Jump to content

Biyolokum

Bilim Üyesi
  • İçerik sayısı

    64
  • Katılım

Biyolokum kullanıcısının paylaşımları

  1. Renklerin insan davranışlarını ve psikolojilerini önemli miktarda etkilediği bilinen bir gerçektir. Bu yüzden tarih boyunca insanlar, renklerin kendilerine ve yaşamlarına olan etkisini merak etmişlerdir. İnsan gözünün ışık ve rengi algılayan ağ tabakasının, görme sinirleri vasıtasıyla bunu beyne ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler oluşturduğunu renk bilimciler henüz açıklayamıyor. Bu konu halen gizemini korumakta ve daha uzunca bir süre gizemini koruyacağına benziyor. Peki renklerin gerçekten de davranışlar üzerinde herhangi bir etkisi var mıdır? Bu konuda yapılan araştırmalar karmaşık sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bazen de ortaya çıkan sonuçlar diğer araştırmalarla çelişmektedir. Araştırmalar sonucunda ortaya çıkan genel bir yargı var. Olay bu kuram ileri sürülüyor: “Yaptığınız herhangi bir işi belli bir renk ortamında yapıyorsanız zamanla o rengi belli bir duygu veya davranışla ilintilendirmeye başlarsınız.” Örneğin okul hayatınız boyunca öğretmenin kırmızı renkle yaptığı düzeltmeler sizin kırmızıyı her zaman tehlikeyle ilişkilendirmenize neden olacaktır. Zehirli meyvelerin de çoğunlukla kırmızı olması bu algıyı daha da güçlendirir. Mavi ise denizi seyre dalmakla ya da uçsuz bucaksız gökyüzüne bakmakla ilişkilendirildiği için daha sakin bir durumu çağrıştırır. Geçmişte yapılan ve karmaşık sonuçlar doğuran birçok deneyin ardından 2009’da British Columbia Üniversitesi’nden bazı araştırmacılar bu soruya gerçek bir cevap bulmaya çalıştı. Deneklere mavi, kırmızı ve nötr renk ekranları olan bilgisayarlar verilerek, çeşitli testlere tabi tutuldu. Kırmızı ekranlı bilgisayarda deneklerin hafıza ve düzeltme okumalarında, detay görmelerini gerektiren işlerde daha iyi sonuç aldığı, fakat yaratıcılık gerektiren becerilerde mavi ekranların daha iyi sonuç verdiği görüldü. Araştırmacılar kırmızının sakınma mesajı verdiği ve denekleri daha dikkatli olmaya yönelttiği, mavinin ise daha özgür düşünmeye iterek tersi bir etkide bulunduğu sonucuna vardı. Buradan hareketle laboratuvar veya okul gibi kurumlarda tedbir ve sakınma gerektiren çalışmaların yürütüldüğü odaların kırmızıya, yaratıcılık gerektiren çalışmalar için kullanılan odaların ise maviye boyanabileceği önerisinde bulundular. Fakat 2014’te daha geniş bir grupla yapılan benzer bir araştırmada renklerin etkisinin ortadan kalktığı görüldü. İlk araştırmada 69 kişi yer alırken yenisinde 263 denek kullanılmış ve arka plandaki rengin bir fark oluşturmadığı görülmüştü. Başka bir araştırmada ise deneklere iki farklı tabakta kraker sunulmuş ve tadı hakkında soruları yanıtlamak amacıyla istedikleri kadar yiyebilecekleri söylenmişti. Denekler kırmızı tabakta sunulan krakerleri daha az yemiş ve bu durum kırmızının uyarı ve tehlike mesajı özelliğine bağlanmıştı. Fakat aynı deney başka bir üniversitede tekrarlandığında tersi sonuçlar elde edilmişti. Buradan anlaşılacağı üzere renklerin etkisini incelemek sanıldığından daha zordur. Belki de renkler bizim onlara atfettiğimiz etkileri oluşturmuyor. Fakat renklerin etkisi fikri o kadar yerleşmiş ki ABD, İngiltere, İsviçre, Almanya, Polonya ve Avusturya’da bazı cezaevleri koğuşlarını pembenin belli bir tonunda boyuyor. İsviçre’deki cezaevlerinin yüzde 20’sinde en az bir pembe hücre bulunuyor. Resmi adı Baker-Miller pembesi olan bu tonu pelte pembesi olarak da adlandırmak mümkün. Pembenin tutuklu ve hükümlüler üzerindeki etkisini ilk araştıranlar, renge ismini veren Baker ve Miller adlı iki Amerikalı deniz kuvvetleri subayı olmuştur. 