Jump to content

Bilim Forum

Yönetici
  • İçerik sayısı

    198
  • Katılım

Bilim Forum kullanıcısının paylaşımları

  1. Bazı ilginç bilgi ve olaylar: 1830'larda Renous adlı bir Alman doğa bilimci, tırtılların kelebeğe dönüştüğünü iddia ettiği için Şili'nin San Fernando kentinde sapkınlık suçundan tutuklandı. https://www.scientificamerican.com/.../insect.../ Bir keresinde, bir adam Rio de Janeiro'daki evinin önünde tek başına duran bir kadını soymaya çalıştı. Fakat onun UFC dövüşçüsü Polyana Viana olduğunu bilmiyordu. Polyana, adamı dövdü ve onunla işi bitince yere yatırdı, polis gelene kadar orada basılı tutarak; kalkmasını ve kaçmasını engelledi. https://www.abc.net.au/.../polyana-viana-ufc.../10697010 Greyfurt 85 farklı ilaçla etkileşime girer ve bazı ilaçları greyfurt veya 180 ml (bir bardaktan az) greyfurt suyu ile birlikte almak, o ilacın aşırı doza geçişine neden olabilir. https://en.wikipedia.org/.../Grapefruit%E2%80%93drug... Almanya 2. Dünya Savaşı'nda yenildikten sonra herhangi bir yabancı devletin/ülkenin; Almanya'ya katılma talebinde bulunması ve/veya buna referandum ile karar vermesi durumunda dahi, Almanya'nın topraklarını genişletmesi kalıcı olarak yasaklanmıştır. https://en.wikipedia.org/.../Treaty_on_the_Final... 2017 sonbaharında Avrupa'da havadaki radyoaktivitenin artışına neden olan bir olay oldu. Rus Mayak nükleer santralinin bu radyasyonun kaynağı olduğundan şüpheleniliyor, ancak hiçbir zaman doğrulanmadı. https://en.wikipedia.org/.../Airborne_radioactivity... Yüksek kaliteli 'agar odunu' neredeyse altın kadar değerlidir. Bu değer kilogram başına 30.000 $'dan fazla olabilir. Bu odun, akuilaria ağaçlarının öz bölümünde ve ancak tek bir tür küfle enfekte olduklarında oluşur. https://en.wikipedia.org/wiki/Agarwood Bazı ilginç bilgi ve olaylar: 1830'larda Renous adlı bir Alman doğa bilimci, tırtılların kelebeğe dönüştüğünü iddia ettiği için Şili'nin San Fernando kentinde sapkınlık suçundan tutuklandı. Bir keresinde, bir adam Rio de Janeiro'daki evinin önünde tek başına duran bir kadını soymaya çalıştı. Fakat onun UFC dövüşçüsü Polyana Viana olduğunu bilmiyordu. Polyana, adamı dövdü ve onunla işi bitince yere yatırdı, polis gelene kadar orada basılı tutarak; kalkmasını ve kaçmasını engelledi. Greyfurt 85 farklı ilaçla etkileşime girer ve bazı ilaçları greyfurt veya 180 ml (bir bardaktan az) greyfurt suyu ile birlikte almak, o ilacın aşırı doza geçişine neden olabilir. Almanya 2. Dünya Savaşı'nda yenildikten sonra herhangi bir yabancı devletin/ülkenin; Almanya'ya katılma talebinde bulunması ve/veya buna referandum ile karar vermesi durumunda dahi, Almanya'nın topraklarını genişletmesi kalıcı olarak yasaklanmıştır. 2017 sonbaharında Avrupa'da havadaki radyoaktivitenin artışına neden olan bir olay oldu. Rus Mayak nükleer santralinin bu radyasyonun kaynağı olduğundan şüpheleniliyor, ancak hiçbir zaman doğrulanmadı. Yüksek kaliteli 'agar odunu' neredeyse altın kadar değerlidir. Bu değer kilogram başına 30.000 $'dan fazla olabilir. Bu odun, akuilaria ağaçlarının öz bölümünde ve ancak tek bir tür küfle enfekte olduklarında oluşur.
  2. Projemizin sosyal medya ve Web işlemleri Margarit Bilişim | Web Reklam Bilişim Hizmetleri tarafından yürütülmektedir. Bu bağlamda kendilerine teşekkür etmek adına ufak bir duyuru yayınlamak ve hizmet olarak edinebileceğiniz kalemlere yer vermek istedik. Google Hizmetleri Yönetimi Web Servisleri Yönetimi Sosyal Medya Hizmetleri Sosyal Hesap Yönetimleri Reklam Medya Hizmetleri Video Tanıtım Hizmetleri Seslendirme ve Okuma Hizmetleri Google Adwords Partnerliği Google Adsense Danışmanlığı Google Cloud Hizmetleri Web Tasarım ve Bakım Hizmetleri Grafik Tasarım Hizmetleri Video Prodüksiyon ve Aranje Hizmetleri kalemlerine sahip olan Margarit Bilişim Hizmetleri, işletmenizi ve projelerinizi tahmin ettiğinizden çok daha öteye taşımak için sizlerle! Margarit Web Reklam Bilişim Hizmetleri Adres: Neva Home Offices, 1455. Cadde, 22/41 Yenimahalle / Ankara Telefon: +90 850 305 25 95 Telefon: +90 312 394 62 02 Web: https://www.margarit.com.tr Facebook: https://www.facebook.com/margaritbilisim Instagram: https://www.instagram.com/margaritbilisim Twitter: https://www.twitter.com/margaritbilisim Linkedin: http://www.linkedin.com/in/margaritbilisim #margarit #bilişim #youtube #logo #intro #reklam #proje #web #aftereffects #template #facebook #instagram #linkedin #twitter #sosyal #medya #share
  3. Kan kokusu, yırtıcı hayvanlar için yemek anlamına geliyor. Linköping Üniversitesi’nde çalışan bir grup araştırmacı kandaki hangi maddelerin hayvanların davranışlarında değişikliklere sebep olduğunu incelemiş. Deneyler, kanda bulunan trans-4,5-epoxy-(E)-2-decenal adlı aldehit grubu bir maddenin kokusunun, yırtıcı hayvanlar için kanın kendisi kadar çekici olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, deneylerde dört ayrı yırtıcı hayvan türünü kullanmış: Asya vahşi köpekleri, Afrika vahşi köpekleri, Güney Amerika çalı köpekleri ve Sibirya kaplanları. Yarım metre uzunluğunda bir tahtanın üzerine dört ayrı sıvı dökülmüş ve hayvanların bu sıvılara verdiği tepkiler incelenmiş. Kullanılan dört sıvı şunlar: at kanı, meyve özü, kokusuz bir çözücü ve kana kokusunu verdiği düşünülen aldehit. Gözlemler sonucunda, yırtıcı hayvanlar için aldehitin kokusunun kan kokusu kadar çekici olduğu görülmüş. Aldehitin kokusunu alan hayvanlar tahtayı koklamaya, yalamaya, ısırmaya ve pençelemeye başlıyor. Bu sonuçlar sadece bir maddenin kokusunun da kanın kendi kokusu kadar çekici olabileceğini gösteriyor.
  4. Derimiz kesildiğinde ya da burnumuz kanadığında, kanı kırmızı renkli görürken neden derimizin altındaki damarları mavi-mor renkli görürüz ? Bunun sebebi en temel anlatımıyla kırmızı kan hücrelerinin onlara farklı renk veren bir molekül madde içermesi ile alakalıdır. Kırmızı kan hücreleri, vücudumuzdaki oksijeni bağlayan ve ileten “hemoglobin” adı verilen bir molekülü içerir. Hemoglobin, her biri heme (demir ihva eden kısım) adı verilen ilave halka şeklinde kimyasal bir yapıya bağlanan dört protein zincirinden oluşur. Kırmızı kan hücrelerimiz hemoglobindeki heme grupları nedeniyle kırmızıdır. Kırmızı kan hücrelerindeki hemoglobin molekülündeki protein zincirleri genlerimiz tarafından kodlanır. Globin genlerindeki mutasyonlar talasemi ve orak hücre hastalığı gibi hastalıklara neden olabilir. Oksijeni bağlamak için, her bir protein zinciri, bir hemoglobin molekülü başına maksimum dört oksijen molekülünün bağlanmasını sağlayan bir heme grubuna bağlanır. Heme’nın merkezinde demir bir molekül bulunur. Demir, heme’nin kırmızı-kahverengi görünmesini sağlar. Peki ya demir farklı bir metal için değiştirilirse? Örneğin soğukkanlı hayvanlarda kan mavi görünür, çünkü bakır atomlar halkanın merkezine oturur ve oksijene bağlanır. Peki neden damarlarımız mavi görünüyor? Bu bir yanılsamadır; damarlar aslında beyaz-pembe. Gözlerimizle gördüğümüz mavi renk , kanın, damarın, cildin ve rengini görmemizi sağlayan tüm etkenlerin sonucudur. Blog bölümünde Ezgi tarafından kaleme alınmıştır.
