Jump to content

Tolga Aköğretmen

Moderatör
  • İçerik sayısı

    20
  • Katılım

  • Son ziyaret

  • Zafer Günleri

    2

Tolga Aköğretmen kullanıcısının son zaferi 30 Ağustos

Tolga Aköğretmen en beğenilen içeriğe sahiptir

Topluluk Puanı

2 Standart Seviye

Güncel Profil Ziyaretleri

Güncel ziyaretçiler bloku aktif değil. Diğer kullanıcılar son ziyaretçilerinizi aktif edene kadar göremezler.

  1. Kahve tüketerek obezite ile savaşabilir miyiz? Nottingham Üniversitesi’nden bilim insanları, bir fincan kahve içmenin ‘kahverengi yağı’ uyarabileceğini keşfettiler. Scientific Reports dergisinde yayınlanan çalışma, ‘kahverengi yağ’ fonksiyonlarını doğrudan etkileyebilecek bileşenleri bulmak için insanlarda ilk yapılanlardan biridir. Bu yağ, kalorileri enerji olarak ne kadar çabuk yakabileceğimizde kilit rol oynayan, insan vücudunun önemli bir parçasıdır. Kahverengi yağ olarak da bilinen kahverengi yağ dokusu (BAT), insanlarda ve diğer memelilerde bulunan iki yağ türünden biridir (Diğeri de, beyaz yağ dokudur). Başlangıçta sadece bebeklere ve kış uykusundaki memelilere dayandırılan bu yağ dokuya, son yıllarda yetişkinlerin de sahip olabileceği keşfedildi. Başlıca işlevi, kalorileri yakmak suretiyle vücut ısısı oluşturmaktır (Beyaz yağlar da, fazla kalorilerin depolanmasının bir sonucudur.) Bu nedenle, daha düşük vücut kitle indeksi (BMI) olan bireyler, daha yüksek miktarda kahverengi yağa sahiptir. Çalışmayı koordine eden Nottingham Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Profesör Michael Symonds şunları söyledi: “Kahverengi yağ, vücudunuzdaki diğer yağlardan farklı çalışır ve genellikle soğuğa yanıt olarak şeker ve yağ yakarak ısı üretir. Aktivitesini arttırmak, kan şekeri kontrolünü geliştirmenin yanı sıra, kan lipit (yağ) seviyelerini de arttırır ve fazladan kalorileri yakılmasıyla kilo kaybına yardımcı olur. Ancak şimdiye kadar, hiç kimse insanlarda bu yağların aktivitesini uyarmanın kabul edilebilir bir yolunu bulamadı. İnsanlarda yapılan bu ilk çalışma, 1 fincan kahve gibi bir bir şeyin kahverengi yağ fonksiyonlarımızı doğrudan etkileyebileceğini gösteriyor. Araştırma ekibi, kafeinin kahverengi yağları teşvik edip etmeyeceğini görmek için bir dizi kök hücre çalışmasıyla başladı. Doğru dozu bulduktan sonra, sonuçların benzer olup olmadığını görmek için insanlara geçti. Daha sonra, vücudun kahverengi yağ rezervlerini izlemek için daha önce öncülük ettiği bir termal görüntüleme tekniği kullandılar. Profesör Symonds, “Önceki çalışmalarımızdan, kahverengi yağın esas olarak boyun bölgesinde bulunduğunu biliyorduk. Bu nedenle, kahverengi yağın daha da ısındığını görmek için insanlar bir şeyler içtikten hemen sonra birini görüntüleyebildik “dedi. “Sonuçlar olumluydu ve şimdi, kahvenin içindeki bileşenlerden biri olarak kafeinin uyarıcı olarak etki ettiğini veya kahverengi yağın aktivasyonuna yardımcı olan başka bir bileşen olup olmadığını tespit etmemiz gerekiyor. Şu anda, etkinin benzer olup olmadığını test etmek için kafein takviyelerine bakıyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.
  2. Evet, yeterli miktarda alınan D Vitamini hepimizi bazı kanser türlerine karşı koruyabilir. BMJ tarafından yayınlanan bir araştırmaya göre; kandaki D vitamini seviyesinin düşük olması, bazı kanser türlerinin meydana gelmesi riskinin daha yüksek olmasıyla alakalı olabilir. Bununla birlikte, hâlihazırda normal düzeydeki vitamin D seviyesini yükseltmek için takviye almak, daha fazla koruma sağlayacak gibi görünmüyor. Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), yetişkinlerin her gün yaklaşık 600 Uluslararası Ünite (IU) D Vitamini almayı hedeflemeleri gerektiğini söylüyor. (Detaylı bilgi NIH websitesinde mevcuttur) Yaş gruplarına göre alınması gereken D vitamini miktarları (400 IU = 10 mikrogram) Kaynak: https://ods.od.nih.gov/factsheets/VitaminD-Consumer/ D vitamini, cilt tarafından, güneş ışığına maruz kalınmasıyla üretilir. Ayrıca, bazı gıdalarla ve takviyelerle de alınabilir. Bilim insanları, Japonya Halk Sağlığı Merkezi’nin, 40 ila 69 yaşları arasındaki 33 bin 736 kişiyle yaptığı çalışmanın verilerini analiz etti. Katılan kişiler, kan örneklerini verdiler ve D vitamini seviyelerine göre düşükten yükseğe sıralanacak şekilde 4 gruba ayrıldılar. Ardından katılımcılar, ortalama 16 yıl boyunca izlendiler. Bu süre boyunca da, katılımcılarda 3 bin 301 kanser vakası kaydedildi. Araştırmacılar, yaş, kilo, fiziksel aktivite, sigara kullanımı, alkol alımı ve diyet faktörleri gibi, bilinen bazı kanser risk faktörlerini düzenledikten sonra, yüksek D vitamini düzeyinin, düşük D vitamini düzeyleriyle karşılaştırıldığında, hem erkek hem de kadınlarda yüzde 20 oranında