1979’da tutuklular üzerinde yapılan deneylerde, tutuklulara pembe ve mavi kartlar gösterilerek kollarından bastırılmış, pembe kart gösterilen tutukluların daha az direndiği sonucuna varılmıştı. Pek de bilimsel olmayan bu araştırma farklı şekillerde tekrarlanmış ancak pembenin saldırganlığı azaltıcı bir etkisi olduğu kanısını güçlendirecek verilere ulaşılamamıştı. Belki de renkler gerçekten de davranışlar üzerinde etkilidir. Fakat bugüne kadar kimse bu etkileri tutarlı bir şekilde kanıtlamayı başaramadı. Bu konuda kesin noktayı koyacak daha iyi deneylere ihtiyaç var. Renklerin etkisi ya da etkisizliği kanıtlanıncaya kadar odalarımızdaki renk seçimi kişisel zevk ve sanat anlayışı sorunu olarak kalmaya devam edecek görünüyor. Buraya yorum olarak ekleyebileceğimiz son şey ise, yazımızın başında de değindiğimiz kuram hakkında olacak. “Yaptığınız herhangi bir işi belli bir renk ortamında yapıyorsanız zamanla o rengi belli bir duygu veya davranışla ilintilendirmeye başlarsınız.” kuramı insanların aynı renge farklı anlamlar yükleyebileceğini güzel bir şekilde özetlemektedir.
  2. Normal bir kaşınma hissi için, beynimiz deri altındaki sinir hücrelerine vakti geldiğinde kaşınma eyleminin sinyalini iletiyor. Sinir hücreleri harekete geçiyor ve kaşınmamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü derimizin yenilenmeye ihtiyacı var. Ölü hücrelerin, birçok başka yolla vücuttan atılması gibi bu yolla da atılarak yenilenmesi gerekiyor. Bunu da kaşınırken, havlu ile kurulanırken, giyinirken ya da soyunurken bir anlamda sağlıyoruz.Bize bu hissi veren sinir hücreleri, beyinden aldıkları emirle aynı zamanda acı hissini de iletmekle yükümlü olan sinir hücreleri… Dolayısıyla bir yerimizi gereğinden fazla kaşıdığımızda duyduğumuz acının sebebi de bu. Öte yandan, kaşınma hissi vücudumuzu bir saldırıya karşı korumamız gerektiğinde de oluşabiliyor. Bu vesileyle kan dolaşımı hızlanıyor ve saldırı bölgesinde bir takım kimyasal tepkimeler sonucu vücut savunmasını hazır etmeye çalışıyor, direniyor, saldırıya karşı tepki gösteriyor.Kaşınma, başka bir açıdan beyinde rahatlama duyusunu da harekete geçiriyor. Sistemimiz rahatlamak istediğinde kaşınma isteğini bu yüzden başlatıyor olabilir.Bilim insanları aynı zamanda HIV, bazı kanser türleri, karaciğer bozukluğu ya da böbrek yetmezliği gibi sebeplerle kaşıntı problemi yaşayan yaklaşık 30 milyon insan olduğunu ifade ediyorlar. Bunların yanı sıra bazı virüslerde kaşınmaya neden olabiliyor.Örnek olarak genellikle çam ağaçlarında bulunan Thaumetopoea pityocampa (çam kese böceği) üzerinde bulundurduğu kıllara dokunmak yada çam ağacı altında belli bir süre oturmakla beraber ciddi bir şekilde kaşınmanıza neden olabilir.Kaşıntının sebebi bu böceğin barındığı virüs olarak bilinmektedir.
