title>Korku ve Gerilim T&#xFC;r&#xFC;n&#xFC;n &#xDC;stad&#x131; Stephen King Nas&#x131;l Efsanele&#x15F;ti?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/272/</link><description><![CDATA[

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Stephen King’in efsaneleşmesini sağlayacak o</strong><strong>lan kıvılcımı yakan kişi bir kadındı.</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Üniversiteden mezun olduktan sonra iş arayışına çıkan <strong>Stephen</strong>, yerleşkesine yakın bir yer olan <a href="https://www.google.com/maps/place/Hampden,+Maine,+Amerika+Birle%C5%9Fik+Devletleri/@44.7322119,-68.9439121,12z/data=!3m1!4b1!4m5!3m4!1s0x4cae49a15a4d6b93:0xba49128d6a89282f!8m2!3d44.7445421!4d-68.8370436" style="background-color:transparent; color:#dd3333" rel="external"><strong>Hampden</strong></a>‘da İngilizce öğretmenliği yapmaya başlamıştı. Gündüzleri kasabadaki çocukları eğitirken geceleri de eşi <strong>Bayan Tabitha</strong> ile vakit geçiriyordu, pek tabii zihninden kağıt parçalarına dökülmek için can atan öykülere kısa da olsa ayıracak vakti vardı.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">İngilizce öğretmenliği <strong>Stephen</strong> için bir sorundu, çünkü yazmak için ayırması gereken vaktinin hep kısa olması kendisini huzursuz ediyordu.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Okulda önceden yaşanılan bir olay hakkında kafasında oluşan fikir <strong>Stephen</strong>‘in <strong>Carrie</strong>‘yi kaleme almasına sebep oldu. Hikayenin ilk taslağının üç sayfasını hazırladı fakat okuduktan sonra tiksinmişti ve parçalara ayırıp çöpe attı. Bunun dört sebebini ”<strong>Yazma Sanatı”</strong> adlı kitabında açıklayan <strong>Stephen King</strong> şöyle anlatıyor:</span>
</p>

<blockquote>
	<blockquote class="ipsQuote" data-gramm="false" data-ipsquote="">
		<div class="ipsQuote_citation">
			Alıntı
		</div>

		<div class="ipsQuote_contents ipsClearfix" data-gramm="false">
			<p>
				 
			</p>

			<p>
				” İlki ve en az önemli olanı öykünün beni duygusal anlamda sarmayışıydı.
			</p>

			<p>
				İkincisi ve birazcık daha önemli olanı, ana karakterden pek hoşlanmamış oluşumdu.
			</p>

			<p>
				Üçüncü ve daha önemli sorun, ne çevre ne de tamamı kızlardan oluşan yardımcı karakterlerle kendimi rahat hissetmeyişimdi.
			</p>

			<p>
				Dördüncü ve hepsinden önemli sorun ise, hikâyenin çok uzun olmadıkça güzel olmayacağını fark etmiş oluşumdu.” 
			</p>

			<p>
				 
			</p>
		</div>
	</blockquote>

	<p>
		 
	</p>
</blockquote>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Ertesi günün akşamı okuldan eve döndüğünde; kendisini ellerinde tuttuğu, sigara külleriyle kirlenmiş, rengi parça parça grileşmiş, kırış kırış şekilde birleştirilmiş kağıt parçalarıyla bekleyen kişi <strong>Bayan Tabitha’ydı</strong>. Kendisinin tiksinerek yırttığı sayfaları <strong>Bayan Tabitha</strong> tek tek birleştirip okumuş ve hikayenin geri kalanını öğrenmek istediğini söylemişti. <strong>Stephen King</strong>‘in liseli kızlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum diye yakarmasına karşılık <strong>Bayan Tabitha,</strong> tebessümle <strong>King</strong>‘in gözlerine bakarak ona yardım edebileceğini söylemişti.</span>
</p>

<figure aria-describedby="caption-attachment-49329" id="attachment_49329" style="color:#222222; font-size:17px; text-align:center">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="be4d227ef5632a94bdb6230223e93daa-300x190" data-ratio="63.33" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/09/be4d227ef5632a94bdb6230223e93daa-300x190.jpg 300w, https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/09/be4d227ef5632a94bdb6230223e93daa.jpg 316w" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px" width="300" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/09/be4d227ef5632a94bdb6230223e93daa-300x190.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>

	<figcaption id="caption-attachment-49329" style="color:#444444; font-size:11px; text-align:left">
		<p style="text-align: center;">
			<span style="font-size:14px;">             <strong>Stephen King ve Tabitha King</strong></span>
		</p>
	</figcaption>
</figure>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Bayan Tabitha</strong>‘nın ısrarı sonucunda yazmaya devam ettiği romanı “<strong>Carrie</strong>” 5 Nisan 1974 yılında yaklaşık 30.000 kopya olarak basıldı. 43 yaşında olan bu eserin  son film uyarlaması ise 2013 yılındaydı ve dünya çapında <strong>$84 Milyon dolar</strong> hasılata ulaştı.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Romanlarını kurgularken izlediği yol</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">2013 Yılında <strong>UMAS LOWELL</strong>‘da konferansa katılan<strong> Stephen King</strong> meslektaşı ve yakın bir arkadaşı olan <strong>John Irving</strong>‘in şu sözüne atıfta bulunuyor :  “<em>Bir kitabı yazmaya başladığımda, ilk önce o kitabın son cümlesini yazarım.</em>”</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	 
</p>

<figure aria-describedby="caption-attachment-49025" id="attachment_49025" style="color:#222222; font-size:17px; text-align:center">
	<p>
		<span style="font-size:14px;"><img alt="king-shines-bg2_tcm18-86883-300x159.png" data-ratio="53.00" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/09/king-shines-bg2_tcm18-86883-300x159.png 300w, https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/09/king-shines-bg2_tcm18-86883.png 470w" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px" width="300" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/09/king-shines-bg2_tcm18-86883-300x159.png" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>
	</p>

	<figcaption id="caption-attachment-49025" style="color:#444444; font-size:11px; text-align:left">
		<p style="text-align: center;">
			<span style="font-size:14px;"><strong>Umas Lowell</strong> konferansından bir kare.</span>
		</p>
	</figcaption>
</figure>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Ardından bunun kendisi için eğlenceyi tamamen mahvetmek anlamına geldiğini söylüyor. Kendi izlediği yolu ise şu şekilde anlatıyor:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">“<em>Ben küçük fikirlerle başlıyorum, farklı yerlerden gelen küçük fikirler. Bazen kalıyorlar ve o fikirlerle farklı şeyler yapıyorsun. Bazen de uçup gidiyorlar. Ama asıl düşünce şu; bir fikirle yola çıkıp onunla başlangıç yapıyorsunuz, fikirlerinizin karakterlerdeki etkilerini gördüğünüzde ise yeni şeyler keşfederek bundan zevk almaya başlıyorsunuz.</em>”</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bildiğiniz üzere <strong>Stephen King</strong> romanlarını kaleme alırken aynı zamanda hikayenin gidişatını düşünüyor, heyecanını ve yazarkenki şevkini kaybetmemek için kendi kurguladığı hikayesine kapılar açıyor ve her birinden olmasa da bazılarından gelen davetleri değerlendirerek devam ediyor yolculuğuna, böylelikle akıcı olmanın kilit noktasını buluyor.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Bangor Daily News</strong>‘a verdiği röportajda Korku Ağı romanını yazarken işlerin nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">“<em>O hikayeye başladığımda kendi kendime Dracula’daki gibi iyilerin kazanmasını düşlemedim. İyi adamlar kaybedecek, sonunda da herkes vampire dönüşecekti. </em><i>Ancak böyle olmadı. Çünkü kitapla birlikte ilerliyorsunuz ve bu hikayeyi gitmek istemediğim daha karanlık yerlere götürdü. Hikaye büyük ve güçlü bir makineye dönüşebilir ve bunu fark edemezsiniz.”</i></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kurgu hakkındaki en sevdiği tanım ise ABD’li Roman Yazarı <strong>Dr.Thomas Williams</strong>‘a aittir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><em>“Williams roman yazmayı boş, karanlık bir ovada kamp ateşi yakmaya benzetir. Karakterlerse karanlığın içinden ellerinde odun yığınlarıyla teker teker çıkarlar ve bu odunları ateşe atarlar, ateş sönmeden önce kendilerini çok şanslı hissederler. Tüm karakterler ateşin etrafında ısınmak için dikilirler.</em>” Kendisi için de roman yazmanın böyle bir şey olduğunu dile getiriyor.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">“<em>Bu denli efsaneleşmesinin sebebi gerçekten sadece hikaye ile beraber gidip o anki fikirlerini yazıya dökmesi mi? Bu tamamen saçmalık.</em>” Diyecek olanlarınız vardır elbette.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Eğer bana soracak olursanız, kesinlikle buna katılmayacağımdan emin olabilirsiniz. Gariptir ki aynı şeyleri hissediyorum, şu şekilde açıklayayım: İnteraktif bir filmin içine atılmışsınız gibi düşünün, yaşayacağınız şeylerin tamamı filmi izleyen kişinin seçimleriyle gerçekleşecek. Bu sizi korkudan öldürebilir, heyecandan tir tir titretebilir. Fakat filmi izleyen ve seçimleri yapan kişinin tek düşüncesi sonraki adımda ne olacağıdır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Hikaye ile beraber yazmak işte tam olarak böyle bir şey, karakterlerinize kaleminizin ucundan sayfanıza düşen mürekkep ile can veriyorsunuz ve sonunun nereye gideceğini siz bile kestiremiyorsunuz.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kullanmış olduğu ve önerdiği teknikler</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">1. <strong>Gerçeği Anlat :</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Stephen King</strong>‘e göre gerçek hayatta yaşadığımız olaylardan alınan parçaların yazıya dökülmesi okuyucuyu etkilemek için yeterli olacaktır. (<strong>Carrie</strong>, <strong>Hayvan Mezarlığı</strong>, <strong>Kujo</strong>… gibi bir çok romanı yaşadığı olaylar üzerinden yazılan romanlardır.)</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">2. <strong>Kısa cümleler işe yararken uzun cümlelere ihtiyacımız var mı?:</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Tabiri caizse dallandırıp budaklandırmak. Gereksiz yerlerde fazla kelimeler israf ederek kurduğumuz cümleler. <strong>Stephen King </strong>bu konu için, ”<em>Ev hayvanınıza akşam kıyafetleri giydirmek gibi’</em>‘ benzetmesini yakıştırıyor.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">3. <strong>Tek cümlelik paragraflar kurun:</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Stephen King</strong> kurgunun amacının dil bilgisi doğruluğundan ziyade okuyucunun hoşuna gideceği bir hikaye sunmak olduğunu düşünüyor, bu da akıcı olmayı beraberinde getiriyor. <strong>King</strong>‘e göre tek cümlelik paragraf kurmak yazmaktan çok konuşmaya benziyor ve bunun iyi bir şey olduğunu söylüyor. “<em>Yazmak baştan çıkarıcıdır, iyi konuşmak ise baştan çıkarmanın bir parçasıdır. Eğer öyle değilse neden birçok çift akşam yemeğinden sonra soluğu yatakta alıyor?</em>.”</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Sanırım bu soruya cevap veremeyeceğiz<strong> Bay King</strong> teşekkürler…</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">4. <strong>İdeal okuyucularınız için yaz:</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">İdeal okuyucularınız için kalemi elinize alın: Bu noktada Stephen King bir şeylerini yazarken ideal okuyucularını düşündüğünü söylüyor, “<em>Bu bölümü okuduğunda ne düşünecek?</em>” diye merak ettiğini söylüyor. Kendi ideal okuyucusu <strong>Bayan Tabitha </strong>imiş…</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">5. <strong>Çok çok ve çok oku:</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Stephen King</strong>‘in söylemine göre yazacak bir şeyiniz yoksa hiçbir şey okumuyorsunuzdur. Kendisi uzun bekleme odalarında, tiyatro lobilerinde, sıkış tepiş sıra kuyruklarında kitap okuduğunu anlatıyor.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">6. <strong>Her seferinde tek kelime yaz</strong>:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bir röportajında sunucu <strong>Stephen King</strong>‘e nasıl yazdığını sormuş. Cevabı ise “Her seferinde bir kelime.” olan <strong>Stephen King</strong>‘in şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıp uzun süre cevapsız kalan bu sunucuyu anlatırken B<strong>ay King</strong>, şaka yapmadığını söylüyor.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">7. <strong>Her gün yaz</strong>:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Stephen King</strong>‘in bu önerisini dikkate almak gerekli diye düşünüyorum, kendisi gerçek anlamda yazma bağımlısı bir kişilik. Her sabah birkaç saat yazı yazdığını söylüyor. Bu bir atletin uzun bir maratona hazırlanması gibi bir şey. Kendinizi sürekli denemezseniz her yazınız yarıda kalacaktır demeye getiriyor olabilir. Kısaca gelişimini izle ve yazmadan durma.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">8. <strong>Eğlenmek için yaz</strong>:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kendisi sıkılarak, heyecan duymayarak yazdığımız hiçbir şeyin sevileceği kanaatinde değil  ve son derece haklı eğer ki bir <strong>Tabitha</strong>‘nız yoksa… (<strong>Hatırlarsanız ”Carrie” içine sinmeyen tiksinip yırttığı bir hikayeye sahipti)</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Stephen King’in başarılı olmak için 5 kuralı</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">1. HER GÜN PRATİK YAP</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">2. Deneyim, en iyi öğretmendir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">3.Profesyonel bir yazar olmak istiyorsanız, yazdıklarınızla ilgili geri dönüş yapan bir iş bulun.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">4. Her zaman başka bir alternatif için de çalışın.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">5. Okumaktan vazgeçme: “<em>Eğer okumak için vaktim yok diyorsan, yazmak için de vaktin yoktur</em>.” –<strong>Stephen King.</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>BONUS</strong>: REDDEDİLMEKTEN KORKMA (Stanley Kubrick, The Shining isimli kitabının filme uyarlanması için yazılan senaryoyu reddetmiştir.)</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>İşte Stephen King’in nasıl efsaneleştiği verdiği cevapların arkasında saklı… </strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:center">
	<span style="font-size:14px;"><em>“Bence dünyanın en aşağılık yaratığı, kadınları döven bir erkektir,” ”O”, sayfa 240.</em></span>
</p>

<p style="color: rgb(34, 34, 34); font-size: 17px;">
	<span style="font-size:14px;"><em>AHMET ŞAHİN AYTUN tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.</em></span>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">272</guid><pubDate>Wed, 04 Nov 2020 20:56:59 +0000</pubDate></item><item><title>Efsanelere konu olan Kefir&#x2019;in kan&#x131;tlanm&#x131;&#x15F; faydalar&#x131; nelerdir?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/260/</link><description><![CDATA[
<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kefir simbiyotik mikroorganizmaların protein, yağlar ve şekerle kaplanıp bir araya gelerek oluşturduğu kefir taneleri kullanılarak yapılan fermente bir içecektir. Yüzyıllardır çok geniş ve farklı kullanım alanları olmuştur. Burada en faydalı yedi özelliğini göreceksiniz.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kefir taneleri birçok bakteri ve maya çeşidinin toplandığı beyaz kümeleridir. Bu fermente içecek, doğal bağışıklık ve sindirimi geliştiren en iyi içeceklerden biridir. İlk kez, Rusya’nın batı taraflarında Kafkasya dağlarında geliştirildiğine inanılmaktadır. Kefir kelimesinin de Türkçe’deki <strong>“keyif”</strong> sözcüğünden geldiğine inanılmaktadır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Oradaki çobanlar sütü taşımak için deri tulumlar kullanırlarmış. Bazen bu süt birkaç gün bekler ve fermente olurmuş. Fermantasyon süte köpüklü, soğuk ve tazeleyici bir tat verirmiş. Daha sonraları kefir oluşumuna sebep olan kültür bulunmuş ve sindirim sistemi bozuklukları, enerji düşüklüğü, kötü kötü bağışıklık fonksiyonlarına karşı kullanılmıştır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Abaza halkının olağan üstü yaşamları</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kefirin geliştiren ve uzun süredir kullanmaya devam eden, Rusya’nın batısındaki – Kafkas dağlarındaki Abaza halkı en uzun yaşam süresine sahip kültürlerden biridir. Asırlık tabir edebilecek yaşam süresi oranı oldukça fazladır. John Robins, 100 yaşında sağlıklı (Healty at 100) adlı kitabında Abaza halkı üzerinde Dr. Alexander Leaf ile araştırmalarını tartışmıştır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Dr. Leaf, Abazaların oldukça ileri yaşlara aynı zamanda sağlıklı ve dinç kalarak ulaşabilme oranının nasıl bu kadar fazla olduğunu gözlemlemiştir. Abazaların yüzde 80 civarı 90 yaşının üzerinde, mental olarak sağlıklı ve sosyaldirler. Sadece yüzde 10 civarı duyma güçlüğü ve yüzde 4’ünde görme bozuklukları görülmüştür. Bunun üzerine Dr. Leaf yazısında “dünyanın hiçbir yerinde uzun yaşamda Kafkasyalılar kadar ünlü bir halk olamaz” diye belirtmiştir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>KEFİR FERMANTASYONU NEDİR?</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kefir taneleri “kefiran” diye bilinen bir polisakkarit içerir. Kefiran suda çözülebilir ve sarı/beyaz formu ile pirinç tanesini andırır. Oda sıcaklığında 12-48 saat aralığında mayalanır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Çiğ inek, koyun ve keçi sütü kefir fermantasyonu için en uygun ortamlardır. Bu hayvanların idealde otlaklarda beslenmiş olması istenir. Tahıllarla beslenen memelilerin sütü yüksek yağ asitlerine bağlı olarak iltihaplanmaya daha yatkındır. Süt içindeki aminoasit bileşiklerine ve kritik enzimlere zarar vermemek için kesinlikle pastörize ya da homojenize edilmemelidir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>HİNDİSTAN CEVİZİ KEFİRİ</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bir diğer popüler ve kolay kullanımlı kefir seçeneği de Hindistan cevizi suyudur. Bu su, potasyum ve az bulunan minerallerce oldukça zengindir. Ayrıca antioksidanlar ve sitokinin içerir. Sitokinin hücre bölünmesini düzenler ve bitkilerin yaşam oranlarında etkilidir. Bu içerikler, insan hücrelerinde de anti-aging (yaşlanmaya karşı) bir etki yaratır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Hindistan cevizi suyu kefiri hidrasyon seviyenizi iyileştirmenin, bağırsak ve mukus tabakalarındaki sağlıklı mikroflorayı yeniden kolonize etmenizin lezzetli bir yoludur. Hindistan cevizi suyu maya mikroorganizmalarını beslemek için çok az doğal şekere sahip olmasına rağmen mayalayabilir.</span>
</p>