  5. Periyodik tablo kimyagerler ve diğer bilim adamları için en değerli araçlardan biridir çünkü periyodik tablo kimyasal elementleri en kullanışlı biçimde sıralar. Modern periyodik tablonun nasıl düzenlendiğini tam anlamıyla anladığımızda, atom sayıları ve sembolleri görmekten çok daha fazlasını yapabiliriz. Periyodik Tablonun Organizasyonu Periyodik tablonun dizilimi, elementlerin özelliklerini grafikteki elementlerin pozisyonlarına göre tahmin etmenizi sağlar. Nasıl mı? Elementler, atom numaralarının sırasına göre listelenmişlerdir. Atom numarası, o elementin atomundaki proton sayısıdır. Öyleyse, 1 numaralı element (hidrojen) ilk elementtir. Her hidrojen atomu 1 protona sahiptir. Yeni bir element bulunana kadar, masadaki son element 118 numaralı elementtir. 118 elementinin her atomunun 118 protonu vardır. Bugünün periyodik tablosu ile Mendeleev’in periyodik tablosu arasındaki en büyük fark budur. Orijinal tablo, artan atom ağırlığına göre organize edilmiştir. Dmitri Mendeleev, elementlerin artan atom ağırlığı sırasına göre düzenlendiği kimyasal elementlerin periyodik sınıflandırmasını tasarladı. Periyodik tablodaki her yatay satıra periyot adı verilir. Periyodik tablo üzerinde yedi periyot vardır. Aynı periyottaki elementlerin tümü, bu düzen boyunca soldan sağa doğru hareket ettiğinizde, elektronların metalik özelliklerden metalik olmayan özelliklere doğru geçişini sağlayan elektron temel durum enerji seviyesine sahiptir. Periyodik tablodaki her dikey sütuna grup adı verilir. 18 gruptan birine ait elemanlar birbirlerine benzer özellikleri paylaşır. Bir grup içindeki her bir elementin atomları, en dıştaki elektron kabuklarında aynı sayıda elektrona sahiptir. Örneğin, halojen grubunun elemanlarının tümü -1 değerine sahiptir ve oldukça reaktiftir. Periyodik tablonun ana gövdesinin altında bulunan iki element satırı vardır. Bu elementler oraya yerleştirilirler, çünkü, olmaları uygun olması gereken yer yoktu. Bu element sıraları ise lantanitler ve aktinitlerdir ki bunlar özel geçiş metalleridir. Üst sıra 6. periyota aitken , alt sıra 7. periyota aittir. Her elementin periyodik tabloda kendi karosu veya hücresi vardır. Element için verilen kesin bilgiler değişkenlik gösterir, ancak her zaman atom numarası, elementin simgesi ve atom ağırlığı bu hücrelerde vardır. Element sembolü, bir büyük harf veya başka bir büyük harf ve bir küçük harf olan kısa bir gösterimidir. Bunun istisnası, periyodik tablonun sonundaki, yer tutucu isimleri (resmi olarak keşfedilene ve isimlendirilinceye kadar) ve üç harfli sembolleri olan unsurlardır. İki ana eleman tipi vardır; metal ve ametal. Metaller ve ametaller arasında ara özelliklere sahip elemanlar da vardır. Bu elemanlara metaloid veya yarımetal denir. Metal olan element gruplarının örnekleri arasında alkali metaller, toprak alkali metaller, bazik metaller ve geçiş metalleri bulunur. Ametal olmayan element gruplarının örnekleri, ametaller (elbette), halojenler ve soy gazlardır. Konum Tahmini Belirli bir element hakkında hiçbir şey bilmiyor olsak bile, periyodik tablodaki konumuna ve size tanıdık gelen elementlerle olan ilişkisine dayanarak bununla ilgili tahminlerde bulunabiliriz. Örneğin, osmiyum (Os) elementi hakkında hiçbir şey bilmiyor olabiliriz, ancak periyodik tablodaki yerine bakarsak, demir ile aynı grupta (sütun) bulunduğunu görürüz. Bu, iki elementin bazı ortak özellikleri paylaştığı anlamına gelir. Bildiğimiz gibi demir yoğun, sert bir metaldir. Buradan yola çıkarak Osmiyumun da yoğun ve sert bir metal olduğunu tahmin: edebiliriz. Eğilimler Elementler benzer elektronik yapıya göre gruplandırılmıştır, bu da tekrarlayan element özelliklerini periyodik tablodaki hali hazırda belirgin hale getirir. –Elektronegatiflik: Bir atomun bağ elektronlarına sahip çıkma isteğine elektronegatiflik denir. Genel olarak, elektronegativite soldan sağa doğru artar ve bir grupta aşağı indikçe azalır. Elektronegatiflik değerleri arasındaki fark büyüdükçe, iki atomun kimyasal bir bağ oluşturması daha olasıdır. –İyonlaşma enerjisi: İyonlaşma enerjisi, bir elektronu gaz halindeki bir atomdan uzaklaştırmak için gereken en küçük enerji miktarıdır. İyonlaşma enerjisi bir sıra boyunca (soldan sağa) hareket edildikçe artar, çünkü artan proton sayısı elektronları daha güçlü çeker. Bir gruptan aşağıya indiğimizde (yukarıdan aşağıya), bir elektron kabuğu daha eklendiğinden, en dıştaki elektronu atom çekirdeğinden uzağa hareket ettirerek iyonlaşma enerjisini azaltır. –Atomik Yarıçap ve İyonik Yarıçap: Atomik yarıçap, çekirdekten en dıştaki kararlı elektrona kadar olan mesafedir; iyonik yarıçap ise birbirine temas eden iki atom çekirdeği arasındaki mesafenin yarısı kadardır. Bu ilgili değerler periyodik tablodaki aynı eğilimi göstermektedir. Periyodik tablodan aşağı doğru hareket ettikçe, elementler daha fazla protona sahip olur ve elektron enerji kabuğu kazanır, bu sayede atomlar daha büyük hale gelir. Periyodik tablonun bir sırası boyunca ilerlerken, daha fazla proton ve elektron olmasına rağmen elektronlar çekirdeğe daha yakın tutulur, böylece atomun toplam boyutu düşer. –Metalik Karakter: Periyodik tablodaki elementlerin çoğu metaldir, yani metalik karakter gösterirler. Metallerin özellikleri metalik parlaklık, yüksek elektriksel ve termal iletkenlik, dövülebilirlik ve diğer bazı özellikleri içerir. Periyodik tablonun sağ tarafı, bu özellikleri göstermeyen yani metal olmayanları içerir. Diğer özelliklerde olduğu gibi, metalik karakter değerlik elektronlarının konfigürasyonuyla ilgilidir. –Elektron ilgisi: Elektron ilgisi, bir atomun bir elektronu ne kadar kolay kabul ettiğidir. Elektron ilgisi, grup boyunca yukarıdan aşağı hareket edilince azalır ve periyodik tablonun bir sırası boyunca soldan sağa hareket edince artar. Bir atomun elektron ilgisi için belirtilen değer, bir elektron eklendiğinde kazanılan enerji veya bir elektron, tek yüklü bir anyondan çıkarıldığında kaybolan enerjidir. Bu, dış elektron kabuğunun konfigürasyonuna bağlıdır, bu yüzden bir grup içindeki elemanlar benzer bir ilgiye sahiptir (pozitif veya negatif). Tahmin edebileceğiniz gibi, anyonları oluşturan elementlerin elektronları katyon oluşturanlardan daha az çekmesi olasıdır. Soygaz elemanları sıfıra yakın bir elektron ilgisine sahiptir. Yazı Tuba Nur Açık tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  6. Elinize sağlık, keyifli bir derleme çalışması olmuş. Yazınız ilgili kategoriye taşındı, devamının gelmesi dileğiyle.
  7. Madde ve enerji uzay ve zamanı büker. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse; elimizde bir taş var önümüzdeki göle taşı bırakıyoruz gölde dalgalanmalar olur. Dalgalanmaya sebep olan şey isen taşın kendisidir. Taş uzay ve zamanda dalgalanma oluşturmuştur yani taş uzay ve zamanı bükmüştür. Tam olarak bu olaya kütle çekimi diyoruz. Fakat göle taşı atmasaydık gölün yüzeyi düz kalmaya devam edecekti yani uzay ve zaman madde olmadan düzdür lakin işin içine taş yanı yıldız girene kadar. Yıldızların, kara deliklerin vs. oldukça büyük kütleleri uzay zaman da çok büyük çöküntüler oluşturmaya yeterli kalıyor. Oluşan çöküntülerin yanından geçen her şey bu çöküntüye yuvarlanarak kendini çekim gücü ile ahenkle dansa teslim eder. Dünyanın Güneş etrafındaki şöleni bu olaya en büyük örnektir. Maddelerin hareketi sonucu uzay zaman boyutunda dalgalanmalar olur. Einstein zaten bunu 100 yıl önce söylemişti. Kütle çekim dalgaları göle atılan taştan sonraki dalgalara benzer. Uzayda ivmelenen kütlelerin kütle çekim dalgaları yayacağını söylüyor görelilik kuramı. Uzaydaki bu dalgalar uzay zamanda değişikliği sebep oluyor fakat bu değişiklik gözle görülecek boyutta değildir. Ancak kara delik yada nötron yıldızları çarpıştığında çok farklı bir biçimde ortaya çıkar. Uzay zaman dokusu adeta kutsal bir dansa kalkar. 1.3 milyar yıl önce, 36 ve 29 Güneş kütlesindeki iki kara delik, 62 güneş kütlesi oluşturmak üzere birleştikleri vakit uzay – zaman delice titremiş. 14 Eylül 2015’te, dalga dedektörleri, 1.3 milyar yıl önce olan kara deliklerin ölüm yeminlerinin sinyalini kaydetmeyi başarmıştır. Ve bu olay 0.2 sürmüştür. Newton yasalarına göre zaman, mutlak bir büyüklüktü. Uzaydan farklıydı. Einstein da bu farklı sanılan kavramları birleştirerek uzay zamanı kavramını çıkardı. Newtona göre zaman akışı hiç zaman değişmiyordu. Herkes her şeyi aynı ölçüyordu. Fakat Einstein görelilik adını verdiğimiz olayla bu düşünceyi yıkmayı başardı. Yani Einsteine göre farklı gözlemciler aynı nesneleri farklı ölçebiliyor. Örnekle açıklamak gerekirse; iki farklı gözlemci düşünelim önlerinde uzun bir bina var. Bu gözlemcilerden biri binaya yakınken diğeri binadan daha uzakta. Yakın olan gözlemci binayı onlarca metre görürken uzak olan gözlemci binayı sadece bir kaç santimetre olarak görür. Tam olarak görelilik bu . Aynı cismin farklı gözlemciler tarafından farklı bir şekilde ölçüldüğünü gördük. Peki ya zamanı nasıl ölçeriz ? Saatimiz ile. Zamanı doğru bir şekilde ölçmek için ışığı kullanırız. Çünkü, hızı sabit olan ve hiç bir şekilde değişmeyen bir büyüklüğü gösterir bize. Önceden bahsettiğimiz üzere uzay zaman bükülmesi yeterince kütleye sahip cisimler sayesinde oluyor. Güneşin dev kütlesi sayesinde uzay zamanı bükmesi gibi. Olayı daha iyi anlamak için iki arkadaşınız tarafından gerdirilmiş bir çarşaf düşünün. Diğer bir arkadaşınız gerdirilen çarşafa bir bowling topu bırakıyor. Çarşafta bükülme/çökme gerçekleşiyor. Fakat aynı işlemi kağıttan bir top ile yapmaya kalksaydık herhangi bir bükülme olmazdı çünkü bükülmeyi yaratmak için ağır bir kütleye sahip olmak gerekiyor. Oluşan bu bükülmeye yaklaştıkça zamanın farklı işlemeye başlandığı biliniyor tabi kütlesi çok büyük nesneler için yani bir kara delik. Bu olayı da şu şekilde örneklendirelim; iki tane kardeş var ve bunlar ikiz. ikiz kardeşler 40 yaşına gelince içlerinden biri uzay gemisine bindirilerek bir kara deliğin olay ufkuna yakın çevresinde 10 sene dönüyor. Dünyada kalan kardeş 50 yaşına varmış oluyor fakat uzaydan dönen kardeş için zaman farklı bir hızla ilerliyordu bundan ötürü 50 yaşından daha az bir yaşa sahip olacaktır. Buda Einstein’in ikizler paradoksudur. Blog bölümünde Ferhat Abay tarafından kaleme alınmıştır.