  3. Kramplar aniden ortaya çıkan, acı veren, şiddetli kas kasılmalarıdır. Vücudun herhangi bir bölgesindeki kas dokularında ortaya çıkabilen bu kasılmalar birkaç saniye ile birkaç dakika arasında devam edebilir. Kaslar kasılıp gevşeyerek vücudumuzun hareket etmesini sağlayan dokulardır. Ancak istemsiz olarak kasılıp belli bir süre gevşemediklerinde kramplar oluşur. Kaslardaki yorgunluğun, sinirlerdeki işlev bozukluklarının, kan dolaşımındaki problemlerin ve vücut sıvılarında bulunan bazı kimyasal maddelerin miktarındaki düzensizliklerin kramplara neden olduğu düşünülse de krampların sebebi ve nasıl oluştuğu tam olarak bilinmiyor. Geceleri oluşan kramplar genellikle bacağımızda ortaya çıkar. Bu tür krampların istemli hareketlerden sorumlu sinir hücrelerinin istemsiz bir şekilde aşırı uyarılmasından kaynaklandığını gösteren çalışmalar var. Bazı bilim insanları uyurken ayakların genel pozisyonunun baldır kaslarının kısalmasına neden olduğunu, bu durumun sinir hücrelerinin uyarılmasının engellenememesine yol açtığını düşünüyor. Diğer bir görüş ise günümüzdeki yaşam tarzı nedeniyle bacak kaslarının daha az kullanılmasının bu durumun nedeni olduğu. Bacak kaslarında ortaya çıkan krampların diğer bir nedeni kas yorgunluğu. Kasların aşırı kullanılmasının sinirlerin hasar görmesine ve sinirlerde işlev bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olduğu düşünülüyor. https://www.youtube.com/watch?v=ClrDhBpyZ30 Genel olarak sıvı kaybının ve vücut sıvılarındaki bazı kimyasal maddelerin (örneğin sodyum, potasyum, magnezyum) miktarındaki azalmanın sinirlerin ve kasların uyarılmasında etkili olduğu bilinir. Ancak gece ortaya çıkan krampların sıvı kaybıyla ve vücut sıvılarındaki bazı maddelerin miktarındaki düzensizlikle ilişkili olduğu düşünülmüyor.
  4. Beslenme konusunda paradigmalar değişiyor. Eskiden hangi besinden alındığına bakılmaksızın kalori hesabı yapılır, harcanan kaloriye göre alınması uygun olan kalori miktarı belirlenir ve beslenme buna göre düzenlenirdi. Daha sonra her kalorinin aynı olmadığı, kalorinin hangi besinden alındığının önemli olduğunu gösteren araştırmalar yayımlandıkça bu görüş değişti. Şimdi ise bir adım daha ileri gidilmiş. Dr. Banu Taşçı Fresko’nun “Beynini Doğru Besle” kitabını (1) okurken migrenle metabolik sendrom ilişkisinin anlatıldığı sayfada aynen şöyle bir cümle gördüm: “Disbiyozis (bağırsakta yararlı/zararlı bakterilerin dengesinin bozulması) sonucu yenilen yiyecekten alınan enerji miktarı artar. Yani disbiyozis olmayan bir kişi aynı besinden daha az kalori alabilir (71).” İşte bunu okuyunca bazı kişilerin “Aynı şeyleri yiyoruz, ben kilo alıyorum o almıyor.” derken aslında doğru bir noktaya değindiklerini anladım. Kitapta bu cümle için verilen referans araştırmayı buldum. (2) Araştırmanın özetini tercüme ettim: “Dünya çapındaki obezite salgını, enerji dengesini etkileyen bedensel ve çevresel faktörlerin araştırılmasını gerektiriyor. Genetik olarak obez farelerle zayıf farelerin bağırsak mikrobiyotalarının karşılaştırılması ve gönüllü insanların mikrobiyotalarının da karşılaştırılması sonucunda; obezitenin, iki dominant bakteri çeşidi olan Bacteriodetes ve Firmicutes bakterilerinin miktarındaki değişikliklerle bağlantılı olduğu görüldü. Bu çalışmada, biz metagenomik ve biyokimyasal analizlerle, bu değişikliklerin farelerin bağırsak mikrobiyotalarının metabolik potansiyelini etkilediğini gösterdik. Sonuçlarımız, obez farelerin mikrobiyomlarının beslenmeden daha fazla enerji (kalori) aldıklarını gösteriyor. Daha da ötesi, bu özellik transfer edilebilir; mikropsuz farelere obez farelerden mikrobiyota transferi yapılması farelerin kilo almasına yol açarken, zayıf farelerden mikrobiyota transferi daha az kilo almalarına yol açıyor. Bu sonuçlar bağırsak mikrobiyotasının obezitenin patofizyolojisine etki eden bir faktör olduğunu gösteriyor.” Çeviri: Nurçin Çağlar Sağlıklı Yaşıyoruz® notu: Dr. Banu Taşçı Fresko’nun kitabı çok önemli bilgiler içermesinin yanında her bölümün sonunda çok önemli bilimsel referanslar içeriyor. Kitabı mutlaka okuyun.