<h4 style="color:#111111; font-size:19px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><u>Kefirin Sağlığa Faydaları Nelerdir?</u></span>
</h4>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;"><u>Kanserle Savaşır</u></span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Hayvanlar üzerindeki araştırmalar göstermiştir ki, fermente besinler tüketmek birçok kanser tümörünü temizlemektedir. <em>Dairy Science</em> dergisinde yayımlanan farelerin bağışıklık sistemine yönelik bir çalışmada, düzenli kefir kullanımının göğüs kanserinin büyümesini durdurduğu yazılmıştır.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;"><u>Detoks Sürecine Yardımcı Olur</u></span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">“Mutajenler” DNA’mızı değiştiren farklı ajanlardır ve çevremizdeki her yerde bulunurlar. Örneğin; Aflatoksinler, yiyecek kaynaklı küflerden oluşan toksinlerdir, yer fıstığında (fıstık alerjisine sebep olur)  ve işlenmiş sebze yağlarında (kanola, soya fasulyesi ve mısır) bol miktarda bulunurlar. Laktik asit bakterisi açısından zengin olan kefir, aflatoksinleri etkisizleştirir ve diğer mantar ve fungusları öldürerek sağlıklı bir genetik dizgiyi korur.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;"><u>Bağışıklığı Arttırır</u></span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bir sonraki hastalanışınızda, kefir yerine antibiyotik içeceğiniz için iki kere düşünün. Araştırmalar göstermektedir ki; probiyotikler sadece enfeksiyona sebep olan ajanları yok etmede değil, aynı zamanda semptomları da çözmede antibiyotikler kadar ve hatta daha iyi çalışırlar.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;"><u>Kemik Yoğunluğunu Yapılandırır</u></span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">2014 yılında <em>Ostreoporosis International</em> dergisinde, yayınlanan bir çalışmada, kefir tüketiminin kemik yoğunluğunu artırdığı ve kemik erimesi riskini azalttığı bulunmuştur.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;"><u>IBS ve IBD sendromlarını iyileştirir</u></span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kefir içinde bulunan laktobakteri ve bifidobakteri türleri sebebiyle IBS (huzursuz bağırsak sendromu) üzerinde doğal olarak etkilidir. Kanadalı bir sağlık dergisinde, yoğurt ve kefir gibi probiyotikçe zengin besinlerin IBS’yi iyileştirdiği, IBD (iltahaplı bağırsak hastalıkları) üzerinde de azaltıcı olduğu yayınlanmıştır.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;"><u>Alerji ve Astımı engelleyebilir</u></span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><em>Immunology</em> dergisinin son çalışmalarında, kefirin hem astım hem de alerji üzerinde pozitif etkisi olduğu bulunmuştur. Kefirin özellikle interlökin-4, T-helper hücreleri gibi iltihap/ateş belirleyicileri baskı altına aldığı görülmüştür. Araştırmacılar, kefirin güçlü ateş düşürücü etkisinin astımı önlemede kullanılabileceğini belirtmişlerdir.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;"><u>Laktoz intoleransını iyileştirir</u></span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kulağa çılgınca gelebilir fakat evet, fermente bir süt ürünü olan kefir laktoz intoleransı (duyarlılığı) olan insanların sorunlarına yardım edebilir. Dikkatinizi buraya verin: Fermantasyon yiyeceğin kimyasındaki bir değişimdir, bu sebeple fermente olmuş süt, yani kefir, düşük laktoza sahiptir.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;">Kefir ve Yoğurt arasındaki farklar nelerdir?</span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kefirle yoğurt arasında birçok kez karşılaştırma yapılmıştır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">En önemlisi kefir bazı nedenlerden ötürü probiyotik bir güç merkezi olarak değerlendirilebilir. Yoğurt, sadece bazı bakteri türlerini bulundurur. Kefir ise, çok daha geniş bir faydalı bakteri çeşitliliğine sahiptir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kefir, yoğurtta olmayan <em>Lactobacillus Caucasus, Leuconostoc, Acetobacter</em> türleri ile <em>Streptococcus </em>türlerini içerir. Ayrıca kefir, <em>Saccharomyces</em> gibi faydalı mayaları da içermektedir. Bu mayaların vücuttaki patojenik mayaları avlayıp yok ettikleri bilinmektedir. Bu faydalı mayalar Kandida Albikan mantarı (cilde, ağıza, bağırsaklara ve vajinaya bulaşan bir mantar) gibi tehlikeli mantarlar için de en iyi savunmadır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bunlar bağırsak duvarını temizleyen, saflaştıran, güçlendiren özel SWAT timleri gibidir. Bu mikroorganizmalar vücudun <em>Escherichia coli, Salmonella</em> gibi tehlikeli patojenlere ve bağırsak parazitlerine karşı daha etkili bir savunma yapmasına yardımcı olurlar.</span>
</p>

<ul style="color:#222222; font-size:17px; padding:0px; text-align:left">
	<li style="font-size:17px !important">
		<span style="font-size:14px;">Bağırsak Floranızı Optimize Edin</span>
	</li>
</ul>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Zayıf bakteri dengesi kan şekerindeki dengesizliklere, kilo almaya, zayıf bağışıklık, düşük enerji ve hazımsızlık gibi birçok rahatsız edici şeye sebep olur. Kefir, vücudunuzdaki mikroflorayı dengeleyerek tüm bu problemlerin çözümünü bulacağınız adrestir. Aktif maya ve bakteriler besinlerin bağırsakta emilimini sağlar ve az bulunan mineraller ile B vitaminlerinin alınımını artırır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Her alanda faydalı içeriği, iyileştirici ve sağlık bakım etkisi sağlar. Bunun gibi fermente ürünler maksimum sağlık ve uzun ömür için vücudu temizler, iç ekosistemi dengeler.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kaynaklar</span>
</p>

<div class="ipsSpoiler" data-ipsspoiler="">
	<div class="ipsSpoiler_header">
		<span>Referans</span>
	</div>

	<div class="ipsSpoiler_contents ipsClearfix">
		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">1. Scientific research on Kefir Extract taken from: Farnworth, E. R. (2006) Kefir – A Complex Probiotic. Food Science and Technology Bulletin: Functional Foods, Volume 2, Issue 1.</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">2. Abkhaz World – Abkazia: Ancients of the Caucasus, by John Robbins Link Here</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">3. Daley CA, Abbott A, Doyle PS, Nader GA, Larson S. A review of fatty acid profiles and antioxidant content in grass-fed and grain-fed beef. Nutrition Journal. 2010;9:10.</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">4. Sieber R. [Xanthine oxidase in homogenized cow’s milk and Oster’s hypothesis: a review]. Z Ernahrungswiss. 1983 Dec;22(4):219-33. PMID: 6362227</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">5. Nielsen B, Gürakan GC, Unlü G. Kefira: a multifaceted fermented dairy product. Probiotics Antimicrob Proteins. 2014 Dec;6(3-4):123-35. PMID: 25261107</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">6. Lopitz-Otsoa F, Rementeria A, Elguezabal N, Garaizar J. Kefir: a symbiotic yeasts-bacteria community with alleged healthy capabilities. Rev Iberoam Micol. 2006 Jun;23(2):67-74. PMID: 16854180</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">7. de Oliveira Leite AM, Miguel MA, Peixoto RS, Rosado AS, Silva JT, Paschoalin VM. Microbiological, technological and therapeutic properties of kefir: a natural probiotic beverage. Braz J Microbiol. 2013 Oct 30;44(2):341-9. PMID: 24294220</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">8. Ebner J, Aşçı Arslan A, Fedorova M, Hoffmann R, Küçükçetin A, Pischetsrieder M. Peptide profiling of bovine kefira reveals 236 unique peptides released from caseins during its production by starter culture or kefir grains. J Proteomics. 2015 Mar 18;117:41-57. PMID: 25613046</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">9. Ozen M, Dinleyici EC.The history of probiotics: the untold story. Benef Microbes. 2015 Jan 1;6(2):159-65. PMID: 25576593</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">10. Ahmed Z, Wang Y, Ahmad A, Khan ST, Nisa M, Ahmad H, Afreen A. Kefir and health: a contemporary perspective. Crit Rev Food Sci Nutr. 2013;53(5):422-34. PMID: 23391011</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">11. Turan İ, Dedeli Ö, Bor S, İlter T. Effects of a kefira supplement on symptoms, colonic transit, and bowel satisfaction score in patients with chronic constipation: a pilot study. Turk J Gastroenterol. 2014 Dec;25(6):650-6. PMID: 25599776</span>
		</p>

		<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
			<span style="font-size:14px;">12. Guzel-Seydim ZB, Kok-Tas T, Greene AK, Seydim AC. Review: functional properties of kefira. Crit Rev Food Sci Nutr. 2011 Mar;51(3):261-8. PMID: 21390946</span>
		</p>
	</div>
</div>

<p>
	<em>Mehmet Ozel tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.</em>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">260</guid><pubDate>Sat, 17 Oct 2020 21:42:17 +0000</pubDate></item><item><title>Cehennem s&#xF6;zc&#xFC;&#x11F;&#xFC; ve kavram&#x131; nereden geliyor?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/250/</link><description><![CDATA[
<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Cehennem kelimesinin kökeni İbranice’de bir kelime olan ‘’Ge-Hinnom’’dur.’</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">’‘’Ge’’ vadi, ‘anlamına gelir. ’’Hinnom’’ ise bir isimdir.<br>
	Yani ‘’Ge–Hinnom’’ ‘’Hinnom Vadisi’’ demektir.<br>
	Bu sözcük İngilizceye Gehenna, Fransızcaya da Géhenne olarak geçmiştir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Vadilerin ömrü insanlardan ve dinlerden çok daha uzun soluklu olduğu için Hinnom vadisi halen mevcut ve Kudüs’ün güney batısında yer alıyor.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Peki Hinnom vadisi ne olmuş da Ortadoğu kaynaklı tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında ki cehenneme dönüşmüş?</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kardeş çocukları olan Filistinliler ile Yahudilerin günümüzde birbirini yediği antik Kenan (Filistin) diyarında eskiden korkutucu bir Tanrı yaşarmış.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">İsmine Molok (Moloch, Molek) derlermiş. Kendisine tapanlardan da habire kurban istermiş ama sıradan kurbanlar değil. Çocukların kendisine kurban edilmesinden çok hoşlanırmış. Molok’un Gehinnom vadisinde altında sürekli ateş yanan bir ızgaranın bulunduğu putu varmış.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Molok’a tapanlar ilk doğan çocuklarını bu ızgaraya atar ve yakarak Molok’a kurban ederlermiş. Anneler, babalar yanan çocuklarının çığlıklarını duyup pişman olmasınlar diye de kurban töreni sırasında sürekli davul çalınırmış.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Gel zaman git zaman M.Ö. 7. Yüzyılda Yoşiyahu (Josiah) isimli aklıselim bir Yahudi kral başa geçer ve Molok’a tapınılmasını ve çocuk kurban edilmesini yasaklar. Bu tarihten sonra Hinnom vadisi Kudüs’ün çöplüğü haline gelir. Ayrıca gömülmeye değer bulunmayan idam edilmiş suçluların cesetleri de buraya atılmaya başlanır. Çöplerin, cesetlerin kokularından ve hastalık yayma risklerinden kurtulmak için bugün de kullanılan basit bir<br>
	yönteme başvurur antik Kudüslüler. Çöpler ile cesetleri yakarlar.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Hem eskiden burada yakılarak insan kurban edilmesi hem de daha sonra suçluların (günahkârların) cesetlerinin burada yakılması, ölümden sonra yakılarak cezalandırılma inancını doğurmuş. Bu mit önce Yahudilikte yerini almış, oradan Hıristiyanlığa ve sonra son büyük tek tanrılı din olan müslümanlığa geçmiş.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Eski Ahit Yeremya 32: 35’de Hinnom vadisinden bahsedilir. ’’Ben-Hinnom Vadisi’nde ilah Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.’’</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Markos İncilinin 9: 43-47: numaralı bölümü de Hinnom vadisinin dehşetinden bahseder:<br>
	”Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir”.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">”Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”.<br>
	”Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">”Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez’’.<br>
	Kur’anın Zuhruf suresinin 77. ayetinde de cehennem bekçisi ile günahkarlar arasında geçen diyalog anlatılır. ’’Onlar cehennem bekçisine:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">”Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün.» diye seslenirler. Mâlik de: «Siz böylece kalacaksınız.» der’’.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Peki Kur’anda cehennemin bekçisi ve meleği olarak tasvir edilen bu Malik kimdir?.<br>
	Yoksa eski bir tanıdık mıdır?</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">‘’Malik’’ Sami dillerinden biri olan İbranice de ki ‘’MLK’’ kökünden türemiştir. Melek, malik, mülk, melik,memlük gibi kelimelerin köken aldığı “MLK” kökü aslında Tanrı Molok’un adıdır. Yani kurnaz tanrı Molok yok olmamış, arka kapıdan yeni dinlere sızarak kendine malik ve melek adıyla yer bulmuştur.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Velhasıl-ı kelam; Molok’a çocukların kurban olarak sunulduğu Ge-Hinnom Cehenneme, Molok ise Malik’e, Melek’e dönüşmüştür.</span>
</p>

<figure aria-describedby="caption-attachment-6167" id="attachment_6167" style="color:#222222; font-size:17px; text-align:center">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü" data-ratio="74.94" height="332" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" srcset="https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/01/Cehennem-sözcüğü-ve-kavramı-nereden-geliyor.jpg 443w, https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/01/Cehennem-sözcüğü-ve-kavramı-nereden-geliyor-300x225.jpg 300w, https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/01/Cehennem-sözcüğü-ve-kavramı-nereden-geliyor-80x60.jpg 80w, https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/01/Cehennem-sözcüğü-ve-kavramı-nereden-geliyor-265x198.jpg 265w" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px" width="443" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/01/Cehennem-s%C3%B6zc%C3%BC%C4%9F%C3%BC-ve-kavram%C4%B1-nereden-geliyor.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>

	<figcaption id="caption-attachment-6167" style="color:#444444; font-size:11px; text-align:left">
		<p style="text-align: center;">
			<span style="font-size:14px;">Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü</span>
		</p>
	</figcaption>
</figure>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Fotoğrafta Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü yer alıyor…</span>
</p>

<div class="ipsSpoiler" data-ipsspoiler="">
	<div class="ipsSpoiler_header">
		<span>Referans</span>
	</div>

	<div class="ipsSpoiler_contents ipsClearfix">
		<p>
			<span style="font-size:14px;">ALINTI : KEMAL İNANÇ IŞIKLAR – Arkeoloji Sanat ve Dinler Tarihi</span>
		</p>
	</div>
</div>

<p>
	 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">250</guid><pubDate>Thu, 15 Oct 2020 21:20:19 +0000</pubDate></item><item><title>Kendi imkanlar&#x131;n&#x131;zla sinek ve sivrisineklerden kurtulmak ister misiniz?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/249/</link><description><![CDATA[
<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Yaz aylarında en çok şikayet ettiğimiz ve çözüm aradığımız konu sinek ve böceklerden korunmaktır. Bu amaçla geliştirilmiş, toksik kimyasallar içeren ürünlerin çok zararlı yan etkileri var. O nedenle doğal çözümlerin neler olabileceğini Danışma Kurulu üyemiz Fitoterapist Dr. Bekir Uğur Yavuzcan’a sorduk. Bakalım Dr. Yavuzcan neler demiş:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">“Ev-işyeri ve tatil alanlarında, sinek ve böcekler için en iyi itici-caydırıcı uçucu bitkisel yağlar şunlardır:<br>
	lavanta, limon, nane, sedir ağacı, kekik, limon otu (citronella), çay ağacı, sardunya, biberiye, okaliptüs , karanfil uçucu yağlarıdır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Yaz mevsiminde sinek ve böceklere karşı bu yağlardan en etkili olanları ise limon yağı, lavanta yağı, nane yağıdır ve limon otu (citronella) yağıdır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">İçerdikleri bazı doğal kimyasallar nedeniyle özellikle uçucu haşereler üzerinde toksik etkileri vardır. Unutmayın ki uçucu yağlar yani keskin kokulu yağlar direkt cilt üzerine temas ettirilmemelidir çünkü cilt üzerinde irritan etkileri bulunur. Bu nedenle uçucu yağları mutlaka bir sabit yağ içinde (en güzeli fındık yağı, hindistan cevizi yağı, susam yağı, kalendula yağı, avokado yağı veya zeytinyağı içine birkaç damla damlatarak) kullanılması gerekmektedir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Püskürtmeli küçük bir şişe içine 10 ml veya 20 ml olabilir, yukarıdaki saydığım 6 sabit yağdan birini ekledikten sonra üzerine en fazla 4-5 damla uçucu olan üç yağdan birisini (limon-lavanta-nane) ilave edip şişenin ağzını kapatıp çalkalıyoruz. Bu karışımı cildimizde açıkta kalan her yere (gözler hariç) sıkabilirsiniz. Hiçbir haşere ve sinek uğramaz bile yanınıza artık.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Balkonlara ve odalara sineklerin gelmesini engellemek için ise: 10 damla limon yağı + 10 damla lavanta yağı + 5 Damla nane yağı + 5 damla karanfil yağı + 50 ml püskürtmeli şişe içine saf su konarak çalkalanıp odaların içine veya balkonlara püskürtülerek sineklerin gelmesi engellenebilir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Mutfaklarda tezgah altı ve üzeri dolapları ise hamam böcekleri ve bazı haşerelerden uzak tutmak için temizlik bezinize 8-10 damla biberiye ve kekik yağından damlatıp silerseniz uzun bir süre uğramazlar mutfağınıza. Aynı zamanda tezgahlarınız için harika bir dezenfektandır bu ikili karışım.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Yatak altı, giysi dolabı içleri ve kütüphanelerde kitap aralarında güveleri ve tahta kurularını uzak tutmak için lavanta yağı emdirilmiş, etrafı naylonla sarılmış bezler bulundurmanız yeterlidir.”</span>
</p>

<div class="ipsSpoiler" data-ipsspoiler="">
	<div class="ipsSpoiler_header">
		<span>Referans</span>
	</div>

	<div class="ipsSpoiler_contents ipsClearfix">
		<p>
			<span style="font-size:14px;">Dr. Bekir Uğur Yavuzcan / Fitoterapist | Sağlıklı Yaşıyoruz® Danışma Kurulu üyesi</span>
		</p>
	</div>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Sinek kovucu ilaçlar, sineklerden ziyade bize zarar veriyor zira kokuyu alan sinekler kaçıyor, bizse bu odada barınıyor, uyuyor, yemek yiyoruz. Sağlıklı yaşamak için sağlıklı beslenmek yetmiyor. Aynı zamanda ekolojik yaşamak durumundayız.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Ekoloji uzmanı Erkan Şamcı’nın sivri sinekleri uzak tutmak için kendimize zarar vermeden doğal bir önerisi var.<br>
	Karbonat + Limon + Limon Yağı + Su ile doğal, hoş kokulu ve etkili sinek kovucu yapabiliriz.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Sprey şişe içine ;<br>
	Yaklaşık 1/2 litre su<br>
	1/2 çay kaşığı karbonat<br>
	1/2 limonun suyu<br>
	40-50 damla limon yağı</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bu artık ekolojik bir sinek kovucu. Odanız hem mis gibi kokacak, hem de sinekler gelemeyecek.<br>
	Bundan iyisi, Şam’da kayısı.</span>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">249</guid><pubDate>Thu, 15 Oct 2020 21:16:52 +0000</pubDate></item><item><title>Koalalar ve sevimli ya&#x15F;amlar&#x131; hakk&#x131;nda bilmedikleriniz</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/248/</link><description><![CDATA[
<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Şüphesiz hepimiz koalaları sevimlilikleri, tembellikleri ve ağaçlara sarılı yaşamları ile tanıyoruz. Hatta son zamanlarda viral olan, arkadaşları onu ağaçtan attığı için ağlayan koala videosunu da es geçmeyelim.</span>
</p>