nispeten daha az kanser riski ile ilişkili olduğunu bulmuşlardır. D vitamini seviyelerinin daha yüksek olması, özellikle erkekler için karaciğer kanseri riskini azaltmada en net yararı ortaya koydu. Ayrıca, yüksek D vitamini düzeyleri ile akciğer veya prostat kanseri arasında bir bağlantı bulamadılar. Yine de araştırmacılar, bulgularının “D vitaminin birçok bölgede kansere karşı koruyucu etkileri olduğu hipotezini desteklediğini” söylüyorlar. Bununla birlikte, sonuçlar D vitamini ve kanser riski için “tavan etkisi” olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle, bizi kansere karşı koruyan optimal bir D vitamini düzeyi vardır, ancak bu seviyenin ötesine geçmek başka herhangi bir fayda sağlamıyor. Ekip, doz çalışmaları ve kanser önleme için en uygun D vitamini konsantrasyonlarını netleştirmek için, daha çok araştırma yapılması gerekiğini belirtti.
  3. Vücut dışındaki kanı gördüğünüzde kırmızı, damarlar ise mavidir, peki neden? İnsan kanı, Hemoglobin protein aktivitesinden (dolaşım sisteminiz boyunca oksijen taşıması açısından çok önemi olan ve hem olarak adlandırılan kırmızı renkli bir bileşik) dolayı kırmızıdır. Hem, oksijen taşıyan bir demir atomundan oluşur. Bu molekül, oksijeni akciğerlerden vücudun diğer bölümlerine taşır. Kimyasallar, yansıttıkları ışığın dalga boylarına dayanarak gözlerimize özel renkler gösterirler. Oksijene bağlı hemoglobin mavi-yeşil ışığı emer, bu da gözlerimize yansıyan kırmızı-turuncu ışık, kırmızı görünür. Bu yüzden oksijen demire bağlandığında kan, parlak kiraz kırmızısı rengine dönüşür. Oksijen bağlı olmadan, kan koyu kırmızı bir renktir. Potansiyel olarak ölümcül bir gaz olan karbon monoksit (CO), oksijenden 200 kat daha güçlü bir bağ ile heme bağlanabilir. CO, oksijenin yerinde olursa, hemoglobine bağlanamaz ve bu da ölüme sebep olabilir. (Örneğin; Soba zehirlenmeleri) Bazen kan cildimiz boyunca mavi görünebilir. Damarlarımızda kanın mavi olduğunu duymuş olabilirsiniz. Çünkü; akciğerlere geri döndüğünde oksijen eksikliği vardır. Ama bu yanlış; insan kanı asla mavi değildir. Damarların mavimsi rengi sadece bir optik yanılsamadır. Mavi ışık, kırmızı ışık kadar dokuya nüfuz etmez. Kan damarı yeterince derin olursa, gözleriniz, kırmızı dalga boylarında kanın kısmi emiliminden dolayı kırmızı yansıyan ışıktan daha fazla mavi görür. Fakat hayvan dünyasında başka yerlerde mavi kan elbette bulunmaktadır. Kalamar ve at nalı yengeçleri gibi hayvanlarda yaygındır; kanı oksijen taşımak için bir bakır (Cu) atomu içeren, hemosiyanin denilen bir kimyasal maddeye dayanır. Diğer hayvanlarda da yeşil, açık ve hatta mor kan görülür. Bu farklı kan türlerinin her biri, kullandığımız hemoglobin yerine oksijeni taşımak için farklı bir molekül kullanır. Zamanla, kırmızıya dökülen dökülen kan, kurudukça daha koyu ve koyulaşır ve hemoglobin, methemoglobin adı verilen bir bileşiğe ayrılır. Zaman geçtikçe, kurutulmuş kan değişmeye devam eder, hemichrome denen başka bir bileşik sayesinde daha da karanlıklaşır. Bu sürekli kimyasal ve renk değişimi, adli bilim adamlarının bir suç mahallinde bir kan damlasının kalma zamanını belirlemesine izin verir.
  4. Mesodinium chamaeleon, hem hayvan hem de bitki biyolojisinin yönlerini simbiyotik olarak birleştiren, Mesodinium cinsinin olağandışı bir organizmasıdır. Bitki ve hayvanları birbirinden ayırmak genellikle oldukça kolaydır. Bitkiler bir yerde kalır ve kendi besinlerini güneş ışığından elde ederler. Çoğu hayvan hareket eder ve yiyecek bulmak zorundadır ve bu besin de çoğunlukla bitkidir. Ancak How Stuff Works haberine göre; M. chamaeleon adlı tek hücreli bir organizma, bu hayvansal-bitkisel arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmaktadır. Bu küçük yaratık algle temas ettiğinde, hücre zarı algi çevreler ve besin vakuolü oluşturur. Normalde, enzimler besin vakuolüne girer ve içindekileri sindirir. Ancak, algler sindirilmek yerine, minik güneş panelleri gibi M. chamaeleon vakuollerinin içinde yaşar ve M. chamaeleon’un tükettiği enerjiyi güneş ışığından elde eder. Mesodinium chamaeleon Mesodinium chamaeleon (Wikimedia Commons CC By 2.0) Peki… Neden vakuoller algleri yok etmiyor? Bitki ve hayvan olsalar bile, M. chamaeleon algi neden hayatta tutuyor? Alglerin hangi noktada tüketildiğini, vakuolde nasıl korunduğunu ve M. chamaeleon’un ne kadar enerji elde ettiğini bulmak için daha çok araştırma yapılması gerekiyor. Algler ve M. chamaeleon’un endosimbiyotik bir ilişkisi vardır. Yani, iki organizma birlikte yaşamaktan ve çalışmaktan faydalanır. Biri, diğerinin içinde yaşar. Bu tür bir düzen yeni değildir. Örneğin; Mercanlar, milyonlarca yıldır endosimbiyoz ile alglerle birlikte çalışmaktadırlar. Alg hücreleri, mercan resiflerini oluşturan minik hayvanlar olan mercan polipleri içinde yaşarlar. Algler korunur ve fotosentez için ihtiyaç duydukları bileşikleri mercanlardan alırlar. Mercanlar da alglerin ürettiği besinlerle beslenir. Fakat mercanın aksine, M. chamaeleon eninde sonunda algini yer. Aynı zamanda, vakuolündeki hücreleri hemen tüketen ya da süresiz olarak burada barındıran diğer Mesodinium türlerinin aksine, M. chamaeleon, avcı-eş arasındaki biyolojik evrim evresini temsil edebilir.