  5. Zinde uyanmak sağlıklı bir vücuda sahip çok önemlidir, ancak birçok insan her gün yeterince sıvı tüketmez. Vücudun yaklaşık yüzde 60’ı sudan oluşur ve gezegenin yüzeyinin yaklaşık yüzde 71’i su ile kaplıdır. Belki de, her gün yeterince su içmenin birçok insanın öncelik vermediği bir durumdur. Yetişkin insanların vücudunda yüzde 60 su ve kanımızda yüzde 90 su bulunmaktadır. Günlük olarak tüketilmesi gereken evrensel olarak kabul edilen su miktarı yoktur. Su, böbrekler ve diğer bedensel fonksiyonlar için gereklidir. Susuz kaldığımızda cildimiz, cilt hastalıklarına ve kırışıklıklara daha açık hale gelebilir. Soda yerine su içmek kilo kaybına yardımcı olabilir. İçme suyunun olası yararları, böbrekleri sağlıklı tutmaktan kilo vermeye kadar uzanır. Düzgün çalışması için vücudun tüm hücrelerinin ve organlarının suya ihtiyacı vardır. İşte vücudumuzun suya ihtiyaç duymasının bazı nedenleri: 1. Vücudumuzdaki kemikleri sağlamlaştırır Eklemlerde ve omurganın disklerinde bulunan kıkırdak, yaklaşık yüzde 80 oranında su içerir. Uzun süreli dehidrasyon, eklemlerin şok emici özelliğini azaltarak eklem ağrısına yol açabilir. 2. Tükürük ve mukus oluşturur Tükürük yemeğimizi sindirmemize yardımcı olur ve ağız, burun ve gözleri nemli tutar. Bu sürtünme ve hasarı önler. İçme suyu da ağzı temiz tutar. Şekerli içecekler yerine tüketildiğinde, diş çürümelerini de azaltabilir. 3. Vücutta oksijen iletir Kan yüzde 90’dan fazla sudur ve kan vücudun farklı bölgelerine oksijen taşır. 4. Cilt sağlığı ve güzelliğini artırır Dehidrasyon ile cilt, cilt bozukluklarına ve erken kırışmaya karşı daha savunmasız hale gelebilir. 5. Beyni, omuriliği ve diğer hassas dokuları korur Dehidrasyon beyin yapısını ve fonksiyonunu etkileyebilir. Aynı zamanda hormonların ve nörotransmiterlerin üretiminde de rol oynar. Uzun süreli dehidrasyon düşünce ve muhakeme ile ilgili sorunlara yol açabilir. 6. Vücut ısısını düzenler Cildin orta katmanlarında depolanan su, vücut ısındığında cildin yüzeyine ter olarak gelir. Buharlaşırken vücudu soğutur. Bazı bilim adamları vücutta çok az su olduğunda, ısı depolamasının arttığını ve bireyin ısı zorlamasını daha az tolere edebileceğini öne sürmüşlerdir.Vücutta çok miktarda su olması, egzersiz sırasında ısı stresi meydana gelirse fiziksel zorlanmayı azaltabilir. Ancak, bu etkiler konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 7. Sindirim sistemi buna bağlıdır Bağırsakların düzgün çalışması için suya ihtiyacı vardır. Dehidrasyon sindirim problemlerine, kabızlığa ve aşırı asitli bir mideye neden olabilir. Bu mide ekşimesi ve mide ülseri riskini artırır. 8. Vücut atıklarını temizler İdrar ve dışkı terleme ve yok etme işlemlerinde su gereklidir. 9. Tansiyonun korunmasına yardımcı olur Su eksikliği kanın kalınlaşmasına ve kan basıncının artmasına neden olabilir. 10. Hava kanallarını etkiler Susuz kaldığında hava kanallarımız vücut tarafından su kaybını en aza indirgemek için sınırlandırılır. Bu astım ve alerjileri daha da kötüleştirebilir. 11. Mineralleri ve besin maddelerini erişilebilir yapar Bunlar suda çözünerek vücudun farklı bölgelerine ulaşmalarını sağlar. 12. Böbrek hasarını önler Böbrekler vücuttaki sıvıyı düzenler. Yetersiz su böbrek taşlarına ve diğer sorunlara neden olabilir. 13. Egzersiz sırasındaki performansı arttırır. Egzersiz sırasındaki dehidrasyon performansı engelleyebilir.Bazı bilim adamları, daha fazla su tüketmenin yorucu faaliyetler sırasında performansı artırabileceğini öne sürdüler. 