<p style="color: rgb(34, 34, 34); font-size: 17px; text-align: center;">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="images-2-300x150.jpg" data-ratio="50.00" height="150" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/02/images-2-300x150.jpg 300w, https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/02/images-2.jpg 318w" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px; text-align:center" width="300" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/02/images-2-300x150.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Koalaların yaşam alanları Avusturalya ormanlarıdır. Maalesef ki insanları çok sevmiyorlar ve yaşam alanlarından oldukça memnunlar. Yani onları evcilleştirmek çok zor. Onları yaşam alanından ayırıp hayvanat bahçesine almaksa, koalalara sadece acı veriyor. Önceden Avusturalya’ya yerleşen insanlar yumuşak tüylü kürkü için onları avlıyordu. Oldukça tembel ve hareketsiz olmaları nedeniyle de avlanmaları çok kolay oluyordu. Bu durumda insanları sevmemeleri gayet tabii.</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:center">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="indir-1-1.jpg" data-ratio="133.51" height="259" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px; text-align:center" width="194" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/02/indir-1-1.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Koalalar tıpkı kangurulargibi keseli hayvanlardır. Onlarla ilgili diğer ilginç bilgi ise hamilelik süreçleri. Çok kısa bir hamilelik geçiren koalalar, yalnızca 35 gün yavrularını karnında taşıyorlar. 3- 5 cm doğan yavrular annelerinin keselerine giriyor ve burada büyüyüp gelişmeye devam ediyor. Kese hayatları ise 6 ay sürüyor. Fakat bitmiyor, bu defa da annelerinin sırtında yaşamaya devam ediyorlar. 2- 3 yıl kadar da annelerinin sırtında büyüyp hayatı öğrenmeye çalışıyor yavru koalalar.</span>
</p>

<p style="color: rgb(34, 34, 34); font-size: 17px; text-align: center;">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="indir.jpg" data-ratio="62.32" height="199" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px; text-align:center" width="319" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/02/indir.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Anne koalalar ise yavrusuna bakarken bile uykusundan ödün vermiyor. Yaklaşık günde 18 saat uyuyan koalalar uykusundan asla vazgeçmiyor.</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:center">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="indir-11.jpg" data-ratio="103.17" height="318" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px; text-align:center" width="308" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/02/indir-11.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">KOlalar yalnızca okaliptüs yaprakları yerler. Birçok hayvan gibi insanlar için de son derece zehirli olan bu yaprakları sindiren özel bakteriler bulunmakta. Evrimsel süreçte bu bakteriler ile koalalar mutualist bir ilişki içindedirler. Yaşam alanları ise elbette okaliptüs ağaçları. Oldukça tembel oldukları için tüm hayatları bu ağaçta geçiyor. Su içmeye bile vakit ayırmıyorlar. Zaten su aramak istese bile en fazla kat edebileceklerii mesafe 3- 5 metre. Çünkü günde yalnızca 4 dakika kadar hareket edebilecek enerjiye sahipler. Ağaçtan damlayan suları içiyor, hatta bazen hiç su içmiyorlar.</span>
</p>

<p style="color: rgb(34, 34, 34); font-size: 17px; text-align: center;">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="indir-10.jpg" data-ratio="74.67" height="225" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/02/indir-10.jpg 259w, https://www.bilimgunlugu.com/forum/yedek/wp-content/uploads/2019/02/indir-10-80x60.jpg 80w" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px; text-align:center" width="300" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/02/indir-10.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Peki koalalar neden bu kadar çok uyuyor (günde 18-22 saat) ve çok az hareket ediyorlar?</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bunun sebebiyse okaliptüs yaprakları! Tek yedikleri besin olan okaliptüs yaprakları onlara gerekli enerjiyi sağlayamıyor ve vücutları hep uyku istiyor. Ayrıca ormanda yaşamaları, bol oksijen de uykuya bir sebebiyet tabi. Fakat en büyük sebep yeterli beslenmemeleri.</span>
</p>

<p style="color: rgb(34, 34, 34); font-size: 17px; text-align: center;">
	<span style="font-size:14px;"><img alt="indir-5.jpg" data-ratio="66.55" height="245" style="border-bottom-color:#edcb21; border-bottom-style:solid; border-image:initial; border-left-color:initial; border-left-style:initial; border-right-color:initial; border-right-style:initial; border-top-color:initial; border-top-style:initial; border-width:0px 0px 5px; text-align:center" width="368" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/wp-content/uploads/2019/02/indir-5.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Peki bu sevimli mi sevimli canlılar saldırganlar mı?</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Maalesef ki evet. O tatlı görüntüleri yanıltıcı. Grubun kendi içerisindeki kavgalar oldukça sakin geçiyor fakat köpekler ve insanlar konusunda biraz agresif olabildikleri biliniyor. Avustralya’da 2014 Aralık dolaylarında bir kadın, köpekleri ile birlikte koaladan kurtulmaya çalışırken, kendisini ısırdığını ifade etmiş (!). Kadının bacağını ısıran koala hiç de kolay bırakmamış. Kadın çırpınışlar sonucu koalanın dişlerinden kurtulabilmiş.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<em><span style="font-size:14px;">ERİCA CARNEA tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.</span></em>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">248</guid><pubDate>Mon, 12 Oct 2020 20:41:40 +0000</pubDate></item><item><title>G&#xFC;nl&#xFC;k &#xE7;ekim i&#xE7;in foto&#x11F;raf makinesi olarak ne almal&#x131;y&#x131;m?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/235/</link><description><![CDATA[
<p>
	Açıkcası D-SLR gibi makinelerle zaten çok odaklı bir amacınız yok ise uğraşmanıza değmez, hem vaktinize, hem paranıza yazık olur. Ortalıkta bu tarz çok fazla insan dolaşıyor, bir makine bir lens hop aynada kendi fotoğrafını çekip fotoğrafçıyım diyor.
</p>

<p>
	Olmaz, saygısızlıktır.
</p>

<p>
	Bir de sizin gibi kendini bilen, ihtiyacına göre hareket etmek isteyen dostlarımız var, iyi ki de varlar. Dengeyi sağlayan kanat sizsiniz bu dengesizlik içerisinde çünkü, inanın bana.
</p>

<p>
	Dijital bir makineyle, günlük çekimlerinizi gayet keyifli bir şekilde idare edebilirsiniz. Peki alırken nelere dikkat edeceksiniz?
</p>

<p>
	Şimdi sizin yerinize girdim MediaMark, Teknosa gibi bir dükkana, raflarda koruma kilitli aletler duruyor, açılabiliyor, çekim yapılabiliyor, 1 metre mesafeden dışarı çıkarılamıyor kilitten dolayı. Görevli arkadaşla muhattap olmadan makineyi açıyorum, otomatik moduna alıyorum ve flash’ı açıyorum.
</p>

<p>
	Önce bir yanımdaki arkadaşımı çekiyorum, sonra hareket ederken çekiyorum, el kol oynatırken. Sonra flash’ı kapatıp ortam ışığı ve spotlar ile aynı işlemi tekrarlıyorum. Sonra açıyorum flash’ı tekrar, hemen rafta bulunan etikete odaklamaya çalışıyorum makineyi, farklı uzaklıklardan, yazıları ne kadar yakından/uzaktan netleyebildiğine bakıyorum; ne kadar sürede, ne kadar netleyebiliyor?
</p>

<p>
	Çekiyorum fotoğrafları, sonra yanımdaki arkadaşımla beraber LCD ekranından bakıyorum, hangileri net, istediğim gibi, profesyonel detaylara dalmadan, gördüğüm görüntüye, kullanılabilirliğine, işlem yapma hızı, fotoğraflar arasındaki geçiş süresi gibi detaylara da arada göz atıyorum.
</p>

<p>
	Çok özel bir amacım yoksa maksimum 4 ya da 5 makineyi deniyorum (ki zaten promosyon, yeni ürün vs derken hep aynı Megapiksel ve özelliklerde aletler ucuzdan pahalıya doğru dizilmiş oluyor genelde) ve hop gözüme kestirdim bile bir tane.
</p>

<p>
	Alıyorum çıkıyorum.
</p>

<p>
	Netlik, keskinlik, renk yumuşaklığı, tonlama hassasiyeti, diyafram hızı, işlem hacmi, piksel oranı, dpi basma özelliği; ne gerek var, günlük kullanıcam, başımı ağrıtmasın yeter diyorum dönüp gidiyorum.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">235</guid><pubDate>Mon, 14 Sep 2020 14:43:27 +0000</pubDate></item><item><title>Atat&#xFC;rk&#x2019;&#xFC;n Muas&#x131;r Medeniyetine G&#xF6;t&#xFC;ren Bilim Anlay&#x131;&#x15F;&#x131;</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/233/</link><description><![CDATA[
<p>
	Muasır medeniyet sözünü; İçinde bulunulan asırda hayatın her alanında sosyal olarak, ekonomik olarak, kültürel olarak , bilimsel olarak en ileri, en gelişmiş gücü ve imkanı yine en fazla olan devlet , millet topluluğu olarak geniş bir bakış açısıyla tanımlayabiliriz.
</p>

<p>
	Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ; Günümüz teknolojisi ile Uzay çalışmalarının yapıldığı gökyüzünün ötesine, binlerce yıl önce kadim Türk medeniyetinin, kültürünün , yaşayışının göğe bakarak akıl yoluyla şekillendiğini elbette bilmekteydi. Bu sebeple 10. Yıl Nutkunda;
</p>

<blockquote class="ipsQuote" data-gramm="false" data-ipsquote="">
	<div class="ipsQuote_citation">
		Alıntı
	</div>

	<div class="ipsQuote_contents ipsClearfix" data-gramm="false">
		<p>
			“Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale, müspet ilimdir, bilimdir.”
		</p>
	</div>
</blockquote>

<p>
	diyerek toplumuzun her bir bireyinin bilimde her türlü gelişmeyi yapabilmesi için bizzat sözleri ile teşvik etmiştir.
</p>

<p>
	Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ; Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Türkiye Cumhuriyetimizde bilim ve teknoloji de muasır medeniyetler seviyesinde finansal destek sağlamaktan ve temeli için alt yapı ve kurumları tesis etmekten sorumlu bilim koordinasyonu sağlayan devlet teşvik kurumlarımızdır. Bilimsel kurumlarımızın devlet teşviki ile bilimsel çalışmalarda başarı sağlayacağı aşikardır.
</p>

<p>
	Eğitim kurumlarında bilimsel araştırma teşviki, bilimsel araştırma yapmak için bilim ile uğraşan her bireyin maddi ve manevi destek almasını sağlayacak düzenin kurulması yine bilimi öncelik edinmiş devlet yönetimi ile mümkün olacaktır.
</p>

<p>
	Türkiye Cumhuriyeti devletimizin araştırma ve geliştirme olan AR-GE ‘ye yatırım yapması , bilimsel olan her şeye merakın ve azmin uygulayıcısı olan bireylerin, kişisel araştırmalarına da destek olması , bağımsız ve bilimsel araştırma yapan, milli çıkarımız ile uyumlu olan kurumların oluşturulması gerekiyor. Zira yüksek araştırma bütçelerinin milli çıkarlarımız ile uyumlu bağımsız kurumlar tarafından da desteklenmesi gereklidir. Bu bağımsız kurumlarında milli çıkarlarımıza uygun olan kurumlardan oluşturulması önemle dikkat edilecek bir husus.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="100" data-ratio="48.39" data-unique="ipmlf869l" style="" width="872" alt="Atatürk ve Bilim.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_09/601702056_AtatrkveBilim.jpg.33ca0863b43da8c46280a41a97fd8d8e.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Bilim yaşamımızın her alanında sosyal, ekonomik, kültürel olarak bizi muasır medeniyetler beşiği , merkezi yapacaktır. Bilim güvenliğimizi sağlayacak, uluslararası toplumda söz sahibi yapacak öz güvendir. Bilim cehaletin karşısına dikilecek en etkili güçtür. Bilim etik olarak yapıldığında; saman yolumuzu, gezegenimizi, doğamızı, kişilik haklarımızı da koruyacaktır.
</p>

<p>
	Türkiye Cumhuriyet’in geleceğini ve yolunu belirleme de, bilimi rehber edinmiştir. Atatürk’ün bilimsel, akılcı ve gerçekçi bir düşünceyi Türk toplumunun bütün alanlarına egemen kılmak çabası bağımsızlık mücadelesinde muhakkak etkili olan bilimsel kişiliğindendir.
</p>

<p>
	Atatürk insan aklına çok değer verirdi. Atatürk’ün kendi ifadesine göre ” Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur”. Bu ifade Atatürk’ün tüm yaşamı boyunca temel hayat görüşü olmuştur. Akılcılığı sonucu batı felsefesini araştırıp incelemiştir.
</p>

<p>
	Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün her toplantıda, halka hitaplarında , mecliste Türk milletini bilime teşvik edici sözlerinin izcisi olmalıyız. Zira Atatürk diyor ki;
</p>

<p>
	Evet; ulusumuzun siyasal, toplumsal yaşamında ulusumuzun düşünce bakımından eğitiminde de kılavuzumuz bilim ve fen olacaktır. (1922; S.D. II )
</p>

<p>
	Mustafa Kemal Atatürk , bilim ve teknolojinin dışa bağlı bağımlılık, esaretin önünde en büyük engel olabileceğini belirtmiştir.
</p>

<blockquote class="ipsQuote" data-gramm="false" data-ipsquote="">
	<div class="ipsQuote_citation">
		Alıntı
	</div>

	<div class="ipsQuote_contents ipsClearfix" data-gramm="false">
		<p>
			“İlim ve fenni yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve izlemek şarttır”
		</p>
	</div>
</blockquote>

<p>
	Mustafa Kemal Atatürk bu sözü ile muasır, çağdaş toplumun temel kuralına bilim ve teknolojiyi takip ederek ulaşılabileceğini ifade etmiştir.
</p>

<p>
	Devletimizin gelişmiş, kalkınmış muasır medeniyetler seviyesinden  bile ileri de olması bilişim, bilim ve teknolojideki gelişmeleri üretecek donanım , eğitim ve teşvik sağlaması vazifesidir. Bilişim çağı olan bu çağda, teknoloji çağı olan bu çağda , uzay çalışmaları araştırmaları yapılan bu çağda; geleceğimizin daha rahat, refah içinde, kısa ve zamanında olumlu çözüm alabilmesi için bu şarttır. Zira yaşamın tüm alanlarında bilimsel gelişmelere uygun bir yol izlemek gezegenimize, doğaya, insanlığımıza fayda sağlayarak gelişmemiz için gereklidir.
</p>

<p>
	Zira mavi gezegenimizde çok dinamik gelişmeler olmaktadır. Bilim, teknik yanında iletişim alanında da bu gelişmeleri fark etmemek ve bu teknolojik ve bilimsel gelişmeler de çalışmalar, araştırmalar yapmamak, bizi muasır medeniyetlerden uzaklaştırarak , cehalet karanlığında en ufak sorunlarımızı bile çözememe acizliğinde yok oluşa götürecektir.<br>
	Son olarak Mustafa Kemal Atatürk ‘ün bilime teşvik edici sözleri ile düşünmek bizlerin şuurlarında tesir etmesi temennisiyle;
</p>

<blockquote class="ipsQuote" data-gramm="false" data-ipsquote="">
	<div class="ipsQuote_citation">
		Alıntı
	</div>

	<div class="ipsQuote_contents ipsClearfix" data-gramm="false">
		<p>
			“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için muvaffakıyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız; ilmin ve fennin, yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakki-yatını zamanla takip eylemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin yıl sene evvel bugün aynen tatbike kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.”
		</p>
	</div>
</blockquote>

<p>
	Gazi Mustafa Kemal Atatürk.<br>
	22 Eylül 1924, Samsun. (22 Eylül 1924 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun İstiklal Ticaret Mektebinde öğretmenler tarafından verilen çay ziyafetindeki konuşmasından bir bölüm.)
</p>

<p>
	<em>Yazı Blog bölümünde Zeynep Han Dikmen tarafından kaleme alınmıştır.</em>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">233</guid><pubDate>Tue, 01 Sep 2020 22:05:23 +0000</pubDate></item><item><title>D&#xFC;nya haritas&#x131;nda Afrika k&#x131;tas&#x131; bilerek mi k&#xFC;&#xE7;&#xFC;k &#xE7;iziliyor?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/220/</link><description><![CDATA[
<p>
	Bir dergide "dünya haritasındaki hatalar" ile alakalı bir yazıdan esinlenerek "Afrika kıtası dünya haritasında küçük mü çiziliyor" şeklinde bir yazı yazma ihtiyacı duyduk.   Sorumuzun cevabını araştırırken gördük ki gerçekten Afrika Kıtası haritalarda küçük çiziliyor.
</p>

<p>
	Niçin mi ?
</p>

<p>
	Sebeplerine değinmeden önce öncelikle bu konu hakkındaki bazı değerlere/bilgilere bakalım. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıda bir dünya haritası yer almaktadır. Yazımızdaki bilgileri haritayı büyütüp karşılaştırarak teyit edebilirsiniz. 
</p>

<p>
	Dünya haritasına dikkat ederseniz Kuzey Amerika, Afrika Kıtası'ndan daha büyük olarak görülmekte. 
</p>

<p style="text-align: center;">
	<a class="ipsAttachLink ipsAttachLink_image" href="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_08/135775422_Dnyaharitas.jpg.4ee30d28a15b788119a5557f310ebf8a.jpg" data-fileid="79" data-fileext="jpg" rel=""><img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="79" data-ratio="66.70" data-unique="m79j7hcen" style="" width="1000" alt="Dünya haritası.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_08/891296004_Dnyaharitas.thumb.jpg.a4d349b0b99b7986e186d453d8398a08.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png"></a>
</p>

<p>
	Bu sadece yukarıdaki haritada değil genel kullanımda olan birçok dünya haritasında da böyle. <br>
	Peki gerçekte yüzölçümü olarak hangisi daha büyük?
</p>

<p>
	Afrika kıtasının yüzölçümü 30,221,53 km² 'dir.<br>
	Kuzey Amerika'nın ise yüzölçümü 24.230.000 km²'dir.
</p>

<p>
	Kaba bir hesapla iki kıta arasında 6 milyon km²'lik bir fark bulunuyor. Ama genel kullanımdaki dünya haritalarında <strong>Kuzey Amerika, Afrika'dan daha büyük olarak gösteriliyor.</strong>
</p>

<p>
	Bu arada 6 milyon km² ne kadardır diye düşünebilirsiniz. <br>
	6 milyon km²'lik alan tam olarak 7,6 adet Türkiye demek. 
</p>

<p>
	<strong>Yani 7,6 tane Türkiye buharlaşmış bu haritadan.</strong>
</p>

<p>
	Başka bir örnekle devam edelim.
</p>

<p>
	Haritaya dikkatli baktığımızda, Grönland Adası (Danimarka’nın toprağıdır) <strong>Afrika Kıtası'nın üçte biri (1/3) kadar gibi gözüküyor.</strong>
</p>

<p>
	Peki gerçekte böyle mi ?
</p>

<p>
	Gerçekte <strong>Grönland Adası Afrika Kıtası'nın on beşte biri (1/15) kadardır.</strong>
</p>

<p>
	Sadece bu iki örneğimizden görüldüğü üzere Afrika Kıtası haritalarda küçük çizilmektedir/gösterilmektedir.
</p>

<p>
	<strong>Peki bu yanlışlığın sebebi nedir ?</strong>
</p>

<p>
	Haritacılara göre bunun sebebi "dünyanın yuvarlak olması ve kağıda aktarılırken sıkıntıların yaşanmasıdır". Bu cevabın ne kadar doğru olduğu konusunda bilgi sahibi değiliz. Bu yüzden verilen bu cevaba doğru veya yanlış diyemiyoruz.
</p>

<p>
	Haritadaki bu yanlışlığa farklı açıklamalar da getiriliyor. Bunlardan en çok ön plana çıkan cevap ise haritadaki yanlışlığın ideolojik olabileceği şeklinde.
</p>

<p>
	Yıllarca Afrika'yı yağmalayanların bu kıtanın gerçek büyüklüğünü küçültmeye çalışarak kendilerini daha meşru bir zemine oturtma çabaları bu yanlışlığın temel sebeplerinden biri olabileceği görüşü ön plana çıkıyor.
</p>

<p>
	Tıpkı beyaz adamların, siyah adamları barbar olarak gösterip yaptıkları kıyımları meşrulaştırmaya çalışması gibi. 
</p>