  5. Hiç merak ettiniz mi? Acaba; meyve suları, meşrubatlar ve çay gibi su içeren tüm içecekler de dahil, su içmeyi durdursanız, vücudunuza ne olur? Cevabımıza, hoş olmaz diyerek başlayalım. Vücudunuz % 60 sudan oluşur, bu da sizin bunu sürekli temin ettiğinizden emin olmanız için yeterli bir sebep. Su, fonksiyonlarınızı uygun şekilde devam ettirin diye gerçekten çok çalışır. Bunu; hayati besin ve hormonları ihtiyaç duyulan yere taşıyarak, eklemlerimize yastık görevinde bulunarak, iç sıcaklığımızı düzenleyerek ve göz bebeklerimizi kayganlaştırarak yapar. İdrar, terleme ve dışkılama gibi süreçlerle günde yaklaşık olarak 1,5 litre su kaybettiğimiz için, ne zaman su alımı yapmamız gerektiğini de bilmemiz gerekiyor. Tam burada, beynin hipotalamusunda bulunan susama merkezi devreye girer. Bu, sürekli kan damarlarıyla iletişim halindedir. Ne kadar suya sahip olduğunuzu bulur ve sululuk seviyesi idealin altına düştüğünde, beyniniz bir şeyler içmeniz gerektiğini söyler. Çalışmalar ayrıca susuz kalan bir beynin daha az etkili olduğunu ve su kaybetmiş katılımcıların beyinlerinin, sulu olanlara göre daha fazla oksijen gerektirdiğini göstermiştir.
  6. Karbon ayak izi nedir? Azaltmak için neler yapabiliriz? Dünya, gelecekteki küresel ısınmayı 2°c’nin altına sınırlamak için mücadele ederken, şimdi, herkesin sera gazı emisyonlarımızı mümkün olduğunca çabuk azaltmak için bu işin bir parçası olma zamanı. Ancak kişisel düzeyde bile, hepimiz günlük bir çevresel etki yaparız. Seçimlerimizi nispeten hızlı bir şekilde değiştirebiliriz ve toplum bunu yaygın olarak kabul edilen davranışlar olarak yayabilir. Bu fikirle, İsveç’teki Lund Üniversitesi’nden iki araştırmacı ve Kanada’daki British Columbia Üniversitesi, “bireysel sera gazı emisyonlarını azaltma potansiyeline sahip olanları tanımlamak için kapsamlı bir yaşam tarzı tercihleri paketini” analiz etmeye başladı. Bu yaşam tarzı seçimlerini yapmak için 39 hakemli incelemeye, hükumet raporlarına ve çevrim içi araçlara baktılar. Yaptıkları analize göre, kişisel emisyonlarınıza en büyük etkiyi yapacak olan 4 şey: arabanızdan kurtulmak, uçak yolculuğundan kaçınmak, bitkisel bazlı bir diyete geçiş ve son olarak en radikal şekilde daha az çocuk sahibi olmak. Tonlarca Co2’nin eşdeğer emisyonu (tCo2e) olarak ölçülen bu yaşam tarzı değişiklikleri, kişisel karbon ayak izlerimizi azaltmak, parlak ampulleri uzun ömürlü olanlarla değiştirmek gibi “küçük şeyleri” geri dönüştürmekten daha fazla azaltma potansiyeline sahiptir. Ekibin verileri gösteriyor ki, bir yıl boyunca et yemeyi bırakırsanız, bireysel karbon ayak iziniz CO’ den 820 kilogram düşürebilir, bu da geri dönüşümden ortalama dört kat daha etkilidir. Ekibin çalışmalarında yazdığına göre; “Ciddi davranışsal değişim mümkündür; genç nesillerin mevcut yaşam tarzlarından çevre ile duyarlı yollardan ayrılmaya istekli olduklarına dair kanıtlar var”. Sürdürülebilirliğe küçük günlük katkılarımız, üzerine eklendiği sürece kesinlikle değerlidir, ancak araştırmalar, bunların daha etkili bir düzeyde çevre dostu seçimlerin bir “pozitif yayılım” gerektirmediğini göstermektedir. Yani diğer bir deyişle, geri dönüşümlerini ayıran birçok kişi de büyük benzinle dolu arabaları kullanıyor. Ancak ekip, gezegen uğruna daha büyük fedakarlıklar yaparsak, bir bütün olarak toplumsal normları değiştirmek için daha fazla olanak olduğunu savunuyor.
  7. Merak edip, düşünmüşüzdür: “Ağrı kesici ilaç içtiğim zaman, bu ilaç ağrının olduğu yeri nasıl anlıyor ve etki yapıyor?” diye. Ağrı kesici ilaç vücuda alındıktan sonraki süreç nasıl işliyor. Gelin beraber inceleyelim: Yuttuğunuz ilaç, dakikalar içinde midede parçalanarak ince bağırsağa gider. İlaç molekülleri (ibuprofen gibi), ince bağırsaktan emilip kan dolaşımına katılır ve karaciğere ulaşır. Karaciğerdeki enzimler, buradaki kan damarlarında bulunan ibuprofen ile reaksiyona girer. Amaç, bu molekülleri nötralize etmektir. Metabolitler olarak adlandırılan, bozulmaya uğramış olan ibuprofen, artık ağrı kesiciler kadar etkili olamayabilir. Ancak, bu aşamada ibuprofenin büyük kısmı, herhangi bir zarar görmeden çıkarak yeniden kan dolaşımına katılırlar. Yuttuğunuz ilacın bir kısmı, yaklaşık