14. Kilo kaybı Su, şekerli meyve suları ve gazlı içecekler yerine tüketilmesi durumunda kilo kaybına da yardımcı olabilir. Yemeklerden önce suyla “ön yükleme”, bir dolgunluk hissi oluşturarak aşırı yemeyi önlemeye yardımcı olabilir. 15. Akşamdan kalma durumunu egale eder Parti yaparken, alkollü içeceklerle değiştirilmiş buzlu ve limonlu şekersiz soda suyu alkolün aşırı tüketilmesini önlemeye yardımcı olabilir Su yaşam boyunca tüm canlılara faydası olan sağlıklı bir yapıdır. Su tüketiminizi asla aksatmayın ve zararlı içecekler yerine su kullanımı ömrünüzü uzatabilir. Ozan Köroğlu tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  6. Saçımızın dokusu göz rengimiz gibi genetik olarak belirlenen fiziksel özelliklerimizden. Ancak saçın kimyasal yapısı aynı olmasına rağmen, bazı insanların saçlarının düz bazılarının ise kıvırcık olmasına sebep olan şey nedir sorusu akla gelebilir. Saç büyük oranda ipliksi yapıdaki proteinler olan keratinden oluşur. Saçımızın yanı sıra derimizin ve tırnaklarımızın temel bileşeni olan keratin proteinlerinin farklı türleri vardır. Makro ölçekte moleküller olan keratin proteinlerinin yapı taşı olan ve monomer olarak isimlendirilen molekül birimleri kimyasal bağlarla birlerine bağlanarak uzun ipliksi yapıyı oluşturur. Keratin proteinlerinin yapısındaki sistein amino asitlerinin yapısında kükürt atomları bulunur ve sistein amino asitleri yapısında kükürt bulunan diğer moleküllerle güçlü kimyasal bağlar oluşturabilir. Sistein amino asitlerinin saç telinin farklı bölümlerindeki sistein moleküllerine bağlanması saçın kıvrılmasına neden olur. Saçın kalınlığı ve dokusu saç kökünün şekline ve büyüklüğüne bağlıdır. Örneğin düz saçların kökleri küresel şekildeyken, kıvırcık saçların kökleri ovaldir. Asimetrik ve yassı şekilli saç kökleri saç telinin kıvrılmasına neden olur. Saç kökünün derinin içinde nasıl yönlendiği de saçın dokusunu etkiler. Düz saçların kökleri genellikle derinin altında dikey şekilde yönlenir. Kıvırcık saçların kökleri ise derinin altında kıvrılmış şekilde bulunur.
  7. Aslına bakarsanız çok gözle görünür bir fark yok, zaten yaşamdaki tüm detaylar gibi burada da işlevselliği sağlayan yine detayların gizli dünyasıdır. İkisi de mayalanarak elde edilir, bunun dışında probiyotik yoğurtlarda bağırsak florasını düzenleyen laktik asit bakterilerinin miktarı daha fazladır. Bir ürünün probiyotik olarak adlandırılabilmesi için, bilinen yoğurt mayaları ile birlikte bir veya daha fazla probiyotik kültür de içermesi gerekmektedir (ör: Lactobacillus bulgaricus, Streptococcus thermophilus, Acti regularis, vb). Bu mayaların vücudumuzda faydalı etkiler gösterebilmeleri için, bağırsaklara canlı olarak ulaşmaları gerekmektedir. Mayalı yoğurt üretilirken Streptococcus thermophilus ve Lactobacillus bulgaricus karışık kültürü kullanılır. Probiyotik yoğurt yapımı sırasında ise bu mikroorganizmaların yanı sıra diğer laktobasiller, bifidobakterler ve enterokoklar yer almalıdır. Örneğin L. acidophilus ve bifidobakterler, enzimlerin aktimikrobiyal etkisine, asit ortama ve yüzey gerilimine diğer probiyotiklere kıyasla daha dirençli olduklarından fermente süt ürünlerinde daha çok tercih edilirler. Bazı mayalar da probiyotik yapımında kullanılabilir ki bunlar da Saccharomyces cerevisiae,Candida torulopsis Saccharomyces boulardii’dir. Probiyotikler bağırsak mikroflorasını, mayalı yoğurda göre daha çok kapsar.