<p>
	****<br>
	Söz sırası sizde.
</p>

<p>
	Bu yanlışlığın sebebi harita çizimiyle mi alakalı, ideolojik mi, yoksa başka sebepleri daha var mı ?
</p>

<p>
	****<br>
	Bu yazıda "wikipedia" dan alınan sayısal değerler kullanılmıştır.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">220</guid><pubDate>Sat, 22 Aug 2020 08:19:42 +0000</pubDate></item><item><title>Neden baz&#x131; insanlar s&#xFC;rekli ge&#xE7; kal&#x131;r?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/201/</link><description><![CDATA[
<p>
	Hepimizin mutlaka etrafında bu tarz bireyler mevcuttur, bazı insanlar sürekli geç kalır, peki neden?
</p>

<p>
	Geç kalmak birçoğumuzun başına gelmiş günlük yaşamın içerisinde olabilen bir şeydir. Trafik sıkışık olabilir, yolda başımızda bir iş gelebilir, buna benzer sebepler 5-10 dk bazen gecikebiliriz. Sadece birtakım insanoğlu var ki onların bir yere zamanında gelmesi fazlaca ender görülür. Benim bu şekilde bir dostum var, çözümünü bulduk gerçi, ona daima randevu zamanını otuz dakika ilkin olarak söylüyoruz. Geç kalmak bekleyen taraf için fazlaca sinir bozucu bir şeydir, hele devamlı geç kalan insanoğlu çevrelerindekiler tarafınca asla hoş karşılanmazlar. Bilim bu insanların geç kalmalarının benlik özellikleriyle ilgili bulunduğunu söylüyor.
</p>

<p>
	O zaman birtakım insanların devamlı olarak gecikmesine, dostlarını veya yakınlarını sinirlendirmesine yol açan şey ne? Ek olarak bu durumu değişiklik yapmak niçin fazlaca zor? Araştırmacılar onlarca senedir bu durumu araştırıyor.  The Wall Street Journal dergisinde gösterilen bir makaleye bakılırsa nihayet bilim adamları birtakım ipuçları yakaladılar.
</p>

<p>
	New York Üniversitesi İşletme Fakültesi toplumsal psikologlarından Justin Kruger, “Geç kalmaya karşı her türlü ceza ve yaptırımlar var, sadece çelişki, bu cezalar ve peşinden gelen sonuçlara karşın hala geç kalmamızdır” diyor. İnsanların çoğunlukla geç kalmasının en aleni ve en yaygın sebeplerinden biri, onların sıradan bir halde bir görevin ne kadar süreceğini doğru muhakeme etmede başarısız olmalarıdır. Bu vaziyet çoğu zaman planlama yanlışı olarak bilinir. Inceleme bir görevin ne kadar müddette tamamlanabileceğini tahmin etme mevzusundaki başarısızlığının insanlarda yaklaşık yüzde 40 oranında bulunduğunu ortaya çıkardı.
</p>

<p>
	Bir başka hususiyet, devamlı geç kalanların birden fazlaca görevinin bulunma olasılığının olması. Amerika, San Diego Eyalet Üniversitesi’nden Jeff Conte tarafınca 2003’te yapılma bir emek harcama New York şehrindeki 181 metro makinistinden birden fazlaca sorumlu olmayı seçenlerin işlerine çoğunlukla geç kaldığını ortaya çıkarmıştı. Business Insider dergisinde Drake Baer’in yazdıklarına bakılırsa aynı anda birden fazla işe koşturmak bilişsel işlevleri doğru bir halde yerine getirmeyi veya ne yaptıklarımızın bilincinde olmasını fazlaca zorlaştırıyor.
</p>

<p>
	Jeff Conte’un 2001’de gösterilen bir araştırması gecikmeye eğilimli kişilerde bir benlik tipinin daha olabileceğini gösteriyor. Ek olarak Conte 2001’de gecikmeye eğilimli kişilerde bir benlik tipinin varlığını da keşfetti. Gerginken veya sinirliyken başarı odaklı A tipi bireyler daha dakiktir; daha tasasız B tipi bireyler ise geç kalmaya meyillidirler. Kısaca günlük hayatımızda birazcık stres beyni alarma koymak için lüzumlu olabiliyor.
</p>

<p>
	Aslen birazcık stresli ve başarıya odaklı A tipi ve tasasız B tipi insanoğlu hakikaten dönemin akışını değişik algılıyorlar. Daha ilkin meydana getirilen çalışmalara ilaveten Conte; B tipi insanların 1 dakikayı 77 saniye olarak hissettiği bir yerde, A tipi bireylerin bir dakikayı 58 saniye olarak yaşadığını buldu.
</p>

<p>
	Normal olarak bu tarz şeyleri bilmek probleminin çözümüne katkı yapmaz. İnsanların geç kalmasının bir kararı olarak Amerika’nin her sene 90 milyar dolarlık bir kayba uğramış olduğu öngörülüyor. Bunun üstüne bilim adamları dakikliğimizi yavaşça geliştirebilecek stratejilere odaklanmaya başladı. Görevlerini iyi tahmin edemeyen insanoğlu için bir etkinliği fazlaca detaylı aşamalara bölmek o şeyin ne kadar vakit alacağını daha doğru tahmin etmede insanlara faydalı olabilir. 2012’de meydana getirilen bir inceleme sonuçlarına bakılırsa yapmadan ilkin işin taslağını zihinde canlandırmanın insanların sürelerle alakalı olarak daha realist olmalarına yardım edebilir.
</p>

<p>
	Geç kalmayı davranış haline getiren insanoğlu aynı anda iki yerde birden olamayacaklarını ayrım etmek ve daha azca şey planlamak zorundadırlar. Makalenin başlangıcında geç kalma hikayesinde benlik özelliklerinin müessir olduğu için bahsetmiştik. Ne yazık ki bunu değiştirebilmek için yapılabilecek pek fazla şey yok. Geç kalan insanoğlu farklı tekniklerle olası olduğunca kendi yapılarını değiştirmeye odaklanmalı ve zamanla bu problemi aşmaya çalışmalıdır.
</p>

<div class="ipsSpoiler" data-ipsspoiler="">
	<div class="ipsSpoiler_header">
		<span>Referans</span>
	</div>

	<div class="ipsSpoiler_contents ipsClearfix">
		<p>
			sciencealert.com/chronically-late-personality-type-scientists-study<br>
			businessinsider.com.au/type-b-personalities-are-frequently-late-2015-2
		</p>
	</div>
</div>

<p>
	 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">201</guid><pubDate>Sun, 16 Aug 2020 23:40:39 +0000</pubDate></item><item><title>Horozlar&#x131;n &#xF6;t&#xFC;&#x15F;&#xFC; insan uyand&#x131;rma eylemi ile alakal&#x131; m&#x131;?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/197/</link><description><![CDATA[
<p>
	Horozun ötmesinin insanları uyandırma arzusu ile bir ilgisi var mı?
</p>

<p>
	Horozun sabah erkenden, gün doğarken ötmesinin, insanları uyandırma arzusu ile bir ilgisi yoktur. onlar kendileri için öterler.
</p>

<p>
	Aslında horozlar gün boyu öterler ama gün ağarırken ötmeleri daha kuvvetli, daha canlıdır. ortalık da iyice sessiz olunca çok uzaklardan bile duyulabilir. horozların ötüş tempoları öğleden sonra saat 3’e doğru düşer. horozların ötmeye başlamaları tam şafak vakti veya çok az öncedir.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="57" data-ratio="53.41" data-unique="ldu7vtyvi" style="" width="734" alt="Bay Horoz.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_08/481847519_BayHoroz.jpg.4619249750caaf594686661564cb9cc1.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Gerek doğan güneş’in ışığının etkisini gerekse yine aynı zamanda ötmeye başlayan diğer kuşların seslerinin etkilerini ölçmek amacıyla horozlar ışık ve ses geçirmez bir bölmeye konulmuşlar ama yine aynı saatte ötmeye başladıkları görülmüştür. buradan da sabah sabah ötmenin horozun biyolojik saatinde ayarlanmış olduğu anlaşılıyor.
</p>

<p>
	Sabah güneş doğarken ötmek sadece horozlara mahsus değildir. kulağa en çok horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha güçlü olmasındandır.
</p>

<p>
	Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde dallarda koro halinde ve kuvvetlice öterler. gün boyu kuşlardan duyabileceğiniz en büyük ses hacmi bu saatlere rastlar.
</p>

<p>
	Bu sabah ötüşünün nedeni kuşun kendi hakimiyeti altındaki alanı belirtmesidir. horoz da her ne kadar uçamasa da bir kuş türü olduğundan onun da sabah ötüş nedeni aynıdır. ‘her horoz kendi çöplüğünde öter’ ifadesi bu bakımdan çok doğrudur. öterek o gün boyu kendi alanı içinde olan kümesin ve tavukların yanına kimsenin özellikle diğer horozların yaklaşmamasını ikaz eder.
</p>

<p>
	Gerek horozun gerekse diğer kuşların gün içinde ötmelerinin nedeni ise farklıdır. bu ötüşler, yiyeceği, tehlikeyi haber veren, diğerlerinin gözden kaybolmamaları için ‘ben buradayım’ mesajını veren, zaman zaman da aşkım ifade eden iletişim ötüşleridir.
</p>

<p>
	Bilim böyle diyor siz istediğinize inanın…
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">197</guid><pubDate>Sun, 16 Aug 2020 23:28:08 +0000</pubDate></item><item><title>B&#xFC;t&#xFC;n D&#xFC;nya vejetaryen olsayd&#x131; ne olurdu?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/193/</link><description><![CDATA[
<p>
	Eğer vejetaryen değilseniz, en azından vejetaryen olan bir tane insan tanıyorsunuzdur. Ve dünya üzerinde nerede yaşadığınıza bağlı olarak, tanıdığınız vejetaryenler, etten vazgeçen genel nüfusun büyük bir kısmına veya çok küçük bir kısmına ait olabilir. Örneğin ABD’de vejetaryenlerin yüzdesi 4-5 civarındayken, Hindistan’da yaklaşık yüzde 30’dur. Fakat bilimsel olarak konuşursak, eğer bu yüzde aniden tüm dünya genelindeki insanların yüzde 100’üne çıksaydı ne olurdu?
</p>

<p>
	AsapSCIENCE’ın son bölümünün açıkladığına göre, etleri için yetiştirilen yaklaşık 20 milyar tavuğa, 1.5 milyar ineğe, 1 milyardan fazla koyuna ve yaklaşık 1 milyar domuza birdenbire ihtiyaç kalmazdı.
</p>

<div class="ipsEmbeddedVideo" contenteditable="false">
	<div>
		<iframe allow="accelerometer; autoplay; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen="" frameborder="0" height="270" width="480" data-embed-src="https://www.youtube.com/embed/ANUoAdXfA60?feature=oembed"></iframe>
	</div>
</div>

<p>
	Onları yiyemediğimiz zaman hepsinden nasıl kurtulacağımız hakkında düşünmek hoş değildir fakat, kocaman miktarlardaki evcilleştirilmiş hayvanlar, onları etrafta tutacak hiçbir piyasa olmadığı zaman epey hızlı şekilde ortadan kalkacaklar diyelim. Bu durum, bütün dünyada çok büyük miktarlardaki araziyi serbest bırakacaktır, yani yaklaşık 33 milyon kilometrekareyi. Bu miktar ne kadar büyük? Afrika’nın boyutu kadar.
</p>

<p>
	Üstelik bu sadece çiftlik hayvanlarını barındırmak için kullanılan arazidir; bu miktar, özel olarak hayvanları beslemek amacıyla yetiştirilen ekinler için kullanılan büyük miktarlardaki araziyi içermez bile.
</p>

<p>
	Peki şimdi çılgın miktarda boş toprağa sahibiz, bununla ne yapacağız? Dünyadaki herkes etten vazgeçtiği için, şimdi bir sürü bitki daha yetiştirmemiz gerekecek, fakat sorun şu ki, bu boş çayırların bazıları hâlâ elverişli olsa da, bunların çoğu, tonla yapay besin olmadan üzerinde ekin yetiştirmek için fazla kuru olacaktır. İnsanlar yapay besin eklemeden, bu toprak çöle dönüşebilir.
</p>

<p>
	Fakat bu toprağın bir kısmı eğer doğru şekilde idare edilirse, aslında kendi doğal çayır veya orman haline geri dönebilir ve bu durum, iklim değişiminin etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.
</p>

<p>
	Ve iklim değişiminden bahsederken, yalnızca bütün ineklerden ve gün be gün yaydıkları korkunç miktarlardaki kirletici gazlardan kurtulmak, gezegenin durumu üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir.
</p>

<p>
	Küresel bir ölçekte etten vazgeçmenin sahip olabileceği bir diğer büyük ve harika etki nedir? Dünya genelindeki tatlı su tüketiminin yaklaşık yüzde 70’inin çiftçilikte kullanıldığı düşünüldüğünde, büyük miktarda su kurtarırdık.
</p>

<p>
	O halde konu kapandı, gezegen için hepimiz yarın vejetaryen oluyoruz, tamam mı? Yani, aslında, bu o kadar kolay değil. Sadece bunun çok kolay kurtulacağımız bir bela olmadığını söyleyelim… (Eğer Dünya üzerindeki her bir insanı bifteği bırakmaya ikna etmeye “kolay” diyorsanız).
</p>

<div class="ipsSpoiler" data-ipsspoiler="">
	<div class="ipsSpoiler_header">
		<span>Spoiler</span>
	</div>

	<div class="ipsSpoiler_contents ipsClearfix">
		<p>
			<span ipsnoautolink="true">https://www.sciencealert.com/what-if-the-whole-world-suddenly-went-vegetarian</span>
		</p>
	</div>
</div>

<p>
	 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">193</guid><pubDate>Fri, 14 Aug 2020 14:32:31 +0000</pubDate></item><item><title>Herkes Nerede? Uzayl&#x131;lar ve Fermi Paradoksu</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/190/</link><description><![CDATA[

<p>
	<span style="font-size:14px;">Kafamızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda ya da evrenin sonsuzluğunu düşündüğümüzde hepimiz şu soruları sormuşuzdur. Uzaylılar var mı? dünya dışı akıllı yaşamlar. Peki o zaman onları neden göremiyoruz? “Herkes nerede?” bu soruları soran bir tek biz değiliz. Bundan yaklaşık 70 yıl önce fizikçi Enrico Fermi de bu soruları sordu ve günümüzde hâla çözülememiş Fermi paradoksu ortaya çıktı.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Gözlemlenebilir evrende 10²² ila 10²⁴ kadar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Bu yıldızların milyonda biri bizim güneşimize benzer yapıda olsa, bu yıldızların milyonda birinin etrafında yaşama elverişli gezegen olsa, bu gezegenlerin milyonda birinde yaşam olsa ve üzerinde yaşam olan bu gezegenlerin çok küçük bir kısmında zeka sahibi canlılar olsa yine de evrende milyonlarca canlı var demektir. Hatta bunu hesaplamak için bir denklem bile var <a href="https://www.cambridge.org/core/journals/international-journal-of-astrobiology/article/whither-the-drake-equation/D70E0C624D6C39B1154E53322BD6C07C#" rel="external">Drake denklemi</a> . Bu denkleme göre içinde bulunduğumuz galakside bile 100.000 civarı komşu uygarlık olması gerekir. Kısaca dünya dışı uygarlıklara dair elimizde oldukça güçlü tahminler var. Ama hiç kanıt yok. İşte Fermi de burdan yola çıkarak bu soruyu sordu: “Herkes nerede?”</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong>Fermi paradoksu</strong> hala çözülemedi ama neden hala uzaylılarla karşılaşmadığımızla ilgili pek çok hipotez var. <a href="https://www.google.com/url?sa=t&amp;source=web&amp;rct=j&amp;url=https://en.m.wikipedia.org/wiki/Steven_Webb&amp;ved=2ahUKEwjQjfaq79PlAhWDwcQBHY9tDk0QFjAMegQIBBAC&amp;usg=AOvVaw0RoboaUgBtqAaH0ey11lfX" rel="external">Stephen Webb</a> ‘Where is Everybody’ kitabında bu paradoksa elli farklı çözüm sunuyor. Bunlardan bazıları ise şu şekilde:</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong>En basit açıklama</strong> : Bir uygarlık (zeki yaşam) yok. Varlıklarına dair bir kanıtımız yok o halde yoklar.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Nadir dünya hipotezi: Bizim dışımızda başka bir canlı yok dünya evrenin tek istisnası ve sonsuz evrende yapayalnızız.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Hayvanat bahçesi hipotezi: Hayvanat bahçesi senaryosu 1973 yılında John Ball tarafından önerildi. John Dünyanın uzaylıların hayvanat bahçesi olduğunu ve bu yüzden uzaylıların bizimle iletişime geçmeye ihtiyaç duymadıklarını öne sürdü.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong>Çoktan gittiler</strong>: Uzaylılar var ve dünyayı çok eskiden ziyaret ettiler ama geldiklerinde biz yoktuk.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong>İletişim imkansızlığı</strong>: Evren sürekli genişlemekte ve gezegenler arası mesefa sürekli artmakta gelişmiş uygarlıklar birbirlerini arıyor olsa bile birbirlerine ulaşana kadar uygarlıklardan biri ya da her ikisi yok oluyor.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kıyamet Argümanı</strong>: Henüz varlıklarını kanıtlayamasak da bizden daha zeki yaşamlar vardır ve zeki yaşamlar doğası gereği kendini yok eder. Yani başka gezegenlerde başka uygarlıklar var ama bunlar daha yıldızlar arası seyahat ya da iletişim yapamadan nükleer bir savaş ya da başka bir sebeple kendilerini yok ediyorlar ve bu bir çeşit filtre görevi görüyor.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;"><strong>Berserkers</strong>: 1950 lerin başında soğuk savaş stratejilerinden biri ‘kıyamet günü’ silahıydı. Bu silah korkunç, kontrol edilemez, yapan kişiler dahil dünyadaki tüm yaşamı silmek için tasarlanmıştı. – Eğer düşmanınız bir kıyamet günü silahınız olduğunu bilirse size saldırmaya cesaret edemezdi – soğuk savaş döneminde her ne kadar bir strateji olsa da. Bu silah ya da makineler gerçekten varsa ve gezegen gezegen dolaşıp tüm yaşamları yok ediyorsa.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Onlar bize ulaşmaya çalışıyor ama biz dinlemeyi bilmiyoruz: Yaklaşık 50-60 yıldır uzayı ve uzaydan gelen farklı sinyalleri dinlemeye ve algılamaya çalışıyoruz. Bu kısa bir süre olmakla birlikte aynı zamanda da yanlış bir yöntem kullanıyor olabiliriz.</span>
</p>

<p>
	<span style="font-size:14px;">Algılayamıyoruz: Diyelim ki ormanın ortasında bir karınca yuvasındaki karıncalarız. Hemen yanımıza büyük bir otoban yapılsa bunun ne olduğunu ve hangi teknoloji ile yapıldığını anlayamayız. Dolayısıyla bizden daha gelişmiş bir medeniyet varsa ve bizi aydınlatmaya çalışıyor olsalar bile biz onları anlayamayız.</span>
</p>

<div class="ipsSpoiler" data-ipsspoiler="">
	<div class="ipsSpoiler_header">
		<span>Spoiler</span>
	</div>

	<div class="ipsSpoiler_contents ipsClearfix">
		<p>
			<span style="font-size:14px;">Kaynak: Stephen Webb – If the Universe Is Teeming with Aliens – Where Is Everybody?: Fifty Solutions to Fermi’s Paradox and the Problem of Extraterrestrial Life </span><a href="https://www.ted.com/talks/stephen_webb_where_are_all_the_aliens/up-next" rel="external">Stephen Webb’in ‘Uzaylılar nerede? ‘ adlı ted konuşması.</a>
		</p>
	</div>
</div>