yarım saat sonra kan dolaşımına dahil olmuş olur. Kan dolaşımına katılan ilaç, kan, beyin ve böbrekler dahil olmak üzere, vücudun tüm organ ve kısımlarını dolaşır. Hasarlı bir bölgeden çıkan sinyal taşıyan moleküller, beyni uyarır. Ağrı da, zaten bu sinyaller sonucu hissedilir. Bu şekilde, ibuprofen molekülleri, bu hasarlı bölgeye gider ve bir araya gelirler. Toplanan ilaç molekülleri, beyne ağrı ileten bu moleküllerin sinyal iletimini durdurur. Biriken molekül sayısı arttıkça, etki de artar. (Fazla doz ilaç içmekten değil, içtiğiniz ilaç moleküllerinin zamanla hasarlı bölgede birikiminden söz ediyoruz. Aman dikkat!) Maksimum etkiye de 1-2 saate ulaşılır. Bu işlem bittikten sonra, ibuprofenin vücuttan atılma aşaması başlar. Ortalama, her iki saatte bir miktar yarıya düşecek şekilde vücuttan atılır. ibuprofen molekülleri hasarlı bölgeden çözülmeye başladıkları zaman, kan akışı onları tekrar oradan uzaklaştırır. Karaciğere geri döndüğümüzde, ilacın başka bir küçük kısmı, sonunda idrardaki böbrekler tarafından filtrelenen metabolitlere dönüşür. Karaciğerden vücuda ve oradan da böbreklere giden bu döngü, her dakika ilacın biraz daha nötralize olması şeklinde devam eder. Bu işlemler, oral (ağız) yoluyla aldığınız her ilaç için aynıdır. Fakat bu işlemlerin hızı; kan dolaşımına giren ilacın miktarına, ilacın vücuda nasıl alındığına ve kişiye göre değişkenlik kazanır. İlacı uygun dozda almak çok önemlidir. Zira, alınan az miktar ilaç işe yaramazken, aşırı doz da toksik (zehir) etkisi yapabilir. En zor hasta grupları olan çocuklara ve bebeklere doğru dozda ilaç vermek de oldukça önemlidir. Çünkü, bu yaşlarda yukarıda söz edilen karaciğer enzimleri yüksek değişkenliğe sahiptir. Bu yüzden de süreçlerin süreleri vs fazlaca değişebilmektedir. Ayrıca genetik, yaş, beslenme, hastalık ve hamilelik durumları da bu süreçlere etki yapabilmektedir. Yukarıda sayılan işlemleri, animasyon olarak da izleyebilirsiniz.
  8. Kas seğirmesi hepimizin yaşadığı bir sorundur. Seğirme hafif ve kısa süreli ise problem değildir. Stres kaynaklı olabilir. Eğer uzun süre devam ediyorsa, bunun altında önemli hastalıklar olabileceğinden doktora gitmemiz gerekebilir. Kasların istemsiz kasılıp-gevşemesi ile oluşan kas seğirmesi, bedenin her yerindeki kaslarda oluşabilir. Tıbbi olarak ise, seğirme diyebilmek için kastaki seğirmenin dışarıdan görünür olması ya da elektromiyografi ile izlenebilir olması gerekmektedir. Seğirme, kasların istemsiz şekilde kasılması ile meydana gelir. Buna sebep olan etmen bilinmese de, genel olarak kabul edilen görüş sinir iletimi bozulmuş olan kasın duyarlılığının artmasıyla, sinirsel uyarım olmamasına rağmen kasın kendi kendine kasılması neticesinde oluştuğu yönündedir. Seğirme birçok nörolojik hastalıkta ortaya çıkabilir, fakat sağlıklı kişilerde de görülmesi de nadir değildir. Bu hastalıklar arasında motor nöron hastalıkları, Isaac sendromu, amiyotrofik lateral skleroz (ALS), elektrolit bozuklukları, polinöropatiler, pleksopatiler ve periferik sinir sistemi hastalıkları sayılabilir. Özellikle motor nöron hastalarında ve radyoterapi almış kanser hastalarında bölgesel seğirmeler oldukça sık gerçekleşir. Sağlıklı bireylerde genel olarak stresle baş etme sorunu, aşırı su kaybı veya fazla kafein tüketiminde de seğirmeler olabilir. Kramp sonrası, uykusuzluk, kas yorgunluğu, yorgunluk, genetik, kası yöneten sinirin hasarlı olması, zayıf kaslar, bazı ilaçların kullanımına son vermek, kaslarda olan harabiyetler, vücutta mineral ve vitamin eksikliği, böcek ısırığı, östrojen takviyeleri ve idrar sökücü ilaçların yan etkileri kaynaklı oluşabilir. Kas seğirmesi hangi hastalıklardan kaynaklanabilir? Hipotiroidi, Parkinson, öpüşme hastalığı, MS, motor nöron hastalığı, kas kaybı kaynaklı kas seğirmeleri meydana gelebilir. Kas seğirmesi nasıl geçer? Isınma ve gerinme Kafein tüketimini azaltma Uykunuzu alın Stresi azaltmak Masaj Magnezyum tüketimi http://norolojiklinigi.info/kas-segirmesi-miyokimi/ https://www.poliklinik.org/kas-segirmesi-nedenleri-ve-tedavisi.html