  8. Bilim insanları, unutma sürecini engellemenin ve hatıraların solmasını sağlayan mekanizmaların daha derinlerine inmenin bir yolunu buldular. Yeni yapılan bir çalışmaya göre hatıraların unutulma süreci, beynin sinir hücrelerinde bulunan belirli makinelere dayanıyor. Ancak bu işlem, küçük ve özel bir molekül ekleyenek engellenirse, hatıraların kaybolmasını önlemek mümkün olabilir. Bellek ve öğrenme, özellikle travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ve Alzheimer gibi koşullar açısından tüm hayatımızın önemli bir parçasıdır. Hatıraları saklama yeteneği her ne kadar çekici gelse de, unutmak başlı başına yararlı bir beceridir. Aslında, bazıları unutabilmenin tür olarak hayatta kalmamızın ve tür olarak başarımızın anahtarı olduğunu iddia ediyor, çünkü hatalardan ders almamıza ve yeni ortamlara uyum sağlamamıza izin veriyor. Science dergisinde yazan Ankit Awasthi ve Avrupa Nörobilim Enstitüsü’ndeki ekibi, bellek yapımında kilit bir çarşaf olarak Syt3 adlı bir proteini tanımladı. Araştırmacılar, rolünü araştırmak için, normal fareleri, herhangi bir Syt3 üretmeyecek şekilde genetik olarak değiştirilmiş olan “Syt3 nakavtları” olarak adlandırılan hayvanlarla karşılaştırdılar. Ekip, farelerin bir dizi labirent kullanmayı öğrenmek ve unutmak için yeteneklerini test etti. Bir testte, fareler bir gıda ödülü almak için labirentte belirli bir noktaya nasıl gelebileceklerini öğrendi. Hem normal hem de Syt3 nakavt fareler bunu eşit derecede iyi yapabildiler. Ancak, gıda labirentte yeni bir konuma taşındığında, değiştirilmemiş fareler yeni yiyecek yerini hızla öğrendi ve ilk yiyecek yerini unuttu, Syt3 nakavt fareleri önce yeni yere gitmeden önce sürekli olarak orijinal yeri ziyaret etti. . Araştırmacılar bu denemelerin, nakavt hayvanlarının orijinal yemek yerini unutamadıklarını gösteriyor. İlginçtir ki, araştırmacıların Syt3’ü bloke etmek için geliştirdikleri küçük molekül nakavtın etkisini çoğaltabiliyordu; Normal farelerin beyinlerine enjekte edildiğinde, onların da unutmasını engelledi. Hatıralar, beyinde sinaps içinde moleküler ve hücresel değişiklikler, nöronlar arasındaki bağlantıları olarak depolanır. Anı oluşturmaktan sorumlu yapılardan biri, sinapslarda bulunan ve bir nörondan diğerine sinyalleri iletmeye yardımcı olan bir protein olan AMPA alıcısıdır. Bu AMPA alıcısı ne kadar çok kullanılırsa, o kadar çok sinaps oluşturulur, bu nedenle hafıza daha çok güçlendirilir. Awasthi tarafından tanımlanan zar proteini Syt3’ün amacı, yedek AMPA reseptörlerini geri dönüştürmektir. Bu, kullanılmayan bellek yollarının zayıflaması etkisine sahiptir. Böylece Syt3’ün engellenmesi AMPA alıcısının geri dönüşümünü önler ve yol zayıflamaz, bu da hatıraların kaybolmayacağı anlamına gelir. Anı yaratma mekanizmaları daha önce oldukça iyi çalışılmış olsa da, şimdiye kadar anıların kaybolma şekli çok daha az çalışılan konu oldu. Syt3’ün hafıza kaybı yolunda ana bir oyuncu olarak keşfi ve bu yolun hafıza makineleriyle nasıl mücadele edileceğini göstermesi, araştırmacıların hafıza tabanlı hastalıkları anlamak ve bunlarla mücadele etmek için daha iyi bir konumda oldukları anlamına geliyor ve beynimizin moleküler düzeyde nasıl çalıştığını daha iyi ortaya koymayı sağlıyor. Blog bölümünde Burak Babacan tarafından kaleme alınmıştır.
  9. Bazı değişiklikler çevreye bağlıdır, ancak diğer tüm değişiklikler epigenetik denilen bir mekanizmaya bağlı. Harry Potter film uyarlamalarındaki Weasley ikizleri, bir çift özdeş ikiz olan James ve Oliver Phelps tarafından oynanır. Bu iki kardeş neredeyse aynı görünüyor, ancak gözlerinin şekli, üst dudaklarının çizgisi gibi birkaç küçük farklılığa sahipler ve ikizlerden biri diğerinden biraz daha uzun. Hemen hemen tüm özdeş ikiz kardeşlerde olduğu gibi, birbirlerinden bağımsız olarak biriktirdikleri epigenetik değişiklikler nedeniyle çok az farkları var. Bu değişiklikler genomlarını farklı şekillerde değiştirdi ve bu küçük farklılıklara yol açtı. Epigenetik Nedir? Birçoğumuz, bir dizi talimat içeren bir genomun bizi oluşturduğunu biliyoruz. Bu genom saçımız, derimiz ve vücudumuzdaki hücrelerin çeşitli kısımları gibi şeyleri oluşturmak için kullanılan proteinleri yapmak için çevrilebilecek bir kod olan DNA’yı içerir. Genom, baz denilen bir dizi yapı taşından oluşur. Adenin (A), Timin (T), Sitozin (C) ve Guanin (G) olarak adlandırılan dört farklı baz tipi vardır. Bu bazlar birbirlerine bağlanırlar ve hepimizin tanıdığı çift sarmal zincir şeklini oluştururlar. Bu talimat dizisi vücudumuzu bir yemek kitabı kullanıyormuş gibi kullanıyor. Bir kek pişiriyorsanız, genellikle tarif kitabının kenarlarına kekinizin nasıl görünmesini veya tadının olmasını istediğiniz gibi değiştirmek için malzemeleri veya bölümleri çizer ve işaretlersiniz. Ancak, bu işaretlemeleri yapmaz ve sayfadaki orijinal tarifi kullanırsanız o kekin tadı ve görüntüsü aynı kalır. Bu küçük değişiklikler, genomdaki epigenetik değişiklikler dediğimiz şeye benzer. Bunlar gerçek genetik ATGC kodunu değiştirmeyen genetik değişikliklerimizdir. Nasıl Çalışır? Bu epigenetik değişikliklerinmeydana gelebileceği çeşitli karmaşık moleküler mekanizmalar vardır. Bazıları genomumuzun kendimizi hücrelerimize uyacak şekilde katlaması ile ilgili, bazıları ise Lego parçaları gibi genetik diziye kimyasal gruplar eklemeyi veya çıkarmayı gerektirir. Bir sitozin halkasının beşinci karbon atomuna, DNA iplikçiğine bir metil (CH3) grubunun eklenmesine DNA metilasyonu denir.anlamına gelir. Sitozin bazlarının 5-metilsitozin’e dönüşümü, DNA metiltransferazlar (DNMT’ler) ile katalizlenir. Bu değiştirilmiş sitozin kalıntıları genellikle bir guanin bazının (CpG metilasyonu) yanında bulunur ve sonuç, DNA’nın karşıt iplikçikleri üzerinde birbirine çapraz olarak yerleştirilmiş iki metillenmiş sitozintir. Normal DNA şekline bu ilave, DNA’nın proteine çevrilmesini önler, böylece artık çalışmaması için geni etkin bir şekilde kapatır. Bu küçük değişimin büyük bir etkisi olabilir, peki pratikte nerede görüyoruz? Kraliçe arı Epigenetik, yalnızca bir insana özgü olan bir şey değildir. Bitki ve hayvan krallıklarında da epigenetik etki örnekleri vardır. Bu örneklerin favorilerimden biri, uluslararası topluluktan oluşan bir ekip, bal arısı genomunu sıraladığında ortaya çıktı. Bu muhteşem hayvanlar, binlerce kovanda çalışır ve karmaşık bir sosyal hiyerarşi yapısına sahiptir. Her arının bir işi vardır, bir işçi veya bir dron. Ancak, kovan başına sadece bir kraliçe arı vardır. Bu ana arı tüm yavruları üretir ve belirli kimyasal maddeler üreterek diğer arıların faaliyetlerini yönlendirir. Kraliçe arı, kraliyet statüsüne yol açan eşsiz bir diyetle beslenir. Genç arı larvaları doğduğunda, hepsi başlangıçta arı sütü denilen besleyici bir madde ile beslenir. İşçi arıları kısa sürede nektar ve polen karışımına sürülürken, seçilen kraliçe arı, arı sütünü yetişkinliğe iyi ve diğer arılara göre daha büyük miktarlarda besler. Diyet ve yetiştiricilikteki bu farktan dolayı, kraliçe ile diğer arılar arasında büyük farklılıklar vardır. Kraliçe arı daha büyük, daha uzun yaşar ve doğurgandır. Bu farklı tür arılar arasındaki çevresel farklılıklar, arının genomunda belirli genlerin farklı ekspresyon seviyelerine neden olur. Gen ekspresyonundaki bu değişiklikler, arıların davranışlarında ve görünümlerinde büyük değişikliklere neden olur. Bu eylem epigenetiğin ta kendisidir! Bununla birlikte Bal Arısı, epigenetik değişikliklere uğrayabilecek tek tür değildir; şaşırtıcı bir şekilde biz de genetiğimizi çevreye yanıt olarak uyarlayabiliriz. Kıtlık İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yakın Hollanda’da, Hollanda Açlık Kışı olarak bilinen şiddetli bir kıtlık yaşandı. Bu süre zarfında Hollanda, Almanların ablukası nedeniyle ciddi miktarda yiyecek ve yakıt sıkıntısı çekmiştir. Belçika doğumlu Hollywood oyuncusu; Audrey Hepburn, yaklaşık 16 yaşına geldiğinde sona eren bu açlık sırasında Hollanda’daydı. İnsanlar yemek için çaresizdi, radyasyonlar yetişkin başına kabaca 1000 kaloriye düştü ve birçok kişi hayatta kalmak için lale soğanı ve ot yemeye çalıştı. Milyonlarca kişi etkilendi ve onbinlerce kişi açlıktan öldü. Bu olay, gıda kıtlığı acil durumunun, vatandaşları genellikle iyi beslenen ve iyi koşullarda yaşayan modern, iyi gelişmiş bir ülkede meydana gelmesi nedeniyle nispeten benzersizdi. Bu insanlar zamanın belirli bir noktasında yalnızca bir şiddetli açlık dönemine sahipti. Bu, bilim adamlarının bu Açlık Kışının belirli, iyi tanımlanmış bir popülasyondaki ve onu takip eden nesillerdeki etkilerini takip etmesine izin verdi. Kıtlığın insan sağlığını ve genetiğimizi nasıl etkilediği hakkında çok şey öğrenmemize izin verdi. Bu Açlık Kışının etkileri, Audrey gibi insanların genomlarında süregelen şekilde korundu, ancak en ürkütücü etkilerinden bazıları zaman içinde utero’da doğan çocuklarda görüldü. Bilim adamları, çocukların doğum ağırlıklarının hamilelik sırasında annelerin yetersiz beslenmesinden etkilendiğini tespit etti. Hamileliğinin ilk üç ayında kabaca aç kalanlar için normal doğum ağırlığına sahip çocuklar vardı, ancak hamileliğin sonuna doğru aç kalanlar çok düşük doğum ağırlığına sahip bebeklere sahipti. Bu mantıklıydı, çünkü hamileliğin sonuna doğru iyi beslenen bebeklerin kilolarını ‘yakalamak’ için zamanları vardı. Ancak, Daha da ilginç olanı, doğum ağırlığının düşük olduğu bebeklerin yaşamları boyunca küçük kalması iken, bu zamandan itibaren daha büyük doğum oranlarına sahip olanlar obeziteye çok yatkındı. Ancak, bilim sürekli değişen bir alandır ve çoğu zaman tartışmalarla doludur. Ayrıca doğum kilosundaki bu farklılığın annelerin sosyal statüsü de dahil olmak üzere diğer faktörlerden kaynaklanmış olabileceğini iddia eden çalışmalar da yayınlanmıştır. Şizofreni ve tip 2 diyabet dahil olmak üzere bu doğum oranlarına ve diğer uzun vadeli sağlık sorunlarına bağlantılar da vardır. Bu kalıcı etkiler, bebeğin utero döneminde Hollanda’da Açlık Kışı sırasındaki beslenme yetersizlikleri nedeniyle meydana gelen epigenetik değişikliklerden kaynaklanmaktadır. Bal arısından ve Hollanda Açlık Kışının etkilerinden görebileceğimiz gibi, bir dizi genle doğmuş olsak bile, bu talimatları diyet, davranış ve çevre yoluyla nasıl kullanacağımızı değiştirebiliriz. Doğa / beslenme tartışması, insanların genetik kodumuzun bir ürünü olup olmadığına ya da nasıl yetiştirildiğimize karar vermeye çalıştığımızdan beri yıllardır azalıyor. Belki de epigenetik, bizim kim olduğumuzun ortaya koyan en önemli mekanizmadır. Blog bölümünde Burak Babacan tarafından kaleme alınmıştır.