<p>
	<em><span style="font-size:14px;">Blog bölümünde Tunç Yusuf tarafından kaleme alınmıştır.</span></em>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">190</guid><pubDate>Fri, 07 Aug 2020 11:37:59 +0000</pubDate></item><item><title>Birinin size bakt&#x131;&#x11F;&#x131;n&#x131; ger&#xE7;ekten hissetti&#x11F;inize mi inan&#x131;yorsunuz?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/184/</link><description><![CDATA[
<p>
	Psikolojik mi yoksa auramız ile mi ilgili bilemiyoruz henüz ancak çoğumuzun kendimize dönük bakışları hissettiğini hatta aşırı rahatsızlık duyduğunu biliyoruz. Peki bu farkında olmadığımız bir duyumuzun olduğuna işaret mi yoksa birer yanılsama mı ?
</p>

<p>
	Öncelikle bilinmesi gereken iki terim var:
</p>

<p>
	<strong>Bakmak</strong>: Bir cisme odaklanıp cismin görüntüsünün ağ tabaka üzerinde bulunan sarı noktaya düşmesini sağlama girişimidir.
</p>

<p>
	<strong>Görmek</strong>: Ağ tabaka üzerindeki yanal sensörlerin bir görüntüyü tespit edip beyne sinyal göndermesidir. Bakmakla görmek farklı şeylerdir hatta göz içinde bulunan reseptörleri bile farklıdır. Mesela bir şeye baktığımızda gözümüzün Koni Reseptörleri daha fazla iş yaparken bir şeyi gördüğümüzde Çomak Reseptörleri daha fazla iş yapar.
</p>

<p>
	Koni reseptörleri aynı zamanda renk görme yetisine sahiptir. Cisimlerin hem şeklini hem de rengini okuyabilir, bilinçli odak noktasıdır ve bakma işini yapar. Çok az sayıdadır ve sadece sarı bölge ve biraz yakınlarında toplanmıştır. Oldukça dar bir görüş açısı vardır. Çomak reseptörler ise ağ tabakanın görüntü düşebilen her yerine yayılmıştır. Oldukça fazla sayıdadır. Çomak reseptörlerin renk görebilme kabiliyeti yoktur. Cisimlerin şekillerini ve hareketlerini fark edebilir. Göze giren bütün ışık görüş alanı kapsama açısı içindedir. Kısaca eğer birisini size baktığını fark ettiyseniz bunu yaparken o kişiyi görmenize gerek yok, size bakıyor gibi görünen yüz duruşu çomak reseptörleriniz tarafından algılanır ve beyne iletilir. İlginç gelebilir, eğer bakılmaktan hoşlanmayan biriyseniz çomak reseptörleriniz daha hassas çalışır. Çünkü siz karakteriniz aracılığı ile vücudunuzu kullanma tarzı oluşturursunuz ve vücudunuz sizin karakterinize uygun olarak farklı özelliklerini geliştirir. Kimisinde güç, kimisinde zeka, kimisinde, odaklanma…
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="48" data-ratio="47.46" data-unique="cg9xitqpe" width="670" alt="Screenshot_1.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_08/Screenshot_1.jpg.6c4091789fefc0c738793b12805bbdf4.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Bazen sokakta yürürken otobüste seyahat ederken, bir sinema filmine veya spor karşılaşmasına veya ev toplantılarına gittiğimizde öyle dalgın veya düşünceli bir tarzda etrafımıza bakarken birden sağımıza, solumuza veya arkamıza bakma ihtiyacı hissederiz ve dönüp baktığımızda o anda birisinin bize baktığını görürüz. Muhtemelen o kişi bize bakarken bizimle ilgili bir şeyler düşünmektedir.
</p>

<p>
	Kimi zamanda tersi yaşanır. Biz birisini görür ve onunla ilgili bir şeyler düşünmeye başlarız. Saçını, elbisesini, ne kadar kilolu veya zayıf olduğunu, ayakkabısının elbisesine hiç yakışmadığını, ne kadar kederli bir yüzünün olduğunu düşünürken birden karşımızdaki insan sanki bizim ona baktığımızı hisseder gibi gözünü direk gözümüze odaklar.
</p>

<p>
	Yine toplum içerisinde birileriyle konuşurken aynı anda aynı şeyleri söyleyiveririz veya aynı önerileri paylaşırız. Kimi zaman da tam bir şey söyleyecekken, sizden önce birisi sizin söyleyeceklerinizi söyler ve şaşırırsınız. Telefonunuz veya kapınız çaldığında o anda arama ihtimali en düşük birisi aklınıza gelir fakat bakarsınız ki arayan veya gelen o kişidir.
</p>

<p>
	Telepati yeteneği hemen hemen herkeste bulunmasına rağmen, daha başarılı sonuçların alınmasında kişiler arasındaki heyecansal uyumun yani sempatinin olumlu etkisi vardır. Birbirlerine aşık olan insanlar, anne ve çocukları, samimi dostlar, kardeşler, ikizler kendi aralarında bu türden deneyimleri daha sık bir oranda yaşarlar. Birbirlerine sempatik bağlarla bağlı olan insanlar arasında düşünce alışverişinden doğan telepatik etkileşimler olabildiği gibi yine aynı doğrultuda bazen ağrılar bazen fiziksel rahatsızlıkları da birbirlerine intikal ettirilebilir.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">184</guid><pubDate>Thu, 06 Aug 2020 22:17:12 +0000</pubDate></item><item><title>Asosyal ve mutsuz birilerini mi tan&#x131;yorsun?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/182/</link><description><![CDATA[
<p>
	Arkadaşlarını görünce mutsuz olan birilerini tanıyor musunuz? Bir grup insan için, arkadaşları görmek mutluluğu azaltıyor.
</p>

<p>
	Çoğu insan için mutluluk, arkadaşlar ile olumlu şekilde bağlantılıdır, bu durum açıkça görülebilir. Fakat geçen ay British Journal of Psychology bülteninde yayınlanan bir tez, önemli bir istisna buldu: Fazlasıyla zeki olan insanlar, arkadaşlarıyla daha fazla zaman harcadıklarında daha mutsuz hale geliyorlar.
</p>

<p style="text-align: center;">
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="47" data-ratio="59.12" data-unique="p11gek3jb" style="" width="499" alt="Screenshot_2.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_08/Screenshot_2.jpg.598df480f2abd5e66840dbbc1f62a0ec.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Singapur İşletme Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Norman Li’nin önderlik ettiği araştırmacılar, neden bazı insanların diğerlerinden daha mutlu olduğunu açıklamak için evrimsel psikolojiyi kullandılar. Sundukları kurama göre, atalarımız için olumlu sonuçlara yol açan durumlar, günümüzde de mutluluğu destekliyor olmalı.
</p>

<p>
	Kırsal alanlarda yaşayan insanların, şehirde yaşayanlardan daha mutlu olmaya eğilimli olduklarını iddia ediyorlar, çünkü atalarımız 150 kişilik gruplar halinde yaşamış ve daha geniş gruplarda işbirliği ile karşılıklılığı sürdürmekte zorlanmışlar. Daha geniş grupların içinde yaşamak, sonradan huzursuzluk ve rahatsızlık hislerini oluşturmuş olabilir.
</p>

<p>
	Bu arada, arkadaşlıklar mutluluğun anahtarı olabilir, çünkü atalarımız avcılığın zorluklarının üstesinden gelmek ve çocuk büyütme görevlerini paylaşmak için böyle ilişkilere güvenmişler. Fakat, araştırmanın varsaydığı üzere bu kurallar, yüksek nüfuslu bölgelerde daha kolay şekilde yaşayan ve arkadaşlarına bağlı olmayan son derece zeki olan insanlar için geçerli olmayabilir.
</p>

<div class="ipsSpoiler" data-ipsspoiler="">
	<div class="ipsSpoiler_header">
		<span>Spoiler</span>
	</div>

	<div class="ipsSpoiler_contents ipsClearfix">
		<p>
			<span ipsnoautolink="true">http://qz.com/643427/for-one-group-of-people-seeing-friends-decreases-happiness/</span>
		</p>
	</div>
</div>

<p>
	 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">182</guid><pubDate>Mon, 03 Aug 2020 23:24:42 +0000</pubDate></item><item><title>Kahvenin ilgin&#xE7; &#xF6;yk&#xFC;s&#xFC; ve kahvenin tarih&#xE7;esi</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/172/</link><description><![CDATA[
<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Hemen hemen her gün içtiğimiz kahvenin, yaklaşık 600 yıllık acı tatlı uzun bir geçmişi var. Kahvenin Habeşistan’da (Etiyopya) başlayan, Yemen, Mekke, Kahire, Şam’dan sonra İstanbul’a, İstanbul’dan da Avrupa ve dünyanın dört bir tarafına yayılmasının öyküsünü sizler için araştırdık. Bu “nefis öyküye” başlamadan önce, lütfen kendinize bol köpüklü orta bir Türk kahvesi yapın, bir taraftan ufak ufak kahvenizden yudumlarken artık bir taraftan da fincanınızdaki kahvenin 600 yıllık öyküsünü okumaya başlayabilirsiniz.</span>
</p>

<p style="color: rgb(34, 34, 34); font-size: 17px; text-align: center;">
	<img alt="Screenshot_2.jpg" class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="39" data-ratio="41.12" data-unique="nhxbnv5he" style="height: auto;" width="873" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_08/Screenshot_2.jpg.7a6b2ab909e4b917d206ebadf7798685.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahvenin keşfi</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">En fazla anlatılan efsaneye göre, Habeşistan (Etiyopya) orijinli olan kahveyi ilk keşfeden canlılar “keçi”lerdir. Rivayete göre, keçi ve deve sürülerinin çobanları güttükleri hayvanların garip bir ağacın meyvelerini yedikten sonra, daha canlı, hareketli olduklarını görünce, ”bunda bir hikmet var” diyerek durumu dervişleri Şazili’ye bildirmişler. Bu meyvenin suyunu kaynatıp içen Şazili’nin kendisi de aynı canlılığı duymuş ve kahvenin meziyetleri böylece anlaşılmış. Cezayir kaynaklarına göre, kahveyi keşfedenler arasında Şazili’yle birlikte İdris adıda geçiyor. Hatta, ilk zamanlarda kahveye “Şazili” adı verilmiştir. Fakat kahve ağacının meyvalarının bugünkü anlamda sulu bir içecek haline dönüşmesi, ilk kez Yemen’de olmuş. İlk defa Sufiler kahve içmişler. İbadet ve zikir sırasında özellikle akşamları okurken uyanık kalabilmek için.</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Adı nereden geliyor?</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Değişik rivayetler var. Kahve, kelime olarak arapça “kahwa” dan geliyor. Vatanı Habeşistan(Etiyopya) olduğuna göre, akla yakın, oradaki kahve yetişen bir bölgenin eski adı<br>
	Kaffa’dan alınmış olmasıdır. Kahve, rayiha yani koku anlamına da gelmektedir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>1669 yılında Osmanlı’nın elçisi göreviyle Paris’e giden ve Fransız’lara kahveyi sevdiren Süleyman Ağa’ya göre kahve insana kuvvet verdiği için bu adı almıştır.</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Yine Yemen çevresinde kahveye “bun” adı ve-rilmiştir. Kahvenin diğer bir adı moka’dır.Bu sözcük Kızıl Deniz’in doğusundaki Muha kasabasından alınmadır. Ancak dünyanın her köşesindeki ad, kahveye yakın bir sözcüktür. Fransızlar café, İngilizler coffee, Almanlar Kaffe, Macarlar kave, Türkler kahve ve Yunanlı’lar da kafes olarak isimlendirmişlerdir.</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahvenin ilk vatanı ve yayılışı</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahvenin ilk defa nereden çıktığı konusunda, eski kaynaklarda, birbirine yakın bilgiler mevcuttur. Bizler, öteden beri kahvenin anavatanını Yemen olarak biliriz. Fakat ilk kahve, Yemen’e Habeşistan’dan(Etiyopya) geldi ve orada üretildi.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve 1000 yıllarında Habeşistan’da fidan boyundaki yeşil ağaçların meyvesi olarak bilinmekteydi. O tarihlerde kahve hamura karıştırılarak, ekmekle kullanıldı. Kahvenin karın doyurucu bir madde olarak ekmekle kullanılması beş asır kadar sürdü.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Horasan’ın Rey şehrinde doğan, (1450-1525) yılları arasında yaşayan Türk asıllı Ebubekir’in Arapça yazdığı tıp kitabında, 1420 yılında kahve kullanıldığını oradan Aden’e gönderildiğini kitabında belirtmektedir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Paris Milli Kütüphanesi’ndeki eserler arasında bulunan Abd-el-Kadr’ın kitabına göre ise, kahve 1450 yıllarında Yemen’de tanındı ve yetiştirilmeye başlandı.<br>
	<br>
	<strong>Ahmet Raşit’in Yemen ve San’a Tarihi adlı kitabında, kahveyi Habeşistan’dan Yemen’e getiren kişinin Özdemir Paşa olduğu ve orada üretilerek Yemen kahvesi olarak ün yaptığı kayıtlıdır.</strong></span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve Yemen’den sonra Mekke’ye ve Mısır’a tanıtıldı. Kahire’de ilk kahvehane 1521 yılında açıldı. 1573-1578 yılları arasında Orta Doğu memleketlerinde yaşamış olan Doktor Rauvvolf, bu ülkelerde kahve içtiğini yazmaktadır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Aynı yıllarda Halep, Şam, Bağdat ve Tahran’da kahvehaneler açıldı. Kahve, o zaman ki Osmanlı İmparatorluğu ülkesi içerisinde bulunan Kahire, Şam ve Halep’ten sonra İstanbul’a geldi. Kahvenin Türkiye’ye ilk kez, Hükm ve Şems isimli iki Suriyeli tarafından 1555’de getirildiği rivayet edilir. Diğer bazı kaynaklarda ise Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Habeşistan Valisi Özdemir Paşa tarafından geti-rildiği kaydedilir.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">16. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleymen döneminde İstanbul’a gelen kahvenin tadına hayran kalan Kanuni’nin sayesinde bu sihirli içecek kısa sürede Osmanlı sınırlarını içinde yayıldı. Saray mutfağında özel olarak yetiştirilen Kahvecibaşının yaptığı kahve o kadar lezzetliymiş ki… 1554 yılında, Tahtakale’de bir kahvehane açılmış.</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Avrupa’da nasıl yayılmış?</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Osmanlı tacirler tarafından ilk önce İtalya’ya götürülmüş. Ama VIII. Papa Clement 1600’li yılların başında kahve içilebilir diye fetva verene kadar çok fazla yayılamamış. Avrupa’da ilk kahve dükkanı 1645 yılında İtalya’da açılmış; yani İstanbul’dakinden yaklaşık 90 yıl sonra. Kahve dükkanları ile ünlü bir şehir olan Viyena’da ilk kahve dükkanı ise 1683 yılında açılmış. Osmanlı ordusunun yenildiği ikinci Viyena kuşatmasından sonra ele geçirilen çuvallar dolusu kahveyi alan Viyenalilar, ona köpüklü süt ve şeker katarak kendi kahve usullerini geliştirmişler.</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Diğer ülkelere nasıl gitmiş kahve çekirdeği?</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Osmanlı ve Avrupa’dan sonra ilk kez uzak doğu Asya’ya gitmiş. 1600’lu yılların sonunda bir Hollanda’lı tarafından kahve tohumları o zamanlar bir Hollanda sömürgesi olan Java adasında (şimdiki Endonezya’da) yetiştirilmeye başlanmış. Atlas okyanusuna gitme hikayesi de ilginç. 1714 yılında Amsterdam valisi zamanın Fransa kralı 14. Lui’ ye genç bir kahve ağacı hediye etmiş. Bu ağaç kralın emri ile Paris’te kraliyet botanık bahçesine ekilmiş. Bu ağaçtan alınan tohumlar 1723 yılında Fransa sömürgesi olan Karayibler’deki Martinik adasına ekilmiş. Bu arada sana küçük bir ek bilgi. Hani Hollandalılar lale bahçeleri ile övünürler ya; o da Türklerden gitme. Kahve çekirdeğinin ilk bilimsel tanımını yapan Hollandalı botanıkçı Carolus Clusius, aynı zamanda ilk lale soğanını Osmanlı’dan Avrupa’ya götüren kişi.</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Ya Brezilya?</strong></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve tohumlarının Brezilya’ya ulaşmasının hikayesi de ilginç: 1727 yılında Brezilya imparatoru genç subaylarından birini kahve tohumlarından alması için Fransız Guanası’na yollar. Ancak Fransız yetkililer bu kişiye kahve tohumu vermeyi redederler. Çok yakışıklı olan subay valinin karısını çok etkiler. Ülkesine dönerken valinin karısı kendisine bir buket gül verir. Kadın buketin içine adamın istediği kahve tohumlarını da yerleştirmiştir. Ama kahvenin Brezilya’da yaygınlaşması ancak 1800’lu yılların başında olmuş.</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahve yasaklanmıştı!</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Mekke’den Kahire’ye yayılan kahve bol bol içiliyordu. 1532 yılında bu şehrin ünlü din bilgini Ahmet Sunbati kahvenin haram olduğuna dair fetva verdi.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Öğrencilerini tahrik eden bu fetva üzerine, kahvehaneler basıldı, kahve içenlere karşı bir kızgınlık başgöstermişti. Karşı görüşte olan din adamları, kahve içenlere karşı takınılan tavrı kınadılar. Kahve yüzünden din bilginlerinin arası gerginleşti. Sonunda,, Kadı Mahmut İlyas Hanefi birçok alimlerin bu konudaki görüşlerini aldı. Bunları özleştirerek, kahveyi mübah ilan ederek, içilebileceğini bildirdi.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Memluk Sultanı Kansu Gavri tarafından, 1511 yılında Mekke inzibat amirliğine tayin edilen Hair Bey, fıkıh alimlerini bir araya toplayarak kahvenin haram olduğuna dair fetva aldırmıştı. Ancak, Mekke Müftüsü buna katılmamak cesaretini gösterdi. Hair Bey ise, fetvaya dayanarak kahvenin içilmesini ve satılmasını yasak etmiş, satıcıları cezalara çarptırmıştı.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Fakat, Sultan Kansu Gavri’nin çıkardığı bir emirnamede, kahvenin mutlak olarak haram sayılmaması tiryakilerin gönlünü rahatlattı.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve Papa tarafından da kendi din görüşlerine aykırı bulunmuştu. Ayrıca Marsilya’ya 17. asır ortalarında giren kahve, evvela Ait Fakiltei’nin doktorları tarafından sağlık yönünden yasaklanarak kahveye karşı çıktılar.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">İlk zamanlarda İngiltere’de kral da kahveleri kapattı. Prusya Kralı Büyük Frederik, 1732 yılında ülkesinde kahveyi yasakladı.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve, ilk defa Osmanlılarda Kanuni Sultan Süleyman devrinde yasaklandı. İkinci kez yasaklanışı, Sultan Murat III devrine rastlar. Bu yasak da uzun sürmedi. Karşı koyan din bilginleri ile kalem sahiplerinin ricası üzerine padişah 1587 yılında kahve yasağını kaldırdı. Galatalı Meşhure adlı eserin yazarı Halid Efendi’ye göre, kahve yasağının kaldırılmasına Şeyhülislam Bostanzade fetva verdi.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve, Sultan Ahmet I zamanında (1606-1611) yılları arasında üçüncü defa yasaklandı. Kahvenin son defa yasaklanması ise Sultan IV Murat zamanında olmuştur. 1633 yılında kahveyle birlikte tütün de yasaklandı. Gerekçe olarak İstanbul’daki büyük yangınlara kahvehanelerin sebep olması gösterildi. Avcı Sultan Mehmet IV kahvenin serbesliğini sağladı.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve’nin yasaklanmasında yukarıda değindiğimiz değişik sebepler rol oynamıştır. Ancak kahvelerin kapatılmasında tembelliği arttırması ve camilere devamı azaltmasının asıl sebepler olduğu görüşü dile getirilmiştir .</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Nasıl pişirilmeli?</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Türk kahvesinin çekirdek durumundan pişirilme ve sunulma aşamasına kadar kullanılan araç ve gereçleri gerçek bir müze oluşturacak zenginliktedir. Bakır ve pirinçten yapılan su ibriği, cezve fincan zarfları ve pişmiş kahveyi taşımak için kullanılan kahve askılarının karakteristik özellikleri vardı. Bunlar bazen gümüş ve altından da olabiliyordu. Fincanlar tamamen Türk zevkine uygun biçim ve motiflerle gerek ülke içindeki İznik ve Kütahya atölyelerinde gerekse Avrupa’nın ünlü porselen merkezlerinde imal ediliyordu.</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Daha sonra bu takımlar Avrupa ülkeleri tarafından kendi piyasaları için de imal edilmiş ve “ala turque” diye isimlendirilmiştir. Soğutma kabı, muhafaza kutusu gibi bazı araç ve gereçler ise ağaçtan yapılmakta ve oymalarla dekore edilmekteydi. Bursa ve İstanbul’da yapılan nakışlı, yazılı ve ahşap aplikasyonlu kahve değirmenleri de ünlüdür.</span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Eskiden her özel Türk kahvesinin adı, kullanılan kahve ve şeker miktarına ve bu kahvenin pişirilmesi için gerekli zamanla kullanılan yönteme göre belirlenirdi.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Erbabı, kahve hazırlanırken soğuk su kullanılması gerektiğini öncelikle vurguluyor. Tiryakiye yakışır bir kahve ağır ateşte 15-20 dakika pişirilmeli, cezve sık sık ateşe sürülüp geri çekilmelidir. Her fincan kahve için bir kaşık kahve ve bir kaşık şeker günümüzde kural haline gelmiştir. Nasıl pişirilirse pişirilsin köpüksüz bir Türk kahvesi düşünülemez. Eski Türk kahvesi ise genellikle şekersiz olurdu. Bunun yerine kahve öncesinde veya sonrasında tatlı bir şey yemek veya içmek geleneği vardı. Tatlı olarak şerbet gibi içecekler alındığı gibi reçel, şekerleme veya lokum da yenirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisindeki Yunanistan, Makedonya, Yugoslavya gibi yerlerde ve Türkiye’de kadınlar tarafından Türk kahvesi genellikle şekerli olarak alınırdı. Bu bakımdan sade, yandan çarklı, orta vb. gibi isimlerle kırkı aşkın kahve pişirme şekli bulunmaktadır. Şayet kahvenin değişik ve güzel bir koku taşıması isteniyorsa fincanların dibine yerleştirilen bir mahfaza içine kokulu maddeden bir parça konulurdu. En çok yasemin, amber, karanfil ve kakula kullanılırdı.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahvenin yanında gelen suyun içimiyle ilgili rivayet de yaygın bilgiden biraz farklı. Günümüzde genellikle kahvenin ardından içilen su, bazı ‘otoritelere’ göre kahveden hemen önce içilmeli. Nedeni ise, damağı önceden kalmış muhtemel farklı lezzetlerden arındırmak. Ya da başka bir ifadeyle, kahvenin lezzetine nüfuz etmek için damakta ‘beyaz bir sayfa’ açmak!</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahve’nin sunumu</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Türk kahvesinin sunuluşu gerçek bir geleneksel tören havasında olurdu. Bu tören çekirdek kahvenin kavrulmasından, pişirilip fincanlara konulması ve konuklara ikramına kadar uzun, seyirlik safhaları kapsamaktadır. Gerçek Türk misafirperverliği ve konuğa olan sıcak saygının bir örneğini bu törenlerde izlemek olanağı vardır. Günümüzde kız istemeye gidildiğinde kahvenin istenen kız tarafından pişirilerek el becerisinin göstergesi olarak kabul edilir ayrıca yine kahveyi kızın taşıması ve onun taşımadaki ustalığı, pişirdiği kahvenin lezzeti bu törenlerden kalan önemli bir gelenek olarak hâlâ sürdürülmektedir. Geçmişte Türkiye’yi ziyaret eden gezginler, diplomatik kişiliği olan büyük elçiler ve aileleri hatıralarında Türk kahvesinin bütün özelliklerinden ve bu törenlerden mutlaka söz etmişlerdir. Türk kahvesinin içiminden sonraki başka bir geleneğin, özellikle kadınlar arasında sürdürüldüğünü genellikle herkes bilir. Bu kahve falıdır. Kahve telvesinin fincan içinde ve fala bakmak üzere fincan çevrildiği için tabağında oluşturduğu çeşitli izler ve işaretler “uzmanları” tarafından yorumlanarak anlatılır. Araştırmalardan anlaşıldığına göre kahve falı yalnız Türk-Osmanlı dünyasında görülmektedir. Nitekim bugün bağımsız ülkeler olan eski Osmanlı eyaletlerinde de (Yunanistan, Bulgaristan, Mısır, Makedonya, Bosna – Hersek vb.) bu folklorik uygulamanın sürdüğünü görüyoruz..</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahvenin faydaları</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Tıp yönünden kahvenin zararlarını belirten ilim adamları yanında, yararlarını belirtenler çoğunluktadır. Yararları şöyle sıralanabilir:</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve yemek üzerine içildiğinde, sindirimi kolaylaştırır. Bu yönüyle şekerli içmemek kaydıyla kilo almayı ve mide ekşimelerini önler. Asıl yararı hayali genişletir, hafızaya güç verir, hareket sağlar ve gevşekliği giderir. Kahvenin düşünceye açıklık getirdiği bir gerçektir. Şairler şiirlerini ya-zarlarken, yazarlar makalelerini hazırlarken, ressamlar tablolarını yaparlarken, kahve fincanları en yakın ve sempatik destekçileri olmuştur. Ünlü şair Eşref’in, hicviye yazmadan önce, iki çay dolusu kahve içtiği söylenir. Türk kahvesinin ayrıcalığını belirleyen noktaları özetlersek diyebiliriz ki; Türk kahvesinin (dozunda içildiği takdirde) sağlığı tehdit edecek zararlı yanı yoktur. Teskin edici ve dinlendirici özelliği vardır. Bir fincan kahvedeki 50 mg. kafein hemen vücuttan atılır. Bu bakımdan Türk kahvesi fincanı ideal ölçülere sahiptir. Bir fincandan fazla içildiğinde zihin açıcı, uyarıcı, enerji verici özelliği ön plâna çıkar. Yerinde ve zamanında içildiği zaman olağanüstü bir keyif verici olarak ün yapmıştır.</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahvehaneler</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Bugün Tahtakale adıyla bilinen Taht-ul kale’de açılan ilk kahvehane yalnız halkın değil müderris ve kadı gibi okumuş kesimin de ilgisini çekmiştir. Bazı yasaklamalara ve kahvehaneler aleyhinde yapılan girişimlere rağmen kahvenin sevilip yaygınlaşması önlenememiş ve Sultan III. Murat (1546-1595) zamanında İstanbul’da kahvehane sayısı 600’ü geçmişti.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahvehaneler, manzaralı yerlere, köşk şeklinde inşa edilir, çoğu kez verandaları olurdu. İçlerinde yaşmaklı bir kahve ocağı, çepeçevre kerevetler ve bazen orta yerde bir havuz yer alırdı. Buralarda kahveden başka nargile ve çubuk servisi de yapılırdı. Özellikle eski kahvehaneler edebiyat, müzik gibi farklı meslek ve eğitimli insanların sayesinde yaptıkları faaliyetlerle kulüp niteliğinde merkezler haline gelmişler, insanlara faydalı olmuşlardır. Bu yönleriyle Fransız kahvelerinin atası sayılırlar.</span>
</p>