  9. Obezite bir salgındır ve hepimiz elbette bu durumdan kaçmak isteriz. Dolayısıyla, eğer istenmeyen birkaç kilo aldıysanız, onları hemen verme içgüdüsü bazı hatalar yapmanıza sebep olur. İçinde bulunduğumuz kilo verme gayretiyle internette okuduğumuz yanlış bilgiler, bizi büyük olasılıkla farkında olmadan yanlış egzersiz yapma yada yanlış beslenme gibi hatalara sürükleyebilir. İşte en yaygın beslenme hataları: 1) Tüm kalorilerin eşit olduğunu düşünmek Tüm kaloriler eşit değildir. İyi olanları olduğu gibi, kötü olanları da vardır. Örneğin; sebze yerken aldığınız kaloriler iyiyken, büyük bir hamburger yerken aldığınız kaloriler kötüdür. Bunun sebebi; vücutta salgılanan insülinin miktarı, tükettiğiniz kalori miktarından çok, tükettiğiniz kalorinin türüne bağlıdır. 2) Sadece düşük yağlı yada diyet gıdaları seçmek İşlenmiş, az yağlı veya “diyet” yiyecekler, kilo vermek söz konusu olduğunda çoğu zaman ideal seçim olarak kabul edilir, fakat bu her zaman doğru olmayabilir. Bu sağlıklı yiyecekler olarak adlandırılan gıdaların birçoğu, lezzetlerini arttırmak için sıklıkla şeker ile doldurulur. Dahası, düşük yağlı gıdalar, sizin tokluk hissinizi korumak yerine, sizi muhtemelen daha da acıktıracaktır ve sonunda daha fazla yemek yemek yiyor olabilirsiniz. Bunun yerine, ve işlenmiş gıdaları minimum düzeyde seçerek besleyici bir kombinasyon daha sağlıklıdır. 3) Yeterli miktarda protein tüketmemek Eğer kilo vermeyi amaçlıyorsanız, protein en önemli besindir. Yüksek proteinli bir diyet, metabolizmanızı yükseltir, iştahınızı düşürür ve birkaç kilo düzenleyici hormonu olumlu yönde etkiler. Ayrıca kilo kaybı sırasında kas kütlesini korumaya yardımcı olur. Bu konuda uyarımızı hemen yapalım: Almanız gereken günlük protein miktarı, diyetinize, egzersiz programınıza ve günlük hareketlilik durumunuza bağlı olarak değişiklik gösterdiği için, bu miktarı diyetisyeniniz yada antrenörünüz eşliğinde belirlemeniz daha doğru olacaktır. 4) Diyetinizde eksik lif bulunması Yemeğinize yeteri kadar lif eklemek, lifler sizi tok tutacağı için iştahınızı kontrol etmenize yardımcı olabilir. Lif ayrıca, vücudunuzun diğer gıdalardan daha az kalori almasını sağlayarak da kilo vermenize yardımcı olur. Çalışmalar, günlük lif alımınızı iki katına çıkarmanın, 130’a kadar daha az kalorinin emilmesine neden olabildiğini gösteriyor. Normal ekmek yerine kahverengi tam tahıllı ekmeği tercih etmek gibi küçük değişikliklerle bunu yapabilirsiniz. 5) Aç olmasanız bile çok sık yemek yemek Kilo vermek istediğimizde, günde 3 ana öğün yemek yerine, aç olmasak bile, küçük porsiyonlarda yemek yememiz tavsiye edilir. Ancak, bu doğru değildir. Kilo vermenin anahtarı, sadece acıktığınızda yemek yemenizdir. Bunun nedeni, çok sık yemek yemek, daha az yemek yeseniz bile, bilmeden, gün içinde çok fazla kalori tüketmenize neden olabilir. 6) Kahvaltıyı asla geçiştirmemeniz hakkındaki tavsiyelere uymak Sıklıkla duyduğumuz bir başka tavsiye de, kahvaltıyı asla atlamamaktır. Bu tavsiye, tam olarak doğru değildir. Bir araştırma, kahvaltıyı atlayan insanların, öğle yemeğinde kahvaltı edenlere kıyasla daha fazla kalori tükettiğini buldu. Ancak, gün boyunca tüketilen kalorilerin hesaplanması durumunda, ortalama 408 daha az kalori tükettikleri görülmüştür. Hemen uyaralım: Beslenme düzeni; kişinin biyolojik saati, yaşam şekli ve diğer başka kriterlere de bağlı olarak değişmektedir. Beslenme düzeninizi kendiniz oluşturmalı yada bunu yapamıyorsanız diyetisyen yada antrenör kontrolünde yapmanızı öneriyoruz. 7) Paketli meyve suyu içmek Kilo kaybı için çaba gösteren insanlar, çoğunlukla, meşrubat türü içecekleri ve diğer şekerli içecekleri içmeyi bırakırlar. Ancak, paketlenmiş meyve sularını unutuyorlar. Yüzde 100 meyve suyu bile, kilo kaybı planlarınızın ters gitmesine neden olacak kadar şeker içerir. İçeceklerin, şekersiz olsalar bile, içeriklerine ve içerdikleri şeker veya tatlandırıcı miktarlarına mutlaka bakılmalı. 8) Gıdaların sağlıklı halini tüketmemek Kilo almanızdaki en kötü suçlu, çok işlenmiş yiyeceklerdir. Çalışmalar, işlenmiş gıdaların mevcut obezite salgını için önemli bir katkı olduğunu göstermektedir. Sağlığınızı önemsiyorsanız yapılacak en iyi şey, gıdanın esas haline yani işlenmemiş haline yönelmek. Çünkü; kendilerini sınırlandırıyorlar, yani fazla tüketilmeleri oldukça zor. 9) Taze meyveyi çok yemek yada diyette meyve bulundurmamak Bunları yapmanız, kilo vermeniz için bir engel oluşturur. Kilo kaybı için en iyi meyveler karpuz, armut, elma ve greyfurttur. Alışveriş yaparken, sadece hala tazeyken yiyebileceğinizi bildiğiniz yiyecekleri satın almanız önerilir. Buzdolabınızı gereksiz yere doldurmak, başlangıçta planladığınızdan daha fazla yemenize neden olabilir. kaynak ve ileri okuma: brightside.me/inspiration-health/9-nutrition-mistakes-that-are-making-us-fat-787260
  10. Spor ve beslenme konusu kişiden kişiye göre değiştiği için, maalesef belirli bir standardı yok. Örneğin; bir egzersiz hareketi farklı yaş gruplarına, farklı kilodakilere, farklı biyolojik özelliklere (hormonal vs.) sahip insanlara farklı etki ve farklı süreçlerde etki yaptığı için dikkatli yapılması oldukça önemli. Bu bilgiler elbette önemsiz değil. Ancak, kişiler bunu doktor/antrenör kontrolünde veya bünyelerini tanıyorlarsa ona uygun şekilde uygulamaları gerekmektedir.
  11. Tolga Aköğretmen