  10. Bu yazımızda özellikle köpeklerin gözleri bizlere daha masum ve tatlı görünmek için nasıl evrimleştiğine odaklanmak istiyoruz. Köpekler, insanlarla daha iyi iletişim kurmak için göz çevresinde yeni kaslar geliştirmiştir. Köpek ve kurtların anatomisini ve davranışlarını karşılaştırmak için yapılan yeni araştırmalar, köpeklerin yüz anatomilerinin özellikle insanlarla daha iyi iletişim kurmalarını sağlamak için binlerce yıl boyunca değiştiğini göstermektedir. Köpek ve kurtların anatomisi ve davranışlarını karşılaştıran ilk detaylı analizde bilim insanları; her iki türün de yüz kaslarının, gözlerin dışında benzer olduğunu bulmuşlardır. Köpekler, kurtlarda olmayan iç kaşlarını yoğun bir şekilde kaldırmalarına izin veren küçük bir kas grubuna sahiptir. Bilim insanları, iç kaş kaldırma hareketinin insanlarda onları beslemek adına bir tepki yarattığını öne sürdüler. Çünkü bu hareketleri sayesinde köpeklerin gözlerinin daha büyük, daha bebek gibi görünmesini sağladığı ve aynı zamanda insanların, onların üzgün olduklarını düşündüğünü ve böylece onlara sevgi gösterdiğini öne sürüyor. Portsmouth Üniversitesi’nde bu karşılaştırmalı deneyi yürüten psikolog Dr Juliane Kaminski liderliğindeki araştırma ekibi, İngiltere ve ABD’de davranışsal ve anatomik uzmanlardan oluşan bir ekipten oluşuyordu. Bu araştırma ayrıca PNAS’ta da yayınlandı. Dr. Kaminski, “Elde edilen bulgular, köpeklerin kurtlardan evcilleştikten sonra, iç kaşını kaldırmak için yeni bir kas grubunu geliştirdiğine işaret ediyor.” “Ayrıca köpeklerin ve kurtların davranışlarını da inceledik. İki dakika boyunca bir insana maruz kalmaları sonucunda, köpekler iç kaşlarını kurtlardan daha fazla ve daha yüksek yoğunluklarda kaldırdı.” “Bulgular, köpeklerdeki bu anlamlı kaş hareketinin, evcilleştirme sırasında insanların bilinçdışı tercihlerinin bir sonucu olabileceğini göstermektedir. Köpekler hareketi yaptığında, insanlarda onlara bakmak için anaç bir istek ortaya çıkarmaktadır. Bu, kaşlarını daha fazla hareket ettiren köpeklere, diğerlerine göre bir evrimsel seçilim avantajı sağlayacak ve gelecek kuşaklar için ‘yavru köpek gözleri’ özelliğini güçlendirecektir." Dr Kaminski’nin önceki araştırması, köpeklerin insanlar onlara bakmadıklarına kıyasla, onlara bakarken kaşlarını önemli ölçüde daha fazla hareket ettirdiğini gösterdi. Dr Kaminski, “AU101 hareketi, insan-köpek bağında önemlidir, çünkü insanlardan özenli bir tepki ortaya çıkarabilir ama aynı zamanda insan benzeri iletişim yanılsamasını yaratabilir.” dedi. Makalenin ortak yazarlarından ABD’nin Pittsburgh Duquesne Üniversitesi’ndeki ana anatomist Profesör Anne Burrows şunları söyledi: “Bu kaş hareketinin, evrimin bir sonucu olup olmadığını belirlemek için, bu iki türün yüz anatomisini ve davranışını karşılaştırdık ve köpeklerde kaş artışına izin veren kas, kurtlarda yetersiz, düzensiz liflerden oluşan bir kümeydi. “Köpeklerde yükselen iç kaş hareketi, en yakın yaşayan akrabası olan kurtta var olmayan bir kas tarafından kontrol edilir. “Bu, sadece 33.000 yıl önce ayrılan türler için çarpıcı bir fark ve dikkat çekici derecede yüksek olan yüz kas değişikliklerinin, köpeklerin insanlarla olan gelişmiş sosyal etkileşimleriyle doğrudan bağlantılı olabileceğini düşünüyoruz.” Dr. Kaminski ve ortak yazar, evrimsel psikolog Profesör Bridget Waller, aynı zamanda Portsmouth Üniversitesi’nde, daha önce köpeklerin yüz kas yapısını haritaladılar ve yükseltilmiş bir iç kaştan sorumlu hareketi, Eylem Birimi (AU) 101 olarak adlandırdılar. Profesör Waller, “Bu hareket, köpeklerin gözlerinin daha büyük görünmesini sağlar ve onlara çocuksu bir görünüm kazandırır. İnsanların üzgün olduklarında yaptıkları yüz hareketlerini de taklit edebilir. “Bulgularımız, yüzlerimizin dikkatimizi çekmede ne kadar önemli olabileceğini ve yüz ifadesinin sosyal etkileşimde ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor.” Amerika Birleşik Devletlerindeki Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesinden ortak yazar ve anatomist Adam Hartstone-Rose, şunları söyledi: “Bu kaslar, kelimenin tam anlamıyla içlerinde görebileceğiniz en ince kas grubudur. Yine de bu kas grubunun sağladığı hareket, bir o kadar güçlü bir etkiye sahip görünüyor. Ayrıca önemli derecede evrimsel baskı altında gibi görünüyor. Yüz ifadesindeki bu basit farklılıkların, ilk köpekler ve insanlar arasındaki ilişkiyi tanımlamaya yardımcı olmuş olması gerçekten dikkat çekicidir. ” Washington DC Howard Üniversitesi’nden bir anatomi uzmanı olan Rui Diogo şunları söyledi: “Kasların brüt anatomisi, normal olarak evrimde değişimin yavaş olduğu için, sonuçları kendim gördüğümde şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Gerçekten de bu değişim, sadece birkaç on binlerce yılda çok hızlı şekilde gelişti. ” Kas dahil olmak üzere yumuşak doku fosil kayıtları günümüze kadar ulaşmakta çok zorluk çekmiştir ve bu gruplarla evrim konusunda çalışmak gerçekten zor bir yoldur. Araştırmada kas bulunmayan tek köpek türü, daha eski köpek ırkları arasında yer alan Sibirya Kurdu. İnsan-köpek bağı için alternatif bir neden, insanların gözlerinde beyazlar olan diğer bireyler için bir tercihi olması ve yoğun AU 101 hareketlerinin köpeklerin gözlerinin beyaz kısmını ortaya çıkarması olabilir. İnsanların ilk olarak soğuktan kurtları getirdiği ve kurttan köpeğe evrimi başladığı zaman neden olduğu kesin olarak bilinmemektedir, ancak bu araştırma köpeklerin evcilleştirilmesinin altında yatan bazı mekanizmaları anlamamıza yardımcı olmaktadır. Blog bölümünde Burak Babacan tarafından kaleme alınmıştır.
  11. Basında sürekli çıkan haberlerde, geceleri yemek yemenin kilo almanıza sebep olduğunu, ancak bazılarının ise bunun vücut ağırlığı üzerinde bir etkisi olmadığını söylüyor. Peki kim haklı? İlk olarak, vücut ağırlığındaki kazancın yalnızca tüketilen veya yakılan kalorilerde bir değişiklik olduğunda meydana geldiğini hatırlamak önemlidir. Bir kalori bir kaloridir. Ancak, gıda kalorilerinin kilo alma ya da kaybetme eğiliminizi etkileyebileceği durumlar vardır. Örneğin, farklı yiyeceklerin sizi tok hissettirmek için farklı bir yeteneğe sahip olduğu bilinmektedir, bu da yiyecek seçimlerinizi günün ilerleyen saatlerinde etkileyebilir ve sonuçta toplam kalori alımınızı etkileyebilir. Eğer kendinizi tok hissederseniz, atıştırma olasılığınız daha düşüktür. Kahvaltı için yüksek proteinli öğünlerin yiyecek isteklerini azalttığı ve günün ilerleyen saatlerinde aperatiflerin azaltılmasına yardımcı olduğu gösterilmiştir. Yüksek proteinli bir öğün alımı, ödül hissini uyaran bir nörotransmiter olan dopamin salınımını başlatır. Ödül tepkisi, yemenin önemli bir parçasıdır. Çünkü, ne kadar yiyeceğinizin düzenlenmesine yardımcı oluyor. Ayrıca yemek yeme zamanınız, fiziksel olarak aktif olmanızı kontrol edebilir. Büyük bir akşam yemeğiniz varsa, aktif olamayacak kadar yorgun olduğunuzu ve hareketli olmak adına daha az motive olduğunuzu hissedebilirsiniz, bu yüzden kalori yakma şansınız azalır. Akşam geç saatlerde yemek yemek, kilo alımı ve obezite ile ilişkiliyken, araştırmalar kahvaltının daha düşük obezite riski ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu, ana yemeğinizi daha sonra değil, daha erken yemenizin daha iyi olduğu teorisini destekler. Ancak bu tüm kahvaltı türleri için doğru değildir. Bir çalışmada, kahvaltıda et ya da yumurta yiyenlerin (ya da her ikisinin), kahvaltıda tahıl ya da ekmek yiyen insanlardan daha yüksek bir vücut kitle indeksine sahip olma olasılığı daha yüksekti. Bütün kahvaltılar eşit değildir. Farklı kültürler, yeme alışkanlıklarında farklı yaklaşımlara sahiptir. Örneğin; İspanya’da daha büyük bir öğlen yemeği daha yaygındır. Bunu, öğleden sonra siesta ve akşam tapasları (küçük yiyecek tabakları) izler. İspanya’daki Murcia Üniversitesi tarafından yapılan araştırma, öğle yemeğinde daha fazla besin tüketen fazla kilolu kadınların, daha büyük bir akşam yemeği tüketenlerden daha fazla kilo kaybettiklerini göstermektedir. Bu da, yemek zamanlamasındaki değişikliklerin, obezite ve kilo verme tedavisinin başarısını etkileyebileceğini vurgulamaktadır. Eğer kahvaltı yapmazsanız bu sizin kilo vermenize yardımcı olmaz. Obez yetişkinlerde yapılan araştırmalar, bazı insanların bunu yaparken bile kilo aldıklarını göstermektedir. Belirli bir bileşimin (yüksek lifli veya yüksek proteinli) kahvaltılarının kilo yönetimini iyileştirip iyileştiremeyeceğini anlamak ve buna en iyi şekilde izin verecek mekanizmaları anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyacımız var. Şimdilik, kahvaltı yapmanın daha düşük obezite riski ile ilişkili olduğu ve geç kalmanın obezite ile bağlantılı olduğu fikri, kanıtları sebep ve sonuç gösteremeyen gözlemsel çalışmalardan geldiği için kesin değildir. Bu nedenle kahvaltı yapanlar için, bu çalışmalarda fiziksel aktivite veya sigara içme durumu gibi hesaba katılmamış olabilecek yaşam tarzı faktörlerinin sonuçları açıklayabilmesi mümkündür. Yeme zamanının vücut ağırlığı ve sağlık için önemli olduğu fikrini desteklemeden ya da reddetmeden önce daha fazla kanıta ihtiyacımız var. Erkenci misin yoksa bir gece kuşu mu? Peki ne zaman yemek yiyeceğimiz konusundaki iddiaları nasıl değerlendirebiliriz? Aslında gerçek şu ki, bir diyet planı tüm insanlara uymuyor. Bazı insanlar büyük bir kahvaltı ve bazıları da büyük bir akşam yemeği ile vücut ağırlığını daha iyi kontrol edebilecektir. Kendi biyolojik durumunuzu değerlendirebilirsiniz. Kendinizi uyanık ve enerjik hissetme eğiliminizi bilmek yani “kronotipiniz”, iş ve uyku düzeninizi planlamanıza yardımcı olabilir. Erken ya da gece kuşu olup olmadığınızı öğrenmek için çevrimiçi testler yapmak mümkün. Günü zamanlamayı ve metabolizmanın bu etkileşimini daha iyi anladıkça, sadece besinsel kompozisyonla değil, aynı zamanda yeme zamanı ile ilgili olan bireye daha doğru diyet önerileri verebileceğiz. Ama önce, bilgimizdeki bazı boşlukları doldurmak için daha fazla krono-beslenme araştırmasına (sirkadiyen ritimle bağlantılı yemek zamanı) ihtiyacımız var. Blog bölümünde Burak Babacan tarafından kaleme alınmıştır.