<h3 style="color:#111111; font-size:22px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahve Nedir?</strong></span>
</h3>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahve bitkisi</strong>, kökboyasıgiller (<em>rubiaceae</em>) familyasında yer alan bir tür ağaçtır (<em>coffea</em>cinsi).</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahve</strong> ise, kahve çekirdeklerinin kavrulup, öğütülmesiyle elde edilen içeceklere verilen genel bir addır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Dünya genelinde o denli yoğun bir şekilde tüketilir ki, pek çok kaynağa göre sudan sonra yeryüzünde en çok içilen sıvıdır.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Lezzetinin yanı sıra içerdiği <strong>kafein</strong> nedeniyle de tüketilen kahve, yaklaşık bin yıldır insanoğlu tarafından tarımı yapılan bir bitkidir.<strong> </strong></span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahve çeşitleri nelerdir?</strong></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Türk Kahvesi – Telvesi ile servis yapılan tek kahve çeşidi<br>
	Espresso – Makine ile hazırlanan, koyu kavrulmuş, İtalya’ya özgü bir kahve türüdür.<br>
	Mırra – Şanlıurfa’ya özgü, birkaç kez demlenerek hazırlanan acı kahve<br>
	Cappuccino – Espresso ve su buharı ile ile köpük haline getirilmiş süt eklenen kahve<br>
	Americano – Espresso’nun sıcak su eklenerek yumuşatılmış şekli<br>
	Cafe au lait – Fransızların sütlü filtre kahvesi<br>
	Ethiopian Yirgacheff – Şarabımsı buruk tadı olan Etiyopya kahvesi<br>
	Latte – Espresso’ya köpürtülmemiş sütün eklendiği kahve<br>
	Mocca – Espresso’ya süt köpüğü eklenerek hazırlanan kahve<br>
	Mocha – Latte’ye bol miktarda çikolata eklenmesiyle yapılan kahve<br>
	Santos – Brezilya’da yetişen , büyük yeşilimsi taneli orta derecede kuvvetli kahve<br>
	Sumatran – Düşük asit dengesine sahip Endonezya kahvesi<br>
	Supremo – Sabahları içilen Kolombiya kahvesi<br>
	Viennese – Espresso’ya çikolata ve krema katılarak hazırlanan Viyana usulü kahve<br>
	Macchiato- Süt, espresso, vanilya şurubu, karamel</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahvenin adı nereden geliyor? ( Kahvenin etimolojisi)</strong></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahve ağacının ilk bulunduğu yer olan Habeşistan’ın Kaffa yöresinin Arapça karşılığı “qahwah ” dır. Araplar bugün bilinen kahveyi henüz tanımıyorken kelime keyif veren içki, şarap anlamında kullanmaktaydı. Bugünkü anlamına 14. yüzyılda kazanmaya başlamıştır. Bu Türkçe de kahve’ye dönüşmüş, buradan da Avrupa’da café, caffe, koffie, coffee, koffie, Kaffee şekline gelmiştir.</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Tiryaki olmak kolay mı?</strong></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Günümüzde, Elias Petropulos’un “Yunanistan’da Türk Kahvesi” kitabında anlattığı “tiryaki” tipleri var mıdır bilinmez ama bakınız eskiden tiryakilerin ne gibi özellikleri varmış: “Eskiden Tiryaki genellikle sertiko(sert) kahve içer. Tiryaki kahvesinin sıcak muhafaza edilmesi ve dudaklarının yanmaması için kalın kahve fincanı ister. Tiryaki kahvesini içmeye başlamadan önce, bir nefeste bir bardak soğuk su içer. Bunu boğazını ve ağzını temizleyip kahvenin tadını tam olarak alabilmek için yapar. Her tirayaki kahvesini kendine özgü bir bişimde içer. Kalın fincanda herhangi bir çatlak varsa kahve iade edilir. Eğer gecikirse söylenmeye başlarlar (Nerde kaldı kahve? Kılçıklarını mı ayıklıyorsun? diye). Kimi tiryakiler nedendir siparişi vermek için acele etmezler. Tiryakilerin çoğu kahvesini ağır ağır, aralıklarla, sükunet içinde, zevkli düşüncelere dalarak, yâni ruhlarını huzura kavuşturarak içerler. Uyanmak için ya da ağızlarına tad gelsin diye bir çırpıda içenler de vardır. Ağır kahve durulunca kalın telve oluşturur. Bu telve tiryakilerin çok hoşuna gider; çoğu telveyi yer, ya yalayarak, ya da parmaklarını fincana daldırarak( bu ayıp sayılmazdı). Fakat artık bu uygulama tamamen kalkmıştır denebilir.”</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Kahve bahane sohbet şahane!</strong></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Kahvenin bir sohbet aracı olduğu çok doğrudur. Bir fincan kahve, insanları tatlı sohbetlere sürükleyen ve aralarında dostluk bağları sağlayan belki de en ayrıcalıklı içecektir. Kahveyi özenle seçtiğiniz insanlarla içmek isteyerek adeta ruhunuzu ısıtmak istersiniz. Dikkat ederseniz, çaya davet sesiyle, kahveye davet sesinin tonları bile farklıdır. “Kahvedaşınızla” öyle tatlı sohbetlere dalarsınız ki bitmemesi için kahvenizi küçük yudumlarla içersiniz. Gaye gönlün istediği dostla uzun süre kalmaktır. Kahvenizi yudumlarken “gönülden gönüle” sayısız köprüler kurar, ruhunuzu tarifsiz bir sıcaklıkla ısıtırsınız. Dostunuzla öylesine bir atmosferi paylaşıyorsunuzdur ki, artık ne deseniz ne söyleseniz yeridir. Çünkü karşınızda sizi anlayan bir dost vardır, kahve bahanedir.</span>
</p>

<div style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><strong>Dile kolay 40 yıl hatırı var</strong></span>
</div>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;">Son olarak şunu söylemekte fayda var: Bugün alternatif içecek çeşitlerinin çoğalmasıyla kahvenin tahtının sarsıldığını düşünüyorsanız bu konuda size katılmadığımızı söylemeliyiz. Çünkü geçmiş yıllara göre kah-veye atfedilen önem bugün de az değil. “Bir fincan kahve olsam…”, “Ben bir küçük cezveyim…”, “Kahve Yemen’den gelir…”, “Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi…” gibi çok sayıda şarkıya, türküye konu olmuş, bu geleneksel içecek. Tabii, kolay değil! Bir tek fincan kahvenin 40 yıl hatırı var. İşte bu gizemli içeceğin 600 yıldır çok sevilmesinin ve gönüllere huzur veren muhabbetlerin ateşleyicisi olması belki de onu vazgeşilmez yapan! Bakın büyüklerimiz kahvenin bu yönünü ne güzel ifade etmişler;<br>
	“Gönül ne kahve ister ne kahvehane,<br>
	Gönül bir dost ister kahve bahane”.</span>
</p>

<p style="color:#222222; font-size:17px; text-align:left">
	<span style="font-size:14px;"><em>Kaynaklar<br>
	-Elias Petropulos,Yunanistan’da Türk Kahvesi, İstanbul, İletişim Yay.: 1995<br>
	-Taha Toros, Kahvenin Öyküsü, İstanbul, İletişim Yay.: 1998<br>
	– Sabahattin Türkoğlu, Türk Kahvesi, SKYLIFE Türk Hava Yolları Dergisi, Ekim 1996<br>
	-Metin Köse, Kahve olsam dolaplarda kavrulsam, Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, sayı: 434, 31 Mart 2003<br>
	-https://goo.gl/bnEZ5C<br>
	-https://goo.gl/FZ5AEU<br>
	-https://goo.gl/M26oMq<br>
	-https://goo.gl/DU0m7n</em></span>
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">172</guid><pubDate>Sun, 02 Aug 2020 21:56:46 +0000</pubDate></item><item><title>Kendimizi uzay bo&#x15F;lu&#x11F;una b&#x131;raksak nas&#x131;l bir &#xF6;l&#xFC;m bizi bekler?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/166/</link><description><![CDATA[
<p>
	Olmaz ya; cinnet geçirip, çırılçıplak soyundunuz..
</p>

<p>
	Çıktınız uzay istasyonunun balkonuna, “lanet olsun atom fiziğine” dediniz intihar ediyorsunuz kendinizi uzay boşluğuna bırakıp..
</p>

<p>
	Boşluk deneylerinde (vakum ortamı) kullanılan kobayların 15 saniyeye dek bilinçlerini yitirmedikleri gözleniyor. 15. saniyede bilinç yitiriliyor, yaklaşık 2 dakika içerisindeyse geri dönülemez hale gelip ölüyor canlı.. Kazara vakum ortamına maruz kalmış insanlarda bilinç yaklaşık 9 saniye açık kalıyor.
</p>

<p>
	Basınçsız ortamda derinize yakın yerdeki sıvılar buharlaşacaktır. Terlemenin vücudumuzu soğutmasıyla aynı mantıkla çalışan bir etki bu. Hafifçe soğuk hissedeceksiniz.. Sonbaharda ceketsiz çıkmış kadar ama birden buz kesmeyeceksiniz. Zira uzayın ortalama madde yoğunluğu santimetreküp başına bir atom olarak ölçülmüş. Bu ısı transferini imkansızlaştırır, ısınızı transfer edeceğiniz hiçbir şey olmadığı için etrafına ışıma yoluyla enerji yayan minnak çaplı bir güneş olursunuz.
</p>

<p>
	Sonra? Sonrasında iki durum var: ya ciğerleriniz patlar, ya da vücudunuzda gaz odacıkları oluşur ama Hollywood filmlerindeki gibi güm diye bin parçaya da bölünmezsiniz.
</p>

<p>
	Neden?
</p>

<p>
	Eğer ağzınız kapalıysa ve ani basınç yokluğunda ciğerlerinizdeki havanın çabucak çıkacağı bir kanal yoksa, ciğerleriniz parçalanır. Bu ne demek? Uzay boşluğuna düşerseniz ağzınızı açık bırakın demek. (kıçınıza tıpa takıp gezmediğinizi varsayıyorum, o durumda karın zarınız bağırsaklarımızdaki gazın basıncıyla patlar ve ortalığı gerçek anlamda b.k götürür. Ya da tıpa gevşekse tıpayı fırlatırsınız, bu da uzay boşluğunda ciddi bir itme kuvveti verir, minnak çaplı bir roket olursunuz. 
</p>

<p>
	Vücudunuzdan ayrılmayan sıvılar uzaydaki vakum etkisiyle küçük odacıklar oluşturur. Kanınız tamamen buharlaşmaz ama damar yollarında da küçüklü büyüklü gaz balonları oluşur. Kan dolaşımı imkansız hale gelir.  
</p>

<p>
	Sonra?
</p>

<p>
	İnsan vücudu yaklaşık 600 watt’lık kızılötesi ışıma yapıyormuş, vücudumuzdaki doğal radyoaktif elementlerin saniyede 1 microremlik ışımasını ihmal edersek. Yani ışıma yoluyla saniyede 600 joule enerji yayıyorsunuz. (Peki gündelik hayatta neden hemen soğumuyoruz?
</p>

<p>
	Zira başta güneş ve diğer ısı kaynakları bizi ısıtıyor.) 70 kiloluk, 37 derece / 310 kelvin vücut sıcaklığına sahip bir birey olduğunuzu düşünelim. Uzaydaki radyasyonun sıcaklığı olan 3 kelvine / -270 celsiusa (uzay boşluğunun sıcaklığı) düşmeniz için ne kadar zaman geçer?
</p>