    Girişimcilik

    Aslında bu bahsettiğiniz ilk denemede bırakma mevzusu, "işler tahmin edildiği gibi gitmedinde, hevesin de aynı oranda kaçması" yüzünden olabiliyor. Ama tabii ki bu yapılan her girişimcilik adımı için geçerli değil ve bırakmanın da bir çok sebebi var. Örnek verirseniz çeşitlendirmek mümkün.
  12. Nötrino olarak adlandırılan gizemli paracıklar sürekli uzaydan dünyaya doğru ilerlerler. Fakat kimse bu yüksek enerjili nötrinoların nereden geldiğini kesin olarak bilmiyordu. Bu yıl, bilim adamları nihayet muhtemel bir kaynağa parmak bastılar; kuasar olarak adlandırılan parlak kozmik bir işaret. Keşif, nötrinolardan ve ışıktan toplanan bilgileri birleştiren yeni bir astronomi alanını başlatabilir. Bu keşif, Güney Kutbu’nda buza gömülü binlerce sensörden oluşan dev bir partikül dedektörü olan IceCube Gözlemevi tarafından, 22 Eylül 2017’de yüksek enerjili bir nötrino bulunmasıyla başladı. 12 Temmuz 2018’de de verilen uyarıyla astronomlar hemen, yaklaşık 4 milyar ışık yılı uzaktaki bir kuasardan gelen ışımayı farkettiler. Nötrino gökyüzünün aynı bölgesinden gelmişti. (Bu keşif ile bilim insanları, uzaydan gelen yüksek enerjili bu parçacıkların ne olduğunu ve uzun süre kafa yordukları “kuasarların kaynakları” hakkında bilgi sahibi olabileceklerini öğrenmiş oldular. Bununla birlikte evrenin erken dönemleri ve diğer ışıma kaynakları hakkında daha detaylı bilgi edinebilecekler.) Yale Üniversitesi’nde Astrofizikçi olan Meg Urry; “İnsanlar, bu tür keşif için on yıllardır umut besliyor.” dedi. Kuasarlar, dünyaya doğru yüksek enerjili madde ve ışık püskürten galaksilerin merkezlerindeki aktif bölgelerdir. Hem Dünya yörüngesindeki Gama Uzay Teleskopu hem de Kanarya Adaları’ndaki MAGIC, kuasarların çok şiddetli gamma ışınları saçtığını ve aynı zamanda nötrino algıladığını rapor eti. Daha sonra IceCube araştırmacıları, eski verileri de inceledikten sonra, kuasarın konumuna yakın daha fazla nötrino kanıtı buldu. Bu ekstra nötrinolarla, araştırmacılar nihayet kuasarların nötrino parçaları oluşturduğuna ikna oldular. Bu tespit sadece bu yüksek enerjili partiküllerin kaynağı hakkında ipucu vermekle kalmayıp, aynı zamanda kuasarlar hakkında bilgi de verdi. Bilim insanları ne tür parçacıkların yayıldığından emin değillerdi, ancak tespit ile püsküren bu maddelerin proton içerdiğini ortaya koyuyor. Bunun nedeni, kuasardaki nötrinolar, protonlarla birlikte oluşması gerekiyor. Bilim adamlarına göre bu keşif, kozmosun sırlarını ortaya çıkarmak için yeni ortaya çıkan bir alanı canlandırabilir. https://www.sciencenews.org/article/neutrino-astronomy-top-science-stories-2018-yir
  13. Kilo verirken yapılan 5 basit hata ve kaçınma yolları! Birçok insan, sıkı bir diyet ve düzenli egzersiz yaptıkları zaman neden kilo veremediklerini merak ederler. Olası bir sebep, sağlıklı görünen seçeneklerin, göründüğü gibi olmamasıdır. Birçok yiyecek ve içecek, gizli yağ, şeker veya tuz içerir. Efsane 1 – Tüm salatalar bizim için iyidir. Sebzeler, kesinlikle bizim için iyidir. Ancak salatalar sık sık, aldığınız kalori miktarını artıracak bileşenler içerirler. Örneğin; Bir Sezar salatası oldukça yeşillikli görünür, fakat gizli yağlarla doludur. İçindekilerin besin değeri; Pastırma (8 gr yağ, 360 kj), Parmesan peyniri (6 gr yağ, 340 kj), Kremalı salata sosu (20 gr yağ, 770kj). Yani bir Sezar salatası, bir öğünde ortalama bir yetişkin için toplam günlük yağ tüketiminizin % 70’i demek. Sonuç olarak, yağlı yiyeceklere karşı dikkatli olun. Efsane 2 – Abur cubur yemiyorum, sadece “sağlıklı” atıştırmalıklar tüketiyorum! Avustralyalılar, kalorilerinin %30’dan fazlasını bisküvi, patates kızarması ve çikolata gibi “abur cubur” gıdaları tüketerek alıyor. Bunların hiçbiri hayati gıda değil. Bunlar kilo vermek için değiştirmemiz gereken kalorilerdir. Fakat çoğu kişi bu abur cubur gıdaları, “sağlıklı” görünen müsli barları ve protein topları gibi atıştırmalıklarla değiştirme hatasını yapıyor. Bunlar sağlıklı ve organik olabileceklerini iddia ederken, işlenmiştirler ve yüksek kaloriye sebep olurlar. Müsli barlar yulaf, fındık ve tohum gibi sağlıklı içeriğe sahiptir. Ancak bunları çubuk haline getirmek için birbirine yapıştırmak gerekir ve genellikle bu işlem bir şeker formuyla yapılır. Bir yoğurt, meyve ve fındık barında en fazla 4,6 çay kaşığı şeker bulunabilir. Sizce bu barlar yerine, fındık ve tohumları avucumuzla yesek daha sağlıklı olmaz mı? Efsane 3 – Doğal tatlandırıcılar şekerden daha iyidir. Son zamanlarda, daha fazla doğal şeker eklenmesine doğru bir yönelme olmuştur, ancak bu durum ek besin içermiyor ve daha az kaloriye sahip demek değildir. Yemeğinize bal veya agav (sabır otu) şurubu eklenmesi, beslenme bakımından şekerin eklenmesinden farklı değildir. Tadı farklı olabilir ama halen şeker eklemeye devam ediyorsunuz. Bir daha ki sefer canınız tatlı bir şeyler istediğinde, bunun yerine