  12. Hepimizin mutlaka etrafında bu tarz bireyler mevcuttur, bazı insanlar sürekli geç kalır, peki neden? Geç kalmak birçoğumuzun başına gelmiş günlük yaşamın içerisinde olabilen bir şeydir. Trafik sıkışık olabilir, yolda başımızda bir iş gelebilir, buna benzer sebepler 5-10 dk bazen gecikebiliriz. Sadece birtakım insanoğlu var ki onların bir yere zamanında gelmesi fazlaca ender görülür. Benim bu şekilde bir dostum var, çözümünü bulduk gerçi, ona daima randevu zamanını otuz dakika ilkin olarak söylüyoruz. Geç kalmak bekleyen taraf için fazlaca sinir bozucu bir şeydir, hele devamlı geç kalan insanoğlu çevrelerindekiler tarafınca asla hoş karşılanmazlar. Bilim bu insanların geç kalmalarının benlik özellikleriyle ilgili bulunduğunu söylüyor. O zaman birtakım insanların devamlı olarak gecikmesine, dostlarını veya yakınlarını sinirlendirmesine yol açan şey ne? Ek olarak bu durumu değişiklik yapmak niçin fazlaca zor? Araştırmacılar onlarca senedir bu durumu araştırıyor. The Wall Street Journal dergisinde gösterilen bir makaleye bakılırsa nihayet bilim adamları birtakım ipuçları yakaladılar. New York Üniversitesi İşletme Fakültesi toplumsal psikologlarından Justin Kruger, “Geç kalmaya karşı her türlü ceza ve yaptırımlar var, sadece çelişki, bu cezalar ve peşinden gelen sonuçlara karşın hala geç kalmamızdır” diyor. İnsanların çoğunlukla geç kalmasının en aleni ve en yaygın sebeplerinden biri, onların sıradan bir halde bir görevin ne kadar süreceğini doğru muhakeme etmede başarısız olmalarıdır. Bu vaziyet çoğu zaman planlama yanlışı olarak bilinir. Inceleme bir görevin ne kadar müddette tamamlanabileceğini tahmin etme mevzusundaki başarısızlığının insanlarda yaklaşık yüzde 40 oranında bulunduğunu ortaya çıkardı. Bir başka hususiyet, devamlı geç kalanların birden fazlaca görevinin bulunma olasılığının olması. Amerika, San Diego Eyalet Üniversitesi’nden Jeff Conte tarafınca 2003’te yapılma bir emek harcama New York şehrindeki 181 metro makinistinden birden fazlaca sorumlu olmayı seçenlerin işlerine çoğunlukla geç kaldığını ortaya çıkarmıştı. Business Insider dergisinde Drake Baer’in yazdıklarına bakılırsa aynı anda birden fazla işe koşturmak bilişsel işlevleri doğru bir halde yerine getirmeyi veya ne yaptıklarımızın bilincinde olmasını fazlaca zorlaştırıyor. Jeff Conte’un 2001’de gösterilen bir araştırması gecikmeye eğilimli kişilerde bir benlik tipinin daha olabileceğini gösteriyor. Ek olarak Conte 2001’de gecikmeye eğilimli kişilerde bir benlik tipinin varlığını da keşfetti. Gerginken veya sinirliyken başarı odaklı A tipi bireyler daha dakiktir; daha tasasız B tipi bireyler ise geç kalmaya meyillidirler. Kısaca günlük hayatımızda birazcık stres beyni alarma koymak için lüzumlu olabiliyor. Aslen birazcık stresli ve başarıya odaklı A tipi ve tasasız B tipi insanoğlu hakikaten dönemin akışını değişik algılıyorlar. Daha ilkin meydana getirilen çalışmalara ilaveten Conte; B tipi insanların 1 dakikayı 77 saniye olarak hissettiği bir yerde, A tipi bireylerin bir dakikayı 58 saniye olarak yaşadığını buldu. Normal olarak bu tarz şeyleri bilmek probleminin çözümüne katkı yapmaz. İnsanların geç kalmasının bir kararı olarak Amerika’nin her sene 90 milyar dolarlık bir kayba uğramış olduğu öngörülüyor. Bunun üstüne bilim adamları dakikliğimizi yavaşça geliştirebilecek stratejilere odaklanmaya başladı. Görevlerini iyi tahmin edemeyen insanoğlu için bir etkinliği fazlaca detaylı aşamalara bölmek o şeyin ne kadar vakit alacağını daha doğru tahmin etmede insanlara faydalı olabilir. 2012’de meydana getirilen bir inceleme sonuçlarına bakılırsa yapmadan ilkin işin taslağını zihinde canlandırmanın insanların sürelerle alakalı olarak daha realist olmalarına yardım edebilir. Geç kalmayı davranış haline getiren insanoğlu aynı anda iki yerde birden olamayacaklarını ayrım etmek ve daha azca şey planlamak zorundadırlar. Makalenin başlangıcında geç kalma hikayesinde benlik özelliklerinin müessir olduğu için bahsetmiştik. Ne yazık ki bunu değiştirebilmek için yapılabilecek pek fazla şey yok. Geç kalan insanoğlu farklı tekniklerle olası olduğunca kendi yapılarını değiştirmeye odaklanmalı ve zamanla bu problemi aşmaya çalışmalıdır.
  13. Colossochelys atlas - Miyosen'de yaşayan soyu tükenmiş bir dev kaplumbağa türü ve Pleistosen dönemi. Yaklaşık 2.5 m uzunlukta, 1.5 m boyunda ve 1.000 ila 2.000 kg ağırlığındadır. Şimdiye kadar yaşamış en büyük kara kaplumbağasıdır. Resim: Amerikan Doğa Tarihi Müzesi.

    © Barış Can - Amerikan Doğa Tarihi Müzesi

  14. Kelebekler genellikle çürüyen hayvanlar, bozulmuş meyveler, kan, hayvan dışkısı ve idrarıyla beslenirler. Çiçekler tek başına kelebekler için yeterli sodyumu veremezler bu yüzden de kelebekleri tuzlu şeyler cezbeder. Eğer bir kelebek üstünüze konduysa bu sizi sevdiği veya bir çiçeğe benzettiği için değil, terinizde ve kanınızda bulunan tuzun kokusundan dolayıdır. Sizi yemek için gelmiştir aslında. Ağzındaki hortumu o kadar küçük ki, sizi emerken onu hissedemezsiniz bile.
  15. Dişi sivrisineklerin insanları ısırmak için ,karbondioksit,vücut kokusu,sıcaklık,nem ve görsel ipuçları gibi verileri topladığı bilinir. Şimdi ise 28 Mart’ta Current Biology dergisinde yayınlanan makalede sivrisineklerin insan teri içinde bulunan asitli uçucu maddeye nasıl toplandıklarını keşfetti. Burada temel olay sivrisineklerde bulunan IR8 geni tarafından kontrol edilen koku alma reseptörüdür. Araştırmacılar IR8 geni foksiyonel olmayan sivrisineklerin insanları daha az ısırdığını keşfetti. Bu bulgular doğrultusunda sivrisineklerle mücadele etmede alternatif bir çözüm olduğunu düşünüyorlar. IR8’in işlevini kaldırmak, sivrisineklerin konak arama faaliyetlerini %50 oranında azaltıyor diyor; Florida Uluslararası Üniversitesinden sivrisinek nörobiyoloji araştırmacısı Matthew DeGennaro. Bu keşif sayesinde insanlar sivrisineklerin konakları olmaktan çıkabilir. IR8 yolu yeni sivrisinekleri kendine çeken bir tuzak tasarlanmasında da kullanılabilir.Bu tuzaklar sivrisinekleri kendilerine çekerek insanları konak durumundan çıkarabilir. The Rockefeller Üniversitesinden post doktora öğrencisi Leslie Vosshall sivrisinekler üzerinde yaptığı; Orco adlı geni değiştirilmesiyle davranışlarında nasıl bir değişiklik olduğunu anlamak üzerine çalışmalar yapıyordu. Bu çalışma Matthew DeGennaro’nun çalışmaları için bir ön ayak oldu. Bu sivrisinekler insanlar ve hayvanlar arasında konak farklılığını anlamakta güçlük çekiyorlardı.Ayrıca bu sinekler nektarlara ve DEET’e (sivrisinek kovucu madde) karşı olan isteklerini de kaybetti.Ama konak olarak insanlara ve omurgalı hayvanlara karşı ilgilerini kaybetmemişlerdi. Bunun üzerine bulunacak daha fazla reseptör geni olduğunu düşündüler. Başka bir çalışmada DeGennaro ve meslektaşları, geniş çapta iyonotropik reseptörler ve özellikle antende ifade edilen IR8A olarak bilinen başka bir reseptör grubuna baktılar. Daha sonra bu bölgenin genetik kodunu düzenlediler ve coreceptörlerin insan kokusunu saptamadaki katkısını ve diğer inceledikleri koku alıcılarıyla genetik etkileşimini test ettiler. Bu çalışmada IR8A geninin mutant versiyonlarının insan kokusunun çekici gelmediğini ve insan kokusunun diğer kimyasal bileşenlerini tespit edemediği anlaşıldı. Bu sivrisineklerde yapılan kan testlerinde ise IR8A mutant canlıların insan kanına karşı isteklerini kaybettiği görülmüş fakat ısı ve CO2 ye karşı bir isteksizlik görülmemiştir.Bulgular ayrıca çeşitli reseptörlerin genetik etkileşimlerinin, sivrisinekleri CO2 ile insan kokularına karşı duyarlı hale getirdiğini gösterdi. DeGennaro, nihai hedeflerinin insanları sivrisinek ısırıklarından korumak için hayat kurtaran bir ilaç geliştirmek olduğunu söylüyor. Bu yeni çalışma, bu yolda atılan önemli bir adım olduğunu söylüyor.Dang, Zika, Sarı Humma ve sıtma gibi hastalıkların yayılması bu sivrisineklerin bizi ısırmasını engellersek çözülebileceğini düşünüyor.Araştırmacılar şimdi IR8a yolunun daha ayrıntılı bir görüntüsünü almayı umuyor. Daha sonra, onları potansiyel olarak yeni sivrisinek cezbedici ve kovuculara götürmek için belirlenen genleri kullanarak kimyasal elemelere başlayacaklar. Blog bölümünde SERKAN ÇAKIROĞLU tarafından kaleme alınmıştır, üyeliği ardından hesabına aktarılacaktır.