<p>
	Matematiksel hesabı uzun, okuyucuyu sıkmayayım. Sonuç: Dünya gün’ü olarak, yaklaşık 1.5 gün.. (Tabii bu iş bu kadar basit değil. Işımamız vücudumuzdan homojen şekilde gerçekleşmiyor ve ısımız düştükçe ışımamız da düşüyor. Üstelik 600 watt değerini basit bir google aramasında karşıma çıkan ilk sonuca göre verdim. O yüzden hesap çok isabetli değil.)
</p>

<p>
	Yine de, anında buz gibi olmayacağımızı, öldükten sonra cihanı bir tebessüm sıcaklığıyla ısıtmaya devam edeceğimizi net bir şekilde söyleyebiliriz.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">166</guid><pubDate>Fri, 31 Jul 2020 22:16:39 +0000</pubDate></item><item><title>Dinsel ba&#x11F;nazl&#x131;k ile bilim neden ba&#x11F;da&#x15F;maz?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/158/</link><description><![CDATA[
<p>
	Din ile bilim her dönemde açıktan ya da üstü örtülü çatışma içinde olan iki kültürel etkinliktir. Çatışmanın kökeninde bağnazlığın özgür araştırmaya olanak tanımak istememesini  bulmaktayız. Bilim doğada olup bitenleri betimlemeye, açıklamaya yönelik bir çalışmadır; amacı evreni anlamak, yöntemi nesnel gözleme dayalı ussal çıkarımdır. Dine gelince, burada daha karmaşık, çok yönlü bir olayla karşı karşıyayız.
</p>

<p>
	Basit bir çözümleme, özellikle göksel dinlerin üç ana öğeyi içerdiğini göstermektedir:
</p>

<p>
	(1) Yalnızlık ve yetersizlik duygusu içinde olan kişiye ruhsal erinç ve doyum olanağı sağlayan bir tapınma biçimi;
</p>

<p>
	(2) Belli ahlâk kurallarına dayalı toplumsal bir düzen;
</p>

<p>
	(3) Evreni ve evren içindeki insan yaşamını anlamlı kılan hazır, anlaşılır bir açıklama. 
</p>

<p>
	Bu üç öğenin hem anlam, hem geçerlik temeli “Tanrı” denen yetkin, yaratan, bağışlayan, koruyan, ama gerektiğinde cezalandıran yüce varlık kavramında yatmaktadır. Başka bir deyişle, dinin tüm boyutlarında açıktan ya da örtülü Tanrı düşüncesi vardır. Tanrı, tapınma etkinliğinin yönelik olduğu varlık, ahlâk kurallarının gerekçesi ve yaptırım gücü, bilgimizin yanılmaz kaynağıdır.
</p>

<p>
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="32" data-ratio="49.38" data-unique="k2rinip3r" width="893" alt="Screenshot_2.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_07/Screenshot_2.jpg.0ab0b646cd55858c694cd64bccb48f63.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Bilimin dinle bağdaşmazlığı yalnızca “teoloji” diye bilinen üçüncü öğe bakımındandır; tapınma gereksinimi ve ahlaki düzen bilimin inceleme alanı dışında kalan konulardır. Din evreni açıklama işlevinde bağnaz ve tekdüzedir; özellikle her şeyi açıkladığı savında olan teoloji yeni arayış ve buluşlara kapalıdır. Teolojinin bilimle kavgası düşüncede tekelci egemenliğini yitirme korkusudur. Geçmişte teologları bir tür “ölüm-kalım” savaşına iten iki büyük olay bu kavganın unutulmaz örnekleridir. Bunlardan biri “Kopernik Devrimi” diye bilinen gelişme, diğeri “Darwin Kuramı” denen evrim düşüncesidir.
</p>

<p>
	Birincisi, üzerinde yaşadığımız gezegeni evrenin merkezi olmaktan çıkardığı; ikincisi, insanı tüm diğer canlılar gibi doğanın bir parçası, evrim sürecinin bir ürünü saydığı için teolojiye tersdüşmüştür. Ortaçağ karanlığında kalıplaşan teolojik öğretinin zihinler üzerindeki egemenliğini bilimle paylaşması beklenemezdi, kuşkusuz. Dünyanın nasıl oluştuğu, canlıların nasıl ortaya çıktığı kutsal kitaplarda yazılıydı.
</p>

<p>
	Kilisenin tepkisinden korkan Kopernik kitabının yayımlanmasını yaşamının son yılına kadar geciktirme zorunda kalmıştır. Darwin de kuramını açıklama konusunda uzun süre çekingen davranır; Wallace’ın çalışmasıyla karşılaşmasaydı, belki de, Türlerin Kökeni’ni yazma yoluna bile gitmeyecekti.*
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">158</guid><pubDate>Wed, 29 Jul 2020 21:26:08 +0000</pubDate></item><item><title>&#x130;nsanlar Neden yeni fikirlere ve g&#xF6;r&#xFC;&#x15F;lere b&#xFC;y&#xFC;k bir &#xF6;nyarg&#x131;yla yakla&#x15F;&#x131;yor</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/144/</link><description><![CDATA[
<p>
	Çağımızın en büyük sorunu güvensizlik..
</p>

<p>
	Neden yeni fikirlere ve görüşlere büyük bir önyargıyla yaklaşıyor?
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">144</guid><pubDate>Fri, 24 Jul 2020 06:36:34 +0000</pubDate></item><item><title>Sokratesin Savunmas&#x131;</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/153/</link><description><![CDATA[
<p>
	Sokratesin savunması içerisinde dikkatinizi çeken yanları var mı ve asıl vurgulamak istediği mesaj sizce nedir?
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">153</guid><pubDate>Mon, 27 Jul 2020 20:43:06 +0000</pubDate></item><item><title>Ateizm ve Deizm'in pop&#xFC;ler k&#xFC;lt&#xFC;r etkisiyle yayg&#x131;nla&#x15F;mas&#x131;</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/142/</link><description><![CDATA[
<p>
	Günümüzde popüler kültür sayesinde insanlar hakkında hiçbir fikirleri olmadıkları konuların bile savunucusu oluyor. Farklı bir görüşe sahip olmak ilgi çekici olduğundan bu konu dikkat çekiyor. İşin aslına bakarsak  mantıklı gelse bile araştırmadan yorum yapmamakta fayda var. İnsanlar dinlerin emirleri kolayına gelmediğinde sorgulamaya başlıyor ve başladığı andan itibaren kendilerine bir sürü sebep buluyorlar. Dünyada adaletin sağlanmaması ve bu kadar kötülüğün olması tanrının varlığını sorgulatırken kutsal topraklardaki arapların hala pis olmaları da dinin varlığını sorgulatıyor. 17-23 yaş arasında sık rastlanan bir durum fakat pek kalıcı bir görüş değil. İnsanlar popüler kültürün etkisiyle genç yaşında marjinal olduğunu düşünüyor fakat ilerleyen yaşlar tanrı sevgisini ve ölüm korkusunu beraberinde getiriyor. Herkes farklı görüşlere sahip olduğundan konu hakkında net bir şey söylense bile herkes kendi düşüncesini savunacaktır. Bilimsel olarak yaklaşırsak tanrının varlığına dair kanıt olmasa da inanan insanlar kalp gözüyle her şeyi hissettiğini söylüyor ve çoğu müslüman dinin kurallarına uymuyor.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">142</guid><pubDate>Thu, 23 Jul 2020 19:24:17 +0000</pubDate></item><item><title>Endosimbiyotik Hipotez</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/150/</link><description><![CDATA[
<p>
	Bu hipotez, eukaryotik canlılardaki mitokondri ve kloroplastın oluşumunun kökeninin bakteriler olduğunu birtakım kanıtlarla iddia eder. 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">150</guid><pubDate>Sun, 26 Jul 2020 17:12:29 +0000</pubDate></item><item><title>Giri&#x15F;imcilik</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/143/</link><description><![CDATA[
<p>
	Türkiyede girişimciliğe verilen önem neden yanlış anlaşılıp çoğunlukla ilk denemede bırakılıyor 
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">143</guid><pubDate>Thu, 23 Jul 2020 20:55:37 +0000</pubDate></item><item><title>Gece yar&#x131;s&#x131; laboratuvar&#x131;ma gel, sana e&#x11F;lenceli bir &#x15F;eyler sunabilirim!</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/135/</link><description><![CDATA[
<p>
	Twain tam vaktinde oradaydı, 46 East Houston Street, New York adresindeki o depoda daha önce de bulunmuştu. O gece yanlarında gazeteci olan bir başka arkadaşları daha vardı.
</p>

<p>
	Laboratuvar her zamanki gibi, Tesla’nın buluşlarından biri olan kablosuz lambalarla aydınlatılıyordu. Tesla tam bir şovmendi ve ve yine şaşırtmamıştı; sadece misafirlerinin eğlencesi için elinde kor alevden toplar tutuyor ve tüm bedeni ışıkla parlıyordu.. Üstelik bunları yaparken göstergeler iki milyon (2.000.000) voltu gösteriyordu!!!
</p>

<p>
	Maceracı Twain daha sonra köşedeki kare bir platforma çıktı, Tesla bir anahtara bastı ve platform titremeye başladı, Twain çok eğleniyordu ama Tesla “bu kadar yeter” dese de Twain “beni buradan anca vinçle indirmen gerekir” diye tutturmuştu. Tesla konuyu uzatmadı, çok geçmeden Twain kendiliğinden platformdan indi ve telaşla “tuvalet nerede” diye sordu…
</p>

<p>
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="30" data-ratio="37.61" data-unique="mzn7y0x0h" width="904" alt="Screenshot_3.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_07/Screenshot_3.jpg.b3bd291b989ffbfa0bdff68633dc9276.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Mark Twain’in üzerine çıktığı rahatlatıcı platform mekanik bir salıngaçtı, Tesla makinesinin insan üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerinin farkındaydı ve genel sağlığın iyileştirilmesinde faydalı olabileceğini düşünüyordu…
</p>

<p>
	Tesla, 1894’te bu cihazı paltonuzun cebine koyabilecek kadar küçük ve taşınabilir bir hale getirerek patentini aldı. 18 cm uzunluğunda ve 1 kg’dan daha hafifti. Tesla bu makineyi 1898 yılında Houston Street’teki laboratuvarının ortasındaki çelik kirişe bağlayıp, sonuçlarını izlemek için çalıştırdı…
</p>

<p>
	Değişik çatırdama sesleri yükselmeye başlamıştı, laboratuvar’ın çevresindeki sokaklarda büyük bir panik vardı; mobilyalar sallanıyor, camlar çatırdıyordu. İnsanlar sokaklara dökülmüştü…Az ileride Mullbery Karakolundaki polisler, masaları sallanıp yer titrediğinde bir şeylerin yolunda olmadığını fark ederler, Tesla ve onun acayipliklerini bildiklerinden bu doğa üstü olayın nedeninin yine Tesla olduğuna kanaat getirip apar topar laboratuvarına doğru koşarlar. Kırılan camların sesi gelirken kapıyı kırıp içeri girdiklerinde uzun boylu, zayıf ve heybetli bir adam olan Tesla odanın ortasındaki bir kirişe bağlı küçük, siyah kutuyu paramparça etmiştir bile. Tesla ve asistanları hiçbir şeyden haberleri olmadığını iddia ederler ve bir deprem olabileceğini söyleyip işlerine dönerler.
</p>

<p>
	Tesla ayrıca bu makine ile Empire State binasını 2,3 kg hava basıncı yardımıyla 10 dakika içerisinde yerle bir edebileceğini ya da birkaç hafta içinde dünyayı elma gibi ortadan ikiye ayırabileceğini iddia ediyordu.
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">135</guid><pubDate>Thu, 23 Jul 2020 14:55:22 +0000</pubDate></item><item><title>Neden k&#x131;lavuzunuz karga de&#x11F;il e&#x15F;ek olmal&#x131; biliyor musunuz?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/133/</link><description><![CDATA[
<p>
	Merkep deyip geçmemek lazım!
</p>

<p>
	1950’li yıllarda Amerikalı mühendisler Türkiye’ye gelmiş.Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda bizde yol güzergahını belirleyecek alet, edevat yok, eleman kıt. Nafia mühendisleri eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından elemanlar şerit metre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış.
</p>

<p>
	Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş:
</p>

<p>
	– Ne yapıyorlar böyle?<br>
	– Rampada yolun güzergahını belirliyorlar.<br>
	– Nasıl yani, anlayamadım?<br>
	– Eşek % 7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergahı belirliyoruz demişler.<br>
	Amerikalı katılarak gülmeye başlamış. Yatışınca da sormuş:<br>
	– Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?<br>
	Yetkili cevap vermiş:<br>
	– Amerika’dan mühendis getirtiyoruz…
</p>

<p>
	(Eşek iyi bir kılavuzdur: Gittiği bir yolu hiç unutmaz ve o yoldan şaşmaz. Bu nedenle deve veya katır kervanlarının önüne daha önce bu yoldan gitmiş bir eşeği kılavuz olarak koyarlarmış.)
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">133</guid><pubDate>Thu, 23 Jul 2020 14:47:53 +0000</pubDate></item><item><title>Misk bezleri ve gizemli Misk kokusu sizi &#x15F;a&#x15F;&#x131;rtacak</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/127/</link><description><![CDATA[

<p>
	İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana hayvanı, bitkiyi, denizi, nehri kısacası tüm doğayı kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanmayı başarmışız. İnsanoğluna hayvanların etinden, sütünden, kürkünden, bitkilerin meyvesinden, gövdelerinden, tohumlarından, suların kuvvetinden yararlanmak yetmemiş ki misk bezleri taşıyan hayvanların da bu bezlerini kullanmayı es geçmemişler. Peki ama misk bezleri ne amaçla kullanılır?
</p>

<p>
	<img class="ipsImage ipsImage_thumbnailed" data-fileid="27" data-ratio="45.87" data-unique="58pxhd77r" width="654" alt="Screenshot_2.jpg" data-src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/uploads/monthly_2020_07/Screenshot_2.jpg.a9c6b946edf739002d4d59661c42d7ac.jpg" src="https://www.bilimgunlugu.com/forum/applications/core/interface/js/spacer.png">
</p>

<p>
	Hayvan miskleri ya da doğal kokular, parfüm tarihinde çekici bir yer edinmiş ve cinsiyetle, güçle, kraliyetle, gizemle bağlar kurmuştur. Parfümün tarihine bakacak olursak oldukça eski çağlara dayandığını görürüz. Her ne kadar parfüm deyince aklımıza Fransa, İtalya, İngiltere gibi Avrupa ülkeleri gelse de kökeni Mezopotamya’da, bundan 4000 yıl kadar öncesine yani M.Ö. 2000’li yıllara dayanır. Adını Latince ‘Duman’ anlamına gelen ‘PER FUMUS’ kelimesinden almıştır. Tarihteki ilk parfümler bugünkü gibi kozmetik amaçlarla değil, daha çok dini ritüeller için kullanılıyordu. Hatta bazı dini inanışlara göre Hz. Adem’in cennetten dört nesneyle birlikte yeryüzüne indiğine inanılır. Bunlar; incir yaprağı, asa, yüzük ve gözyaşlarıydı. Gözyaşlarından Tanrı‘nın değerli taşları yarattığına, yüzüğü Hz. Süleyman’a, kukadan olan asa ise Hz.Musa’ya ulaştığına ve son olarak da incir yaprağını yiyen geyiğin misk üretmeye başladığına inanılır. Tabi ki bu koku sevdası sadece dini ritüellerle sınırlı kalmamış, kadınlar karşı cinsi etkilemek için de kullanılmışlar.
</p>

<p>
	Tarihteki en güzel kadınlardan biri olarak anılan Kleopatra gücünü ve yetkilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ve hükümdarlığını geri kazanmak amacı ile Roma İmparatoru Jül Sezar’ı işbirliğine çağırmış, ünlü imparatoru ikna etmek için güzelliği ile birlikte çok miktarda parfüm kullanmıştır. Jül Sezar’ın öldürülmesinin ardından Mısır’a geri dönüp kraliçe olan Kleopatra’yı ona fazlasıyla aşık Romalı devlet adamı Mark Anthony parfüm kokulu bir sandalda karşılamıştır. Kleopatra’nın şehre girişi onunla birlikte gelen yoğun bir koku bulutu sayesinde herkes tarafından öğrenilmiştir. Daha sonra Mısır gibi köklü medeniyetler koku ticaretine başlamışlardır. Koku kullanımı hızla tüm dünyaya yayılırken Çinliler ise kendi coğrafyalarında yaşayan bilimsel adı Moschus berezovskii olan erkek misk geyiklerinin salgılarıyla koku üretmeye başlamışlardır.
</p>

<p>
	Günümüzde çok farklı yapay kokular varken insanlar hala neden misk bezlerinin peşindeler? Parfümün tenimizde uzun süre kalması için kokuların içine ‘fiksatör’ (sabitleyici) denilen malzemeler kullanılır. Doğada bulunan en iyi fiksatörler de maalesef misk bezlerinde bulunur. Misk bezi dediğimizde birçoğumuzun aklına misk geyikleri gelir fakat bunlarla sınırlı değildir. Misk faresi, misk öküzü, misk kedisi gibi hayvanlarda misk bezleri bulunur. Hayvanın üreme döneminde çiftleşmek için işaret olarak kullanılan misk bezleri erkek bireylerin testisleri üzerinde konumlanır. Misk hayvanlarına bahşedilmiş bu güzelim özellik onların kara talihi haline gelmiştir. Birçok parfüm üreticisi tarafından katledilen bu hayvanlar ilerleyen yıllarda türlerinin tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirler.
</p>

<p>
	<em>kaynak: <a href="https://purrfumery.com/pages/animal-musks-the-dark-secret-of-perfume" ipsnoembed="true" rel="external">https://purrfumery.com/pages/animal-musks-the-dark-secret-of-perfume</a></em>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">127</guid><pubDate>Tue, 21 Jul 2020 11:55:59 +0000</pubDate></item><item><title>End&#xFC;striyel tar&#x131;m hayvanlar &#xFC;zerinde olumsuz bir etkiye mi sahip?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/119/</link><description><![CDATA[

<p>
	Tarım ve sanayi devriminden sonra Homo sapiens hümanist dinler tarafından ilahlaştırılırken, çiftlik hayvanları acı ve üzüntü hissedebilen canlılar olarak görülmemeye ve makine gibi muamele görmeye başlamıştı. Hayvanlar tüm yaşamlarını üretim bandının önemsiz bir çarkı olarak geçiriyorlar. Sanayi onları sağlıklı ve iyi besleyerek hayatta tutsa da, bu hayvanların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına özen gösterilmiyor.
</p>

<p>
	Örneğin tavukların çok karmaşık dürtülerden ve davranışsal ihtiyaçlardan oluşan dünyaları vardır. Çevrelerini keşfetmek, yiyecek toplamak, sağı solu kurcalamak ve yuva yapmak gibi çok sayıda güçlü istekleri vardır. Ama yumurta endüstrisi genellikle her biri 25 cm’ye 22 cm’ lik kafeslere dörder adet tavuk sıkıştırmıştır. Tavuklar yeterince iyi besleniyor olabilirler ama davranışsal ihtiyaçlarını yerine getirmek bir yana kanatlarını bile çırpamıyorlar. Bu hayvanların fiziksel acı hissettikleri gibi, aynı zamanda duygusal olarak da acı çektiklerini bilim insanları ortaya koymuştur.
</p>

<p>
	1950’lerde Amerikalı psikolog Harry Harlow yaptığı çalışmasında yeni doğan maymunları kullanmıştır. Annelerinden ayrılan maymunlar sahte annelerin olduğu kafeslere konulmuştur. Harlow her kafese biri süt şişelerinin yerleştirildiği metal, diğeri süt bulunmayan ama maymuna benzeyen kumaşla kaplı olan iki sahte anne yerleştirmişti. Yavru maymunlar her ne kadar metal anneden süt emseler de kumaş olan sahte anneyle yakınlık kurup, onunla daha çok vakit geçiriyorlardı. Daha sonra yapılan çalışmalar da tüm memelilerde hatta kuşlarda da benzer şekilde olduğunu göstermiştir. Endüstriyel tarımın trajik yanı, hayvanların görünürdeki ihtiyaçlarıyla ilgilenirken duygusal ihtiyaçlarının göz ardı edilmesidir.
</p>