biraz meyve eklemeyi deneyin. Doğal bir tatlılığı vardır ve ek olarak size vitamin ve mineraller verir. Ya da eklediğiniz şeker miktarını her hafta yarım çay kaşığı azaltmayı deneyin. Bir süre sonra farkı çok zor anlayacaksınız. Efsane 4 – Meyve bazlı her şey sağlıklı olmalı Mütevazi bir muz düşünün, püresini muzlu ekmeğin içine koyuyorsunuz… Bu bir ekmek değildir fakat kektir. Eğer daha önce muzlu ekmek yaptıysanız, zaten kendi paketinde ve tatlı olan doğal bir şeye ne kadar tereyağı ve şeker eklediğinizi farkedersiniz. Bununla birlikte, meyveli içeceklerde genellikle sadece %25 meyve suyu vardır ve çok fazla şeker bulunur. Ancak %100 meyve suyu içerken bile, meyvelerden doğal gelen ve vücudunuzun dolu olduğunu fark etmesine yardımcı olan önemli lifleri kaçırıyorsunuz. Yani, en iyisi tüm meyveyi tüketmek! Efsane 5 – İçecekler çok fazla kalori içeremez… Eğer kilo vermeye çalışıyorsanız, şekerli meşrubatların işe yaramadığını bilirsiniz. Ancak yapılacak en basit hatalardan bazıları, içeceklerle ilgili olanlardır. Çoğu insan, alkollü içeceklerde kaç kalori olduğunun bilincinde değil. Örneğin:Muhtemelen kırmızı şarapta ortalama 480 kalori vardır (Avustralya içki standardına göre, 0,375ml. için değerdir). Tabii ki, 2 kadeh şarap tükettiğinizde, eş değer kalori değerindeki iki dolu kâse mısır cipsini tüketmiş olmanız da cabası. Aynı hesap, bira için de geçerli. Yani bira bardağı ile içtiğiniz içeceğinizin ederi 615 kalori. Sonuç olarak; Muhtemelen kilo verirken yapılan en yaygın hatalardan birisi de çok fazla yemek. Doğru yiyecekleri seçmek kadar, miktar da oldukça önemlidir. Ayrıca yavaş yemek yemeli ve dikkatli (çok) çiğnemeliyiz. kaynak: https://theconversation.com/five-food-mistakes-to-avoid-if-youre-trying-to-lose-weight-103678
  14. SMA hastalığı -Spinal Muskuler Atrofi- (SMA) tanıyalım. SMA hastalığı, Spinal Muskuler Atrofi (SMA) kalıtım modeli olarak; otozomal resesif, X’e bağlı resesif veya otozomal dominant geçişli olan kalıtsal nöromuskuler (vücudumuzun hareket etmesini sağlayan kas ve sinirlerin hastalığı) hastalıklar grubudur. Omurilikte ve alt beyin sapındaki motor nöronlarının kaybı olarak tanımlanmaktadır. Yani, kas küçülmesinin ve zayıflamasının ciddi şekilde ilerlemesidir. Sonuç olarak, SMA olan hastalar felç olabilirler ve soluma, yutkunma gibi basit fonksiyonları yerine getirmekte sıkıntı çekebilirler. SMN1 geninin kaybı veya problemli olmasından dolayı, SMA hastalığı döneminde hastalar yeterli miktarda survi motor nöronu (SMN) proteini üretemez. Bu protein motor nöronlarının hayatta kalması için kritik öneme sahiptir. SMA’nın ağırlığı, SMN proteininin miktarına bağlıdır. En sık görülen kalıtım yolu, otozomal resesif formudur ve Survival Motor Neuron (SMN) geninde meydana gelen delesyonlarla (genlerdeki silinme) ortaya çıkar. Görülme sıklığı, 1/6000-1/10000’dir ve genel popülasyonda bozuk genin taşıyıcılık oranı 1/40 civarındadır SMA Tip I (Werding-Hoffmann hastalığı), en erken görülen, en ağır seyreden ve yaşamı tehdit eden tiptir. Doğumda veya ilk 6 ay içinde görülebilir. Hastalar, SMN proteinini çok az miktarda üretmektedir ve desteksiz oturma veya solunum yardımı olmadan, 2 yıldan fazla yaşayamamaktadır. SMA Tip II (Subakut form), 18 aydan önce başlar fakat bu süre genellikle 8 ay civarındadır. Belirtiler tip I’e benzerdir ama daha hafif ve yavaş ilerler. Çoğu hasta erişkin döneme ulaşabilir. SMA Tip III (Kugelberg-Welander hastalığı), 2 yaştan sonra başlamaktadır. Genel olarak, ilk belirtisi yürüme zorluğudur. En hafif tiptir. Bu hastalığa sahip olan kişilerde, yaşam süresinde kısalma genellikle görülmez. Yani, SMA Tip 2 veya Tip 3 hastaları, daha fazla SMN proteini üretir. SMA hastalığı barındıran Hastalar, daha az ağır ama yine de yaşamlarını etkileyen bu etkenlerden etkilenirler . SMA Tip IV, yetişkin çağda başlar. Bu dört tipin tanıları arasındaki bulgular kesin olmadığından, 1992’de Uluslararası SMA Konsorsiyumu objektif verileri değerlendirerek bazı kriterler belirlemiştir. Günümüzde hastalara bu kriterler ile tanı konmaktadır. http://webmail5.deu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/12345/2927/71-74.pdf?sequence=1&isAllowed=y http://smagrubu.net/spinraza-ile-ilgili-yeni-veri-bilgileri.html