  16. Birkaç şuursuz medya bileşeni tarafından haftalardır lanse edilen ve clickbait mantığıyla insanların dikkatini çekmek için popülerist yalan haber furyalarına devam edilen, ancak bir masum türe atılan çirkin iftiralar ile bu yazıya ufak da olsa klavyemde yer vermek istedim. Kendisine Böğü / Sarı kız / Deve Örümceği / Rüzgar Akrebi / Güneş Örümceği gibi bir çok lakap takılabiliyor, yöresel ve ifadesel özgürlük bu arkadaşımız için de oldukça çeşitlendirmeye sebep olmuştur. Solifugae halk arasında böğü/sarı kız olarak bilinir, zehir bezleri yoktur ve sanıldığı gibi örümcek değildir. Kingdom: Animalia Phylum: Arthropoda Subphylum: Chelicerata Class: Arachnida Order: Solifugae Konuyla ilgili biyoloji anlamında bir tık üst seviyede bilgi sahibi olmak isterseniz bu makaleye göz atabilirsiniz. Özellikle son birkaç yıl içerisinde “Et yiyen örümcek” şeklinde medya tarafından da abartılarak gündeme getirilen böğüler; herhangi bir et parçası üzerinden beslenmeyip besinlerini canlı avlayan predatör araknidlerdir. Bu minik dostumuz kuru iklim barındıran bölgelerde yaşar, insanlara zararı yoktur, aksine bir çok haşere ve akar türüyle siz istemeseniz de biyolojik mücadele kaynağıdır. Yani kenedir, böcektir, akreptir, yılandır bir çok canlıya kafa tutabilen ve beslenme yoluyla tüketen bir arkadaşımız. Onun bizden korktuğu kadar, biz onu sevmeliyiz ama nerede.. Çoğunlukla böceklerle beslenseler de; kırkayaklar, örümcekler akrepler gibi omurgasız hayvanlar ve kertenkeleler, kuşlar ve bazı küçük memeliler gibi omurgalı hayvanlar üzerinden de beslenmektedirler. Gerçek ve saygıdeğer bir bilim insanı olarak gördüğüm, otoriteler tarafından da fazlasıyla kabul görmüş Kadir Boğaç Kunt hocamızın sosyal medyada yaptığı bir açıklamayı direk ekliyorum, zaten özetleyici ve bilgilendirici olması açısından net bir sunum gerçekleştirmiş. 1. Örümceklerin hemen hepsi zehir bezi taşırlarken, Böğülerin hiç bir türünde zehir bezi yoktur (en önemli ayırt edici özellik) 2. Örümceklerde baş-göğüs ve karın bölgesi bel benzeri bir yapı ile ayrılırken (pedicel), böğülerde mesosoma adı verilen geniş ve bölmeli bir yapı ile ayrılır. 3. Örümceklerde karın bölgesi bölmesiz iken böğülerde bölmelidir 4. Böğüler bir çift orta göze bir çift ise körelmiş yan gözlere sahiplerken örümceklerde göz sayısı gruplar arasında değişmekle birlikte genelde 6-8 adettir. Hiç gözün bulunmadığı türler de vardır. Kalan diğer ayırt edici özellikler çok teknik. Onlara hiç değinmeyeceğim. Hasılı bir akrep ne kadar örümcek ise; böğüler de o kadar örümcektirler… Yani öldürmeye çalışmayın, köşe bucak kaçmayın, o size zarar vermek için hazır beklemiyor; aksine sizden kaçıyor ve korkuyor. Onu sıkıştırmayın, zorlamayın, ayağınızın ucuyla dürtmeye çalışmayın. Sizin gereksiz yaptığınız bu hamleler onu anlamsız kızdırıp, uzuvlarıyla sizi tutmaya çalışırken hem ısırıp canınızın yanmasına sebep olabilir, hem de onun sizin uzuvlarınıza göre dayanıksız ölçüde kuvvete sahip olan uzuvlarına zarar verebilir. Dost canlısı ve canlı dostu olun!
  17. Aralarındaki kütle farkı çok büyük olan iki cisim birbiri etrafında dönerken momentumun korunumu gereği küçük olanın kendi etrafında dönüş hızı ile yörüngesini tamamlama süresi zaman içinde eşitlenir. Buna kütleçekim kilidi (tidal locking) denir. Örneğin Ay'ın kendi etrafında dönme süresi de Dünyanın çevresinde dönme süresi ile aynıdır bu yüzden Ay'ın hep aynı yüzünü görürüz. Güneş sistemimizdeki gezegenlerin; dönüş yönleri, dönüş hızları ve kendi eksenleri etrafındaki bir tam turu tamamlama süreleri (Görselde; D: Gün, H: Saat, M: Dakika) 🎥 jameslikesspace
  18. Akciğerlerimiz kaburgalarımızın içinde birer torba gibi dururlar. Nefes aldığımızda bu torbalar içerlerine alabildikleri kadar hava alarak şişerler. Göğsümüzü karnımızdan ayıran ve akciğerlerimizin altına bitişik büyük bir kas olan diyafram, büzüşerek ciğerlerimizin genişlemesini sağlar, nefes almamıza yardımcı olur.Süratli yemek yenildiğinde, yutkunma neticesinde yemek ile birlikte bir miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sistemin gösterdiği bir tepkidir. Diyafram süratle büzüşerek, çok ani ve hızlı nefes almamızı sağlar. Bu arada boğazımızın üst tarafında, ses tellerimizin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da “hıck” şeklinde bir sesin çıkmasına neden olur. Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarındandır. Bu nedenle en çok yemekten sonra hıçkırırız. Sindirim işlemi bittikten sonra hıçkırık olmaz. Hıçkırığı önlemek için çok çeşitli öneriler vardır. Baş aşağı durmak, yavaş yavaş su içmek, kolları yukarıda tutmak, nefesi tutmak, ileride bir noktaya bakarak derin nefes almak, buzlu su içmek, nefesi tutarak üç kere yutkunmak, nane yutmak, parmağı kulağa bastırarak su içmek ve korkutmak gibi. Bunlardan korkutarak insanı şok etmek, dolayısıyla sinir sistemini etkilemek, derin nefes almak ve de kandaki düşük karbondioksit seviyesinin hıçkırığın oluşumunu hızlandırdığı bilindiğinden nefesi tutmak en mantıklı önlemlerdir. Aslında ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hıçkırıklar yaklaşık beş saniyede bir olur ve genellikle bir dakikadan fazla sürmezler. Siz önlemlerle uğraşırken, o zaten kendi kendine kesilir. Hıçkırığı kesmek için kabul edilen genel görüş hiçbir önlemin hıçkırığı kesmediğidir. Ancak aylarca süren istisnai durumlarda, muhakkak tıbbi müdahale gerekir, hatta bu durumlarda sinirler üzerinde operasyon yapılması bile gündeme gelebilir. Çok miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmaların, enfeksiyonların ve ülser gibi hastalıkların da hıçkırığı meydana getirebilecekleri ileri sürülüyor. Hıçkırık süresince bir şey yememekte ve içmemekte fayda vardır, çünkü bu sırada tekrar fazla hava alınabilir. Hıçkırığı önlemek için en iyisi yemeği yavaş yiyin, çok miktarda yemeyin, yemek yerken karbonatlı içki içmeyin, yemeğe konsantre olun, çok konuşmayın ve gülmeyin. Yemeğe saygınız ne kadar artarsa, hıçkırık o kadar azalır.