<p>
	<a href="https://www.peta.org/issues/animals-used-for-food/factory-farming/" rel="external">kaynak 1</a>, <a href="https://www.theguardian.com/books/2015/sep/25/industrial-farming-one-worst-crimes-history-ethical-question" rel="external">kaynak 2</a>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">119</guid><pubDate>Tue, 21 Jul 2020 07:46:33 +0000</pubDate></item><item><title>Homo saphiens (insan) t&#xFC;r&#xFC;n&#xFC;n yapt&#x131;&#x11F;&#x131; aptall&#x131;klar bitmiyor.</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/115/</link><description><![CDATA[

<p>
	Üzülerek gruplarda dolaşırken gördüğüm bir yayından ve yorumlardan alıntılar yaparak kalıcı hale gelmesini planlayarak siteye ekliyorum, Homo saphiens ve konuyla ilgili arkadaşların isimlerine yer verilmiştir.
</p>

<div>
	<blockquote>
		<h3>
			Ongun Batuhan Altan
		</h3>
	</blockquote>
</div>

<p>
	Aptallıkta sınır tanımayan homosaphiens türünün yakın tarihte yaptığı başka bir aptallığın sonuçlarını gösteren iki tane link ekledim.
</p>

<p>
	1985-2000 yılları arasında Avustralya’da Macquire adası’nda kedilerin lokal deniz kuşlarını öldürdükleri düşüncesiyle kedilere savaş açıyorlar ve kedilere karşı soykırım yapıyorlar. Yahudilere karşı soykırım kötü ve yasak ama kedilere serbest. İki yüzlülük böyle birşey.
</p>

<p>
	Akabinde ne oluyor? Kedilerin yok olmasıyla beraber fare ve tavşan nüfusu inanılmaz artıyor. Fareler o kurtarmaya çalıştıkları kuşların yumurtalarına bayılıyorlarken tavşanlar ise maşallah salatalık sever bir kitle olarak bitki örtüsünün canına okuyor. Aynı yerin farklı yıllarda çekilmiş fotolarına bakınca durumun ciddiyeti daha iyi anlaşılıyor.
</p>

<p>
	Kedi konusunda yapılmış aptallık sadece bundan ibaret değil tarihte. 13. yüzyılda 9. Gregory denen aptalın biri kedileri şeytan olarak görmesi yüzünden 13 Haziran 1233’te Vox in RAMA adlı papa kararnamesi yayınlar ve akabinde 75 milyon insanın ölümüne sebep olacak olaylar gelişir. Avrupa’nın üçte biri veba yüzünden telef olur.
</p>

<p>
	Einstein, İki şey sonsuzdur: Aptal insanın aptallığı ve evren demişti. Haklı tabi. Hala bu kadar bilgi birikimine rağmen bunlar yapılıyorsa aptallıktan nasibini almıyor demektir insanlar.
</p>

<p>
	<a href="https://www.theguardian.com/environment/2009/jan/13/macquarie-cats-conservation" rel="external">Bu birincisi</a>, <a href="http://www.antarctica.gov.au/news/2009/lessons-learned-from-devastating-effects-of-cat-eradication-on-macquarie-island" rel="external">bu da ikincisi..</a>
</p>

<hr>
<p>
	Kediler ve veba ilişkisi konusunda bütün internet alemlerinde yazılıp çizilmiş türlü hikayeler var ama doğrudan bir ilişkiden bahsetmek en hafif tabirler spekülatif. Konuyla ilgili yine bu grupta daha önce şöyle yazmıştım, bire bir kopyalıyorum:
</p>

<div>
	<blockquote>
		<h3>
			Bilgehan Karaca
		</h3>
	</blockquote>
</div>

<p>
	“Vox in Rama ile ilgili bilgiler genel olarak doğru ama bunun vebayla ilişkilendirilmesi birazcık zor. Çünkü en başta Vox in Rama Mainz’daki münferit bir olay ya da bir engizisyon memurunun iddiasıyla ilgili yerel bir bildiri, Mainz’daki heretik bir kültün ortadan kaldırılmasını amaçlıyor. Siyah renkli kedilerle ilgili altkültür bundan çok daha eski. Avrupa paganlığının çoğu kesiminde siyah kedilerin dinî anlamları var, bu nedenle Hristiyanlıkla beraber doğal olarak olumsuz önyargıyla karşılanmışlar.
</p>

<p>
	Ayrıca veba, pireler ve pirelerin konağı olan memeliler aracılığıyla yayılıyor. Kedi sayısının (aslında sadece siyah renkli kedilerin sayısının) azalmış olduğunu varsayarsak bu bir yandan farelerinin konaklığını artırırken kedilerin konaklığını azaltır. Ayrıca vebanın ondan beş-altı asır kadar önce Jüstinyan Salgını, beş-altı asır sonra da Çin Salgını vakaları var. Hatta 2013’te bile Madagaskar’da bir salgın daha yaptı. Kısaca, vebayı Vox in Rama’yla ilişkilendirmenin altını doldurmak güç.”
</p>

<hr>
<div>
	<blockquote>
		<h3>
			Önder Atar
		</h3>
	</blockquote>
</div>

<p>
	Avustralya’daki feral kedi sorunu gerçekten büyük ve bu sorunla nasıl baş edeceklerini hala bulabilmiş değiller. Aslında bu sorun da yine kıtaya insanlar tarafından getirilen köpeklerin, büyük avcılardan yoksun kıtada vahşileşmesiyle ortaya çıkan dingosorununun çözümüyle ortaya çıktı. Dingoların nüfusu kontrol altına alınınca, kediler bu sefer açık büfe gibi hazır bekleyen Avustralya vahşi doğasına dadandı.
</p>

<p>
	Kıtanın yüzden fazla yerli hayvan türünün nesli feral kedi sorunu yüzünden tehdit altında. Bunlar aptalca karardan öte, kısa vadeli çözümler. Vaka da haberde vurgulandığı gibi insanın tabiatın dengesine müdahale etmesi şeklinde değerlendirilemez. İnsanlar eliyle taşınan istilacı türlerin istilası doğal bir durum değil. Macquire’deki yerli türlerin kedilere karşı geliştirdikleri bir savunma yöntemi yoktur çünkü insanlar kedileri adaya getirene kadar adada kedi yaşamamıştır. Bu tür durumlarda yerli türlerin savunma geliştirmesi için gereken süre, nesillerinin tükenmesi için gereken süreden çok daha fazladır.
</p>

<hr>
<p>
	Bu gibi konuları paylaşmadan önce bir şeye karar vereceğiz. Insan doğal bir yaratık mı? Yoksa doğa dışı/üstü mü?
</p>

<p>
	Bu ikilemin bir tarafına meylettigimiz zaman ekosistem, atmosfer, litosfer, hidrosfer, endemik türler, domestik türler, yakın türler, uzak türler üzerindeki etkisini iki farklı bakış açısıyla yorumlayacağız.
</p>

<div>
	<blockquote>
		<h3>
			Ertuğrul Artar
		</h3>
	</blockquote>
</div>

<p>
	Ilki insan türünün bütün yaptığı yapacağı doğal değildir. Doğaya karşıdır. Doğanın düzenini bozar. Dolayısıyla yapaydır.
</p>

<p>
	Ikincisi ise insanın bütün yaptığı / yapacağı doğaldır. Doğa yeni biçimini insan eliyle / marifetiyle almaktadır. Dolayısıyla yapay diye bir kavram yoktur. Asla olmamalıdır.
</p>

<p>
	Bu iki açılım ön kabulü ile türün başlangıç noktasına dönecek olursak iki temel yaklaşım ortaya çıkmaktadır.
</p>

<p>
	1- Insan doğal değil, yapay seçilim ürünü bir türdür. Dolayısıyla maddenin kendi kendine mana bulup kendini değiştirmesi gibi bir yaklaşım söz konusu değildir.
</p>

<p>
	2- Insan yapay değil doğal seçilim sonrası oluşan bir türdür. Dolayısıyla insan da doğanın bir parçası olarak maddenin mana bulmuş versiyonudur. Bu yaklaşımla da insanın doğaya verdiğine hukmettigimiz hiç bir zarar ya da atmosferik, hidrosferik veya ekolojik denge değişikliği doğa dışı değildir. Doğanın kendi oluşturduğu bir tür marifetiyle kendini geliştirmesidir.
</p>

<p>
	Şimdi bu çelişkili açılıma net bir cevap bekliyorumm.
</p>

<p>
	Sizce biz hangisiyiz?
</p>

<p>
	Doğal bir tür mü?
</p>

<p>
	Yapay bir tür mü?
</p>

<p>
	Soru da muhtemel cevapları da çok rahatsız edici. Öyle değil mi?
</p>

<hr>
<p>
	Bilmiyoruz, durmak bilmiyoruz. İşimize gelmiyor. Hiç bitmeyecek gibi davranıyoruz Güneş’in ışığı, soluduğumuz hava, içtiğimiz su.. Biz bitince ancak biter bu çile..
</p>

<p>
	<a href="https://www.facebook.com/groups/evrimagaci/permalink/2192125164184954/" rel="external">kaynak</a>
</p>

]]></description><guid isPermaLink="false">115</guid><pubDate>Tue, 21 Jul 2020 07:37:05 +0000</pubDate></item><item><title>&#x130;nsanl&#x131;k ger&#xE7;ekten neyin sava&#x15F;&#x131;n&#x131; veriyor?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/91/</link><description><![CDATA[
<p>
	Ülkemizin sinirleri tavan yaptıran gerilim dozu yüksek reel gündeminden kısa bir süreliğine uzaklaşıp, benim de çok aşinası olmadığım biraz popüler bilim, biraz post modern masal bir konuya birlikte göz atalım mı?
</p>

<p>
	1-Buradaki çoğu kişi hatırlayacaktır; altı yıl önce, bu günlerde dünya genelinde deyim yerindeyse bir “kıyamet mania” yaşanıyor, azımsanmayacak sayıda insan, 21 Aralık 2012 itibariyle kıyametin kopacağına, dünyanın son günlerinin yaşandığına inanıyordu.
</p>

<p>
	2-Bu inancın kaynağı ise Latin Amerika’da bir arkeolojik kazıda çıkan Maya takvimlerinden biriydi. Gelecek yüzyıllar boyu ay ve günleri gösteren takvim 21 Aralık 2012 itibariyle sona eriyordu.
</p>

<p>
	3-Bu tarih, kıyamet ve dünyanın sonu olarak değerlendirildi. NASA’nın “böyle bir şey yok” içerikli açıklamalarına rağmen, kıyametin dünyaya çarpacak bir göktaşı yüzünden yaşanacağı iddia edildi.
</p>

<p>
	4-Bu arada kopacağına inanılan kıyametten sadece İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyü ile Fransa’nın Bugarach köyünün etkilenmeyeceği şeklindeki kaynağı meçhul inanış nedeniyle bu yerleşim yerleri dünyanın ilgi odağı haline geldi.
</p>

<p>
	5-Tüm dünya nefesini tutmuş beklerken, beklenen tarih geldi, takvimler 21 Aralık 2012’yi gösterdi, ancak ne iddia edildiği gibi kıyamet koptu, ne de dünyanın sonu geldi. Hayat normal akışı içinde devam etti. Yoksa Mayalar yanılmış mıydı?
</p>

<p>
	6-Şimdi başka bir coğrafyada, Irak’ta bulunan başka bir arkeolojik kalıntıya, Sümer tabletlerine göz atalım. Çünkü, konuyla doğrudan ilgili olduğunu ilerleyen satırlarda göreceğiz.
</p>

<p>
	7-İngiliz arkeolog tarafından 1849’da keşfedilen tabletler toplamda 22 bin adedin üzerinde ve tahminen 6 bin yıllıktı. Dünyanın her yerinden yüzlerce arkeolog, dilbilimci vd. uzmanların üzerinde yaklaşık 150 yıl süren çalışması ile bu tabletler günümüz dillerine çevrildi.
</p>

<p>
	8-Tabletlerin yorumuna göre insan, güneş sisteminin dışından bir gezegen olan Nibiru’dan dünyaya gelen uygar bir halk tarafından genetik mühendislikle kendi soyları ve maymunların kırmasından oluşturuldu. Ayrıca bir dev Anunnaki ırkı yaratarak altın madeni çıkarmakta kullandılar.
</p>

<p>
	9-Tabletlerde; 4 kutsal kitapta anlatılan Adem-Havva, yasak meyve, Habil-Kabil, Nuh tufanı, dünyanın yaratılışı vb. birçok öykü, üstelik de çok daha ayrıntılı olarak yer alıyordu. Bu tabletler en eski kutsal kitap olan Tevrat’tan 3.000 yıl kadar daha eskiydi.
</p>

<p>
	10-Şimdi bunun Maya takvimi ile ne ilgisi mi var? Şöyle: Astronomide çok ileri olan Mayalar’ın notlarına göre de güneş sistemi dışından bir gezegen güneş sisteminden geçerken bazı gezegenlerin yörüngesini bozmuş, yakın komşumuz olan Mars’ın da atmosferini yok etmişti.
</p>

<p>
	11-6.000 yıl önce yazılan Sümer tabletlerinde de bu konudan açıkça bahsediliyordu. Dahası, geçtiğimiz yıllarda NASA tarafından Mars’a gönderilen insansız aracın verilerine göre de çok eski zamanlarda Mars’ta atmosfer vardı, yerin altında buz kütlesi bulundu ve bilinmeyen bir nedenle aniden yok oldu.
</p>

<p>
	12-Bizim güneş sistemi dışından gelip ortalığı karıştıran bu gezegene Sümerler “Nibiru” demiş. Mayalar köklü astronomi bilgileri sayesinde bu gezegeni gözlemleyip not etmiş. Aralarında binlerce kilometre ve 3.000 yıllık zaman farkı olan iki uygarlık aynı bilgileri teyit ediyor.
</p>

<p>
	13-Bir yılın 365 gün olduğunu hesaplayan, yılı 12 ay olarak belirleyen Mayalar’ın hesaplamasına göre Nibiru’nun izlediği düzenli döngü 3.600 yıl sürüyor ve tekrar güneş sistemimize gireceği tarih 21 Aralık 2012. Zaten takvim de bu tarihte sona eriyor.
</p>

<p>
	14-Peki bu tarihte beklenen giriş gerçekleşti mi?<br>
	EVET…<br>
	NASA, 2012 sonunda güneş sisteminin dış çemberinde bir nesne keşfetti ve yakın gezegenlerin yörünge sapmalarını da hesaplayarak bu nesnenin yeni bir gezegen olduğunu açıkladı.<br>
	Gezegenin adı da “X Planet” olarak konuldu.
</p>

<p>
	15-Bu arada söz konusu yabancı gezegenin güneş sistemimize girişi eski uygarlıklara göre bir kıyamet değil yeni bir yaşam döngüsüydü. Bir önceki girişte oralı gelişkin canlılar, kendi genlerini dünyalı canlıya aşılayarak insan ırkını yaratmış.
</p>

<p>
	16-O halde bu X Planet, Sümer ve Mayaların bize bildirdiği Niburu’dan başkası değil mi? Öyle ise Mayaların hesabı doğru. Çünkü gezegen tam da 21 Aralık 2012’de güneş sistemimize giriş yapmış. Bu durumda dünya ve insanlık yeni bir yaşam döngüsünün arifesinde mi yani?
</p>

<p>
	17-Tam Mayaların belirttiği tarihte güneş sistemimize Nibiru ya da X Planet’in dahil olduğu fark edilince, ABD hemen harekete geçti ve Irak işgali sırasında karargah kurduğu Nasıriye şehrindeki Sümer Ziguratı’nı kontrol altına alarak, çok güçlü X-Ray cihazlarla çalışmaya başladı.
</p>

<p>
	18-Nasıriye şehri, İbrahim/Abraham peygamberin yaşadığı ve tek tanrılı dinlerin başladığı şehir kabul edilen tarihi Ur şehri. Buraya özel birlikler sevk eden ABD’nin yaptığı araştırma ve çalışmaların sonucu doğal olarak bilinmiyor.
</p>

<p>
	19-2012 ortalarında Suriye’de de Şam’a yakın bir antik kent ortaya çıkarıldı. Buraya “Syria Stonehenge” dendi. Tarihi 10.000 yıl kadar geriye giden yapı Ur ile yaklaşık yaşıt. Suriye’de savaşın başlaması ile bölgeye gelen Rus askerleri burayı kontrolüne aldı. Ötesi, bilinmiyor.
</p>

<p>
	20-1995’ten beri araştırılan ancak birkaç yıl önce ani biçimde dünya gündemine gelen bir başka önemli arkeolojik kalıntı, ülkemiz sınırları içindeki Göbeklitepe ise<br>
	Ur ve Suriye Stonehenge’den daha eski. Üç şehri haritada birleştirdiğimizde eşit kenar bir üçgen ortaya çıkıyor.
</p>

<p>
	21-Bu kadar mı? Hayır.<br>
	Bu da bir başka Stonehenge.<br>
	Nerede olsa iyi?<br>
	Yıllardır Ortadoğu’daki çatışma noktalarından biri olan Golan Tepeleri’nde…<br>
	İsrail’in 1967 yılındaki savaşta bölgeyi Suriye’den almasının ardından fark edilmiş.
</p>

<p>
	22-Bunları üst üste koyunca şu soru akla geliyor: İnsanoğlu gerçekte neyin savaşımında? Güçlü devletler belli noktaları kontrolüne almak için köşe kapmaca oynuyor. Bütün soğuk-sıcak savaşların asıl nedeni enerji kaynakları üzerinde hakim olmanın da ötesinde başka bir şey mi?
</p>

<p>
	Sizce?
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">91</guid><pubDate>Sat, 18 Jul 2020 10:02:35 +0000</pubDate></item><item><title>Vietnamda kedi ve k&#xF6;peklerin kesilerek etlerinden kasaplara satilmasi</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/26/</link><description><![CDATA[
<p>
	Hayvanların katledilmesine HAYIR diyelim
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">26</guid><pubDate>Mon, 13 Jul 2020 13:44:54 +0000</pubDate></item><item><title>Kemal Sunal'&#x131;n tezini kendisi hakk&#x131;nda yazd&#x131;&#x11F;&#x131;n&#x131; biliyor muydunuz?</title><link>https://www.bilimgunlugu.com/forum/topic/25/</link><description><![CDATA[<p>
	Kemal Sunal yüksek lisans tezini kendisi hakkında yazmıştır.
</p>

<p>
	Linç yemeyeceksem şunu da belirtmek isterim ki tezin tez değeri yok. Ama çok güzel bir biyografi, araştırma ve derleme olmuş. Proje olurmuş ama tez değil. Sonuçta Kemal Sunal vermiş. Hocalar da geçirmiş gibi geldi bana.
</p>

<p>
	Neyse her türlü güzel hareket. Adam o yaşta onu yazmış. Bence o bile mükemmel bir hareket.
</p>

<p>
	Okumak isteyenlere link vermek isterdim ama uğraşmak istemiyorum, gidin Yök tez merkezinden bulup indirin. Tez numarası: 74951 (belki tez indirmeyi öğrenirsiniz bu bahaneyle) :)
</p>
]]></description><guid isPermaLink="false">25</guid><pubDate>Mon, 06 Jul 2020 05:51:49 +0000</pubDate></item></channel></rss>