  15. Teoloji ile bilim çoğu kez aynı kültür çevresinde bile birbirinden kopuk kalan düşünme biçimleridir. Bugün bile teolojiye bağlı pek çok felsefecinin (örneğin, Mortimer Adler ve Jacques Maritain) bilimin ortaya koyduğu tüm gözlemsel veri ve kanıtları görmezlikten gelerek, teolojinin olgulara ters düşen geleneksel öğretilerini doğru saymakta direndiğini görmekteyiz. Bunun çarpıcı bir örneğini Adler evrim kuramı konusunda vermiştir. Adler insanın evrim sürecinin bir ürünü olduğu savının doğru olamayacağını metafiziksel ilkelere dayanarak ispatlayabileceği görüşündedir. Ancak, Adler tezini temellendirirken biyoloji ve paleontoloji alanlarında birikmiş gözlemsel olgulara gözünü kapamakta, a priori doğru saydığı kimi ilkelere dayanmakla kalmaktadır. Din ile bilimin bağdaşmazlığı sorununu aydınlatmak için son birkaç yüzyıllık gelişmelere kısaca değinmek gerekir. Avrupa’da deneysel bilimlerin ortaya çıkışı 16. yüzyılın sonlarında başlar. Daha önce insanların dünyayı anlama çabaları orta çağ skolastik felsefesi çerçevesinde kalmıştır. Gözlem ve deneye değil, metafiziksel çözümleme yöntemine ağırlık veren teolojik düşünce, bağnazlığın ve kilise egemenliğinin temelini oluşturuyordu. 17. yüzyılda devrimsel atılım içine giren bilim ve matematik alanlarındaki gelişmeler, teolojinin insan düşüncesini hapsettiği dar çemberin kırılmasıyla olanak kazanmıştır. Francis Bacon bu dönüşümün felsefede en etkili öncüsüdür. Bilimin gözlemsel verilere dayalı rasyonel düşünme yöntemi karşısında değişmez dinsel “doğrular” çerçevesinde kalan teoloji, tüm direnmelerine karşın, sarsılmaktan kurtulamaz. Bilimde sarsıcı ilk atılımlar astronomi ve fizik dallarında kendini gösterir. Kopernik, Kepler ve Galileo astronomideki çalışmalarıyla yeni çağı başlatmışlardı. Galileo modern fiziğin öncüsü, aynı zamanda, deneysel sonuçları matematiksel ilişkilere indirgeme yaklaşımıyla bilimsel yöntemin kurucusudur. Descartes, Pascal, Newton, Huygens, Boyle, Leibniz ve Locke 17. yüzyılda gerçekleşen bilimsel devrimin matematik, fizik ve felsefe alanlarındaki büyük öncüleridir. Bilimde Galileo ile başlayan yeni yaklaşım Newton’a ulaştığında bir tür norm niteliği kazanır: evren hareket halindeki maddesel parçacıklardan oluşan kocaman bir makinedir; fiziksel olgular mekanik yasalara bağlıdır ve ancak o yasalara başvurularak açıklanabilir. Newton Principia Mathematica adlı ünlü yapıtında mekaniğin temel yasaları olarak bilinen evrensel ilişkilerin göksel cisimlerin hareketlerinden yerküredeki en basit hareketlere (örneğin, dalından kopan elmanın yere düşmesi) kadar her türlü fiziksel olgunun açıklamasını verdiğini gösterir. Bu anlayış öylesine benimsenir ki, yüzyılımıza gelinceye dek tüm bilimsel çalışmalarda asal bir örnek olarak gözönünde tutulur. Evrenin mekanik anlayışı bugün de yıkılmış değildir. Kimi yetersizliklerine karşın uygulamadaki başarılı sonuçlar Newton mekaniğini ayakta tutmaktadır. Bilim adamlarının, daha güçlü bir kuramın yokluğu karşısında, mekanik anlayışa bağlı kalma yolundaki tutumlarını normal karşılamak gerekir. Bunun dogmatik bir tutuculukla ilgisi yoktur. Dogmatik tutuculuk geleneksel inanç ve öğretiler için sürekli gerileme, dahası bir yıkım olmuştur. Bilimi daha baştan “maddeci” ve “mekanik” diye suçlayarak dışlamaları teologlara saygınlık kazandırmamıştır. Bilim ve teoloji arasındaki kavganın sorumlusu kim? Teologların mekanist düşünceyi hiçbir zaman bağışlamamış olmaları bir bakıma yersiz değildir. Fiziksel bilimlerde zamanla göz yumar göründükleri bu düşüncenin sonunda biyolojiyi de etkisine alması onları bir tür yaşam savaşımına itmiştir. Ancak, mekanist düşüncenin, kimi bilim dallarında sınırlı kalması bağnaz çevrelere yeni bir umut ışığı yakmıştır: mekaniğin yetersiz kaldığı alanlarda, bu arada özellikle biyolojide, bilimi dayanaksız göstermek, yitirilen saygınlığı yeniden elde etmek! Evrim kuramına yöneltilen saldırıyı günümüze değin ayakta tutan direnç bu umutla beslenmektedir. Teolojinin bilimle kavgası teolojinin kendi tedirginliğinden, güven eksikliğinden kaynaklanmıştır. 18. yüzyıla gelinceye dek bilim adamlarının teolojiye ters düşmekten özenle kaçındıklarını görmekteyiz. Kopernik‘in kiliseyi ürkütmemek için kitabının yayımlanmasını öldüğü yıla kadar geciktirdiğine daha önce değinmiştik. Kepler gözlemsel verilere tüm bağlılığına karşın dünya görüşünde ortaçağ etkisini sonuna kadar sürdürmüştür. Daha pervasız davranan Galileo‘nun başına gelenleri biliyoruz. Botanik ve zoolojinin öncülerinden Ray, asıl uğraşının bilim değil, teoloji olduğunu açığa vurmaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır. Newton ile Boyle‘e gelince, ikisinin de bilimin yanı sıra teolojide de araştırmalarını sürdürdükleri bilinmektedir. O kadar ki, Newton’un bir aralık bilimden elini çekip yaşamını tümüyle teolojik çalışmalara vermek istediği açıklanmıştır. Gerçi Kraliyet Bilim Akademisi, toplantılarında, politika gibi dinsel tartışmalara da yer vermiyordu. Ama bu dini dışlamaya değil, amacı belli çalışmaların aksamasını önlemeye yönelik bir önlemdi. O dönemin bilim adamları için bilim ile dinin bağdaşmazlığı söz konusu değildi. Tam tersine, hemen hepsinin gözünde inceledikleri dünyanın düzenli ve anlaşılır yapısı Tanrısal gücün varlığına kuşku götürmez kanıt oluşturuyordu. Ne var ki, bu tutum bile kilisenin tedirginliğini gidermeye yetmemiştir. Nitekim daha sonraki gelişmeler kilisenin endişesinde hiç de haksız olmadığını gösterir.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...