  19. Biz Dünyalılar olarak, ayakta durduğumuzda dünyanın dönmediğine inanmamız kolaydır. Sonuçta, Dünyanın hareketine dair herhangi bir şey hissetmiyoruz. Fakat gökyüzüne baktığınızda, hareket ettiğimizin kanıtlarını görebilirsiniz. Dünya kendi ekseninde , Güneşin çevresinde ve hatta Güneşle birlikte Galaksimiz Samanyolu da muazzam hızlarda hareket etmektedir. Peki Dünya ne kadar hızlı dönüyor? Dünya’nın dönüşü sabittir, ancak hızınız hangi konumda bulunduğunuza göre değişmektedir.NASA’ya göre, Dünyanın çevresi (buna ekvator çizgisi de denir) yaklaşık 40.070 kilometredir. Bir günün 24 saat uzunluğunda olduğunu bildiğimize göre, çevreyi günün uzunluğuna böldüğümüzde yaklaşık 1.670 km/saat ekvatoral bir hız ile karşılaşırız. Ancak ekvatordan kuzeye ya da güneye gittiğinizde o kadar hızlı hareket etmeyeceksiniz. Eğer enlemde 45º (kuzeyde veya güneyde) hareket edersek hızı enlemin kosinüsünü kullanarak hesaplayabiliriz. 45º kosinüs 0,707’dir, bu nedenle 45º derecedeki dönüş hızı kabaca 0,707 x 1670 = 1,180 km/saat lik bir çizgisel hıza karşılık gelir. Bu hız, kuzeye veya güneye doğru ilerledikçe daha da azalır. Kuzey ya da Güney kutup noktalarına geldiğiniz zaman ise dönüşünüz kosinüs 90º değeri ”0” olduğundan (0 x 1670 = 0 km/saat) çizgisel hızınız sıfırdır. Uzay ajansları Dünya’nın dönüşünden faydalanmayı severler.Uluslararası Uzay İstasyonu’na (ISS) gönderiyorlarsa tercih edilen konum ekvatora yakın olmalıdır. Bu yüzden Uluslararası Uzay İstasyonuna kargo görevi Amerika Birleşik Devletlerinin görece ekvatora en yakın yeri olan Florida’dan fırlatılır. Bunu yaparak ve Dünya’nın dönüşü ile aynı yönde fırlatılan roketler, uzaya çıkmalarına yardımcı olmak için hız artışı sağlanabilmektedir. Elbette, Dünya’nın dönüşü uzayda sahip olduğumuz tek hareket değildir. Güneşin etrafındaki yörünge hızımız yaklaşık 107.000 km/saattir. Bunu temel geometri ile hesaplayabiliriz. İlk önce, Dünya’nın uzayda ne kadar yol aldığını bulmalıyız. Dünya Güneşin yörüngesindeki bir turu yaklaşık 365 gün sürer.Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesi bir elipstir ancak matematiği daha basit hale getirmek için, bunun bir çember olduğunu varsayalım. Yani, Dünya’nın yörüngesi bir dairenin çevresidir. Uluslararası Astronomlar Birliği’ne göre, Dünyadan Güneşe 149.597.870 kilometre uzaklıktadır. Bu yörünge çemberimizin yarı çapıdır (r). Bir dairenin çevresi 2 x π x r’ye eşittir. Böylece bir yıl içinde Dünya Güneşin çevresinde yaklaşık 940 milyon km yolculuk yapar. Hız, geçen süre boyunca kat edilen mesafeye eşit olduğu için, Dünya’nın hızı 940 milyon km nin 365.25 güne bölünmesi günlük hız ve bu sonucunda 24 saat bölünerek saatlik hesaplanır. Böylece, Dünya günde yaklaşık 2,6 milyon km veya saatte 107,226 km yol alıyor denilebilir. Güneş ve galaksimiz de hareket eder! Güneş’inde Samanyolu’nda kendine ait bir yörüngesi vardır. Samanyolu ise en az 100.000 ışık yılı çapındadır yani bir ışık demetinin Samanyolu galaksisini baştan sona katetmesi 100.000 yıl sürer. Stanford Üniversitesi’ne göre Samanyolu’nun merkezden yarıçapının yarısı kadar uzak olduğumuz düşünülüyor, bu da Güneşin Samanyolu galaksinin merkezinden yaklaşık 25.000 ışık yılı uzaklıkta olduğunu göstermektedir. Güneş ve güneş sistemi saniyede 200 km hızla ya da ortalama 720.000 km/saat hızla hareket ediyor gibi görünmektedir. Bu hızlı hızda bile, Güneş sisteminin Samanyolu etrafından dolaşması 230 milyon yıl alacaktır. Samanyolu da, diğer galaksilere göre uzayda hareket etmektedir. Yaklaşık 4 milyar yıl içinde, Samanyolu en yakın komşusu Andromeda galaksisi ile çarpışacak gibi görünüyor. İkisi de saniyede yaklaşık 112 km hızla birbirlerine yaklaşmaktadır.Dolayısıyla daha geniş bir açıdan bakıldığında evrendeki her şeyin hareket halinde olduğu görülmektedir.
  20. Arkadaşlarını görünce mutsuz olan birilerini tanıyor musunuz? Bir grup insan için, arkadaşları görmek mutluluğu azaltıyor. Çoğu insan için mutluluk, arkadaşlar ile olumlu şekilde bağlantılıdır, bu durum açıkça görülebilir. Fakat geçen ay British Journal of Psychology bülteninde yayınlanan bir tez, önemli bir istisna buldu: Fazlasıyla zeki olan insanlar, arkadaşlarıyla daha fazla zaman harcadıklarında daha mutsuz hale geliyorlar. Singapur İşletme Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Norman Li’nin önderlik ettiği araştırmacılar, neden bazı insanların diğerlerinden daha mutlu olduğunu açıklamak için evrimsel psikolojiyi kullandılar. Sundukları kurama göre, atalarımız için olumlu sonuçlara yol açan durumlar, günümüzde de mutluluğu destekliyor olmalı. Kırsal alanlarda yaşayan insanların, şehirde yaşayanlardan daha mutlu olmaya eğilimli olduklarını iddia ediyorlar, çünkü atalarımız 150 kişilik gruplar halinde yaşamış ve daha geniş gruplarda işbirliği ile karşılıklılığı sürdürmekte zorlanmışlar. Daha geniş grupların içinde yaşamak, sonradan huzursuzluk ve rahatsızlık hislerini oluşturmuş olabilir. Bu arada, arkadaşlıklar mutluluğun anahtarı olabilir, çünkü atalarımız avcılığın zorluklarının üstesinden gelmek ve çocuk büyütme görevlerini paylaşmak için böyle ilişkilere güvenmişler. Fakat, araştırmanın varsaydığı üzere bu kurallar, yüksek nüfuslu bölgelerde daha kolay şekilde yaşayan ve arkadaşlarına bağlı olmayan son derece zeki olan insanlar için geçerli olmayabilir.
  21. Dönme hareketi bir eksen çevresinde olur buna dönme ekseni diyoruz. Örneğin araba tekerleği sabit bir eksen etrafında döner. Tekerlek yalpalamaz. Yalpalarsa zaten tamirciye götürmeniz gerekir. Ama bazen dönme ekseni yön değiştirebilir. Aşağıdaki videoda gördüğünüz Jiroskop buna en güzel örneklerden biri. İçindeki volan (flyweel) dönmüyor olsa jiroskop aşağı düşer. Ama volan döndürüldüğünde düşmüyor. Ama bu sefer yer çekim kuvvetinin oluşturduğu tork yüzünden dönme ekseni çevresinde yalpalamaya başlıyor. Jiroskop hareketini tam anlamak için açısal momentum ve tork gibi temel fizik konularını derin şekilde anlamış olmak gerekiyor. Jiroskoplar uçaklarda ve Ipad’erde oryantasyon bulmak için kullanılıyor. Telefonlarınızda da var. Bu sayede telefonu sağa sola eğerek araba yarışı oynayabiliyorsunuz. 360 derecelik fotoğrafla çekebiliyorsunuz. Elbette telefonlarınızda aşağıdaki gibi bir sistem yerine bunun mikro-elektromekanik (MEMS) versiyonu var. Çünkü küçük olması gerekiyor Dünyamızın da bir dönme ekseni var ve bir yalpalama hareketi yapıyor. Tam bir yalpalama döngüsü 26.000 yıl sürüyor. Vücudumuzdaki su moleküllerindeki protonların da bir kendi dönme eksenleri çevresinde dönme ve yalpalama hareketi var. Fizikçiler bu yalpalama hareketinin periyotunu değiştirebiliyorlar ve bu özelliği kullanarak manyetik rezonans görüntüleme cihazını geliştirmişler. Her yıl milyonlarca insan hastaneler MR çektiriyor ve milyonlarca insanın hayatı erken teşhis sayesinde kurtuluyor. Fizik işe yarıyor! Benzer ürünlerden keyif alıyorsanız; bir de bonus video paylaşalım. Arkanıza yaslanın ve birkaç dakika rahatlamaya gayret edin:
  22. Bilim Forum

    Siz olsanız ne yapardınız?

    Yılanı kafasından yakalayıp aslana atıp cebelleştirmek, şanslıysa paralize olmasını beklemek, sonra timsah için inip koşarak kaçmak diyelim mi :)
  23. HidrateMe, içindeki sensör yardımıyla ne kadar su içtiğiniz ve daha ne kadar içmeniz gerektiğini gösteren ve aldığı bilgileri akıllı telefonunuzdaki uygulamayla senkronize eden ve H2O ihtiyacınızı gidermeye yardımcı olan bir şişe. Daha fazla suya ihtiyacınız olduğunda şişe parlayarak size sinyal veriyor ve su içmenizi sağlıyor. HidrateMe, bir Kickstarter projesi ve şimdiye kadar iyi bir kampanya yürüttü. 35,000 dolar hedef koyan HidrateMe’nin yaratıcıları, kampanyanın ilk gününde bu rakamı toplamayı başardı. Şu an 45,000 dolar toplamış durumdalar ve kampanyanın bitmesine daha 40 gün var. Su içmeniz gerektiğinde parlayan bu interaktif şişenin yaratıcısı ise Nadya Nyugen. Bu ‘’akıllı’’ şişe, Kickstarter’da başlatılan bu alandaki ilk girişimi değil. Trago akıllı şişe de Kicstarter’da yalnızca 10,000 dolar seviyesine ulaşabildi ve proje başarısız oldu. Indiegogo’daki başka bir kampanyada ise The BluFit adı verilen akıllı şişe 75,000 dolar toplamasına rağmen hedeflediği rakamın çok altında kaldı. Bu şişelerin hepsi de ‘’dünyanın ilk interaktif akıllı şişesi’’ olduklarını iddia ediyorlardı. Bazı ülkelerde ve bölgelerde su kıtlığı yaşanırken insanların daha fazla su içmesi için onları uyarmak ne kadar doğru bilemiyoruz ancak suyun günlük hayatlarımızın ve vücudumuzun vazgeçilmez bir parçası olduğunu, yaşamak için su içmemiz gerektiğini biliyoruz. Fakat şöyle de bir gerçek var: Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasına göre dünyada 750 milyondan fazla insan yeterli miktardaki sağlıklı içme suyu kaynaklarına ulaşamıyor. Öte yandan yeterli miktarda su içmek kolon ve mesane kanserini, huzursuzluğu, kafa karışıklığını önlüyor ve kilo vermeyi hızlandırıyor. Ayrıca su, vücuttaki yiyeceklerin düzenli sindirilmesi için gerekli bir sıvı. Elinizde şişeyle dolaşmaktan hoşlanmayabilirsiniz fakat HidrateMe akıllı şişe, her yere götürmek isteyebileceğiniz güzel bir görüntüye sahip. İçtiğiniz su miktarını takip ediyor ve daha fazla içmeniz için sizi parlayarak uyarıyor. HidrateMe şişe, Kickstarter’da 39 dolara satılıyor ve buzul beyazı, bambu yeşili, camgöbeği, kristal pembesi ve cam kayası siyahı renkler seçenekleriyle alıcılarını bekliyor. HidrateMe’nin akıllı telefon uygulaması ise 2015 kışında kullanılabilir olacak. Şişeler de o dönemde alıcılara teslim edilmeye başlanacak.
  24. Klasik koşullanma, yersiz yere kullanılan tanıtıcı psikoloji terimlerinden biridir. Çoğu kişi bunun çağrışımsal öğrenme biçimlerinin en basitlerinden biri olduğu hakkında genel bir fikre sahiptir ve insanlar sıklıkla Ivan Pavlov’ın 1927 yılında köpeklerle yaptığı deneyle ilgisi olduğunu bilirler, fakat genellikle buradan öteye gitmez. Klasik Koşullanma Nedir? (ve Neden Önemlidir?) Hatırlanması gereken en önemli şey, klasik koşullanmanın gönüllü davranışı (bu edimsel koşullanmadır ve bu başka bir makale) değil, otomatik ve refleks tepkileri kapsadığıdır. Bu ne anlama geliyor? Bir kere bu, şu anlama geliyor, klasik koşullanma kipinden meydana getirilebilecek tepkiler, eğitilmekte olan hayvan (veya insan) tarafından doğal olarak verilen tepkilere dayananlar. Aynı zamanda sağlamayı umduğunuz tepkinin, bilinçli farkındalık seviyesinin altında meydana gelmesi gerektiği anlamına geliyor – örneğin tükürük salgısı, mide bulantısı, kalp atışının hızlanması veya yavaşlaması, göz bebeğinin genişlemesi veya daralması veya hatta daha dönüşlü bir motor tepki (örneğin acı veren bir uyarıcıdan geri çekilme gibi). Diğer bir deyişle, bu tepki türleri istemeden yapılır. Temel klasik şartlandırma işlemi böyle işler: nötr bir uyarıcı, koşulsuz bir uyarıcı (UCS) ile eşlenir. Canlıda herhangi bir tür tepki harekete geçirmediği sürece, tarafsız uyarıcı herhangi bir şey olabilir. Diğer tarafta, koşulsuz uyarıcı, güvenilir bir şekilde doğal bir tepkiyle sonuçlanır. Örneğin insan gözüne ışık tutarsanız, göz bebeği kendiliğinden daralacaktır (ışığı açıp kapatırken bunun olduğunu aynada görebilirsiniz). Pavlov bunu “koşulsuz tepki” olarak adlandırdı. (UCR) Nötr uyarıcı UCS ile ortaya çıkar çıkmaz, koşullu bir uyarıcı haline gelir (CS). Eğer CS ve UCS sürekli birlikte meydana gelirse, iki uyarıcı zamanla ortak hale gelecektir. Başlangıçta UCS’ye tepki olarak üretilen tepki de, yalnız başına ortaya çıkmış olsa bile CS’ye tepki olarak üretilecektir. Pavlov bunu “şarta bağlı tepki” olarak adlandırmıştı. (CR) Bunu biraz daha somut hale getirmek için, Pavlov’un köpeklerini bir örnek olarak kullanacağız. Öğrenme meydana gelmeden, et tozu verildiğinde (UCS) köpekler tükürük salgılayacaktır (UCR), fakat zilin çalmasına tepki vermezler (nötr). Ardından Pavlov, köpeklere biraz et tozu vermeden hemen önce sürekli zili çalacaktır. Çok yakında, köpekler zil sesini, et tozunun hazır bulunacak olmasıyla ilişkilendirmeye başlarlar. Sonuç olarak, arkasından hemen et tozu (UCS) gelmese bile zili (CS) duyar duymaz tükürük salgılamaya başlayacaklardır (CR). Diğer bir deyişle, et tozunun güvenilir bir işaretçisinin zil olduğunu öğrenmişlerdir. Bu yolla Pavlov, önceden nötr olan bir uyarıcıya karşı istemsiz, kendiliğinden ve refleks bir tepkiyi ortaya çıkarmayı başarmıştır. Çoğu İngilizce dilindeki ders kitaplarının “koşulsuz uyarıcı,” “koşullanmamış uyarıcı” gibi terimler kullandığını aklınızda bulundurun. Bunun sebebi, Pavlov’un Rusça’sından İngilizce’ye bir çeviri hatasıdır. Daha iyi bir çeviri, “şarta bağlı” olacaktır. Klasik Koşullanmanın Gerçek Hayattaki Örnekleri Klasik koşullanma bize bazı bağımlılık veya ilaç bağımlılıklarının nasıl çalıştığını anlamakta yardımcı olabilir. Örneğin bir ilacın tekrarlı kullanımı, ilacın etkilerini karşılamak için vücudun onu telafi etmesine neden olabilir. Bu durum kullanıcının eşdeğer etkiyi almak amacıyla daha fazla maddeye ihtiyaç duymasına neden olur (buna bağışıklık denir). Ancak, bağışıklığın gelişimi diğer çevresel değişkenleri (şarta bağlı değişkenleri) de dikkate alır, buna bağışıklığın durumsal özgünlüğü denir. Örneğin alkolün tadı, belirli bir yönde olmaya eğilimlidir ve alkol olağan yönde tüketildiği zaman, vücut etkiye karşı koymak için tepki verir. Fakat alkol yeni bir yönde alınırsa (Four Loko’da olduğu gibi), birey aşırı doz alabilir. Bu etki aynı zamanda ölümcül dozda uyuşturucuya dayanıklı hale gelmiş insanlar arasında da gözlenmiştir: alışılmış dozlarını alışılmamış bir ayarda alırlarsa aşırı doza maruz kalabilirler. Bu sonuçlar farelerden insanlara kadar çeşitli türlerde bulunmuştur. Bu örneklerde, vücudu ilaca karşı hazırlanmaya (şarta bağlı tepki) yönlendiren şey çevresel şartlardır (şarta bağlı uyarıcı). Fakat şarta bağlı uyarıcının olmadığı zaman, vücut kendini ilaca yeterli olarak hazırlayamaz ve kötü şeyler olabilir. Klasik şartlanmanın bir diğer örneği ise iştah açma etkisi olarak bilinir. Eğer normalde nötr olan fakat sürekli bir yemeği haber veren uyarıcı varsa, insanların acıkmasına sebep olabilir, çünkü bu uyarıcı, sindirime hazırlanma gibi vücuttaki istemsiz değişimleri teşvik eder. Zaten adına “yemek zili” denilmesinin bir sebebi var. Klasik şartlanma ayrıca vahşi yaşamı koruma çabalarında da kullanılır! 2015 Eylül ayında Extinction Countdown’da John Platt, klasik koşullanmanın bir şekli olan olumsuz tat koşullanmasının aslanları sığırları avlamaktan alıkoymak için kullanıldığına dikkat çekiyor. Dolayısıyla bu durum çiftçilerin aslanları öldürmesini önlemeli. Bu dikkate alındığında, araştırmacılardan oluşan takımı, sekiz kediye onları geçici olarak mide rahatsızlığına uğratacak kadar kurt yok edici madde olan tiabendazol ile işlenmiş sığır eti verdiler. WildiZe kurucusu Eli Weiss, The Aspen Times’a şöyle konuşuyor: “Bu aslında kötü bir hazımsızlık durumuna sebep oluyor.” İşlenmiş sığır etini birkaç yemekte yedikten sonra aslanlara bir kez daha işlenmemiş et sunuldu. Sekizinden yedisi onu yemeyi reddederken, sekizincisi de aslında kısa bir dönem için yemeyi tamamen reddetti. Bu örnekte, kurt yok edici madde (UCS) ile birleştirildiği zaman et, aslında nötr uyarıcıdır. Koşulsuz tepki, rahatsız olma hissidir. Bu yüzden, rahatsızlık hissi (CR) sığır eti ile ilişkilendirilerek (CS), sığır etinden hoşnutsuzluk duymakla sonuçlanır.
  25. Tıptaki diğer adı fibromiyolji olan adale romatizması, özellikleri yaş aralığı 30 ile 60 olan kişilerde sıklıkla görülmektedir. Toplumda birçok kişide rastlanılan ve genel bir sağlık problemi olan bu rahatsızlığa yaygın olması sebebiyle yeterli özen gösterilmemesi ise ileriki dönemlerde bireyler için büyük sıkıntılara sebep olabilir. Tedavi edilmediği takdirde ilerleyen ve yaşın da ilerlemesiyle birlikte tedavi imkanı kısıtlanan adale romatizması, kişiyi hayatının her alanında olumsuz etkileyebilir ve bir süre sonra günlük işlerini bile yapamayacak duruma getirebilir. Dolayısıyla bu hastalığa sahip kişilerin bir an önce bir uzmanla görüşmesi ve tedavi sürecine girmesi önerilir. Hastalığın Sebepleri Nelerdir? İlk etapta birbirinden iki farklı rahatsızlık gibi görünse de adale rahatsızlığının en önemli sebebi soğuk algınlığıdır. Dolayısıyla bu tarz hastalıkların ortaya çıkma dönemi soğuk havaların hâkim olduğu kış dönemleridir. Bu sebeple adale rahatsızlığı yaşayan kişiler genelde soğuk havanın hâkim olduğu coğrafyada yaşarlar. Bunun dışında bireylerin spor yapmaması veya spordan sonra terlemesi ve üşütmesi gibi etkenler de hastalık üzerinde önemli bir role sahiptir. Havaların sıcak olmadığı durumlarda dışarıdan kapılan enfeksiyonlar da hastalığa sebep olan diğer etkenler arasındadır. Bunun yanı sıra dişlerde oluşan iltihaplar bir sür sonra kasları ve eklemleri olumsuz olarak etkilemeye başlar. Dolayısıyla vücut üzerinde önemli bir etkiye sahip olan dişlerin bakımı ihmal edilmemeli, gereken özen gösterilmelidir. Aşırı kilo alma durumu vücudun kas yapısını zorlayacağından, bir süre sonra romatizma oluşumuna sebep olabilir. Bunun dışında sinüzit oluşumu da aynı şekilde eklem yapısını olumsuz olarak etkiler. Genel olarak ise yaşı 60’ı geçen kişilerin bu tür bir rahatsızlık yaşama olasılığı daha da fazladır. Erken Teşhis Hastalığın Tedavi Edilmesinde Önemli Bir Etken Başta yetişkin kadınlar olmak üzere birçok kişide görülebilen bu rahatsızlık, genellikle kas ve kemiklerde meydana gelir. Birçok farklı değişkenden kaynaklanabilmekle birlikte kısa sürede kendini ağrılarla gösterir. Birçok kişi bu ağrıları sıradan kas ağrısı sanarak ağrı kesicilerle geçiştirebilir ve bu geçici çözümler, durumun yeterince önemsenmemesi ve beraberinde erken teşhis konulamaması hastalığın daha da ilerlemesine sebep olabilir. En sık rastlanılan romatizmal hastalıklardan olan adale romatizması, ilk etapta kas ve eklemlerde hafif derecede ağrılar ile kendini gösterir. Zaman içerisinde bu hafif ağrıların orta ve yüksek şiddette olması ise kişinin hayat kalitesini ciddi anlamda etkilemeye başlar. Dolayısıyla bu tarz durumlar yaşayan kişilerin öncelikle hastalığın belirtilerine dikkat etmesi gerekir. Kas romatizmasının belirtileri nelerdir? Orta ve yüksek şiddette meydana gelen kas ve eklem ağrıları Uykusuzluk problemleri Sık sık ortaya çıkan şiddetli baş ağrıları Konsantrasyon bozukluğu ve halsizlik Sık sık idrara çıkma isteği Ağrıların gittikçe sıklaşması ve bu durumun aylarca sürmesi Sürekli yorgun hissetme Enerji düşüklüğü ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sürekli dinlenme isteği El, kol ve sırt bölgesinde hissedilen şiddetli ağrılar ve karıncalanma hissi Kulaklarda ortaya çıkan çınlama Kalp çarpıntısı ve bununla birlikte vücudun sebepsiz yere kasılması Kas Romatizması Hastalığının Tedavisi Adale rahatsızlığının tedavisinde kortizonlu ilaçlar ve ağrı kesiciler kullanılır. Hastalığın erken teşhis edilmesi ve tedaviye bir an önce başlanması durumunda bu ilaçlar hastalığın kısa sürede yok edilmesine yardımcı olur. Burada hastaya düşen görev doktor tarafından verilen talimatların eksiksiz bir şekilde uygulanması ve tedaviyi aksatmamasıdır.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz.

Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

×
×
  • Yeni Oluştur...