  8. Cehennem kelimesinin kökeni İbranice’de bir kelime olan ‘’Ge-Hinnom’’dur.’ ’‘’Ge’’ vadi, ‘anlamına gelir. ’’Hinnom’’ ise bir isimdir. Yani ‘’Ge–Hinnom’’ ‘’Hinnom Vadisi’’ demektir. Bu sözcük İngilizceye Gehenna, Fransızcaya da Géhenne olarak geçmiştir. Vadilerin ömrü insanlardan ve dinlerden çok daha uzun soluklu olduğu için Hinnom vadisi halen mevcut ve Kudüs’ün güney batısında yer alıyor. Peki Hinnom vadisi ne olmuş da Ortadoğu kaynaklı tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında ki cehenneme dönüşmüş? Kardeş çocukları olan Filistinliler ile Yahudilerin günümüzde birbirini yediği antik Kenan (Filistin) diyarında eskiden korkutucu bir Tanrı yaşarmış. İsmine Molok (Moloch, Molek) derlermiş. Kendisine tapanlardan da habire kurban istermiş ama sıradan kurbanlar değil. Çocukların kendisine kurban edilmesinden çok hoşlanırmış. Molok’un Gehinnom vadisinde altında sürekli ateş yanan bir ızgaranın bulunduğu putu varmış. Molok’a tapanlar ilk doğan çocuklarını bu ızgaraya atar ve yakarak Molok’a kurban ederlermiş. Anneler, babalar yanan çocuklarının çığlıklarını duyup pişman olmasınlar diye de kurban töreni sırasında sürekli davul çalınırmış. Gel zaman git zaman M.Ö. 7. Yüzyılda Yoşiyahu (Josiah) isimli aklıselim bir Yahudi kral başa geçer ve Molok’a tapınılmasını ve çocuk kurban edilmesini yasaklar. Bu tarihten sonra Hinnom vadisi Kudüs’ün çöplüğü haline gelir. Ayrıca gömülmeye değer bulunmayan idam edilmiş suçluların cesetleri de buraya atılmaya başlanır. Çöplerin, cesetlerin kokularından ve hastalık yayma risklerinden kurtulmak için bugün de kullanılan basit bir yönteme başvurur antik Kudüslüler. Çöpler ile cesetleri yakarlar. Hem eskiden burada yakılarak insan kurban edilmesi hem de daha sonra suçluların (günahkârların) cesetlerinin burada yakılması, ölümden sonra yakılarak cezalandırılma inancını doğurmuş. Bu mit önce Yahudilikte yerini almış, oradan Hıristiyanlığa ve sonra son büyük tek tanrılı din olan müslümanlığa geçmiş. Eski Ahit Yeremya 32: 35’de Hinnom vadisinden bahsedilir. ’’Ben-Hinnom Vadisi’nde ilah Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.’’ Markos İncilinin 9: 43-47: numaralı bölümü de Hinnom vadisinin dehşetinden bahseder: ”Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir”. ”Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”. ”Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”. ”Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez’’. Kur’anın Zuhruf suresinin 77. ayetinde de cehennem bekçisi ile günahkarlar arasında geçen diyalog anlatılır. ’’Onlar cehennem bekçisine: ”Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün.» diye seslenirler. Mâlik de: «Siz böylece kalacaksınız.» der’’. Peki Kur’anda cehennemin bekçisi ve meleği olarak tasvir edilen bu Malik kimdir?. Yoksa eski bir tanıdık mıdır? ‘’Malik’’ Sami dillerinden biri olan İbranice de ki ‘’MLK’’ kökünden türemiştir. Melek, malik, mülk, melik,memlük gibi kelimelerin köken aldığı “MLK” kökü aslında Tanrı Molok’un adıdır. Yani kurnaz tanrı Molok yok olmamış, arka kapıdan yeni dinlere sızarak kendine malik ve melek adıyla yer bulmuştur. Velhasıl-ı kelam; Molok’a çocukların kurban olarak sunulduğu Ge-Hinnom Cehenneme, Molok ise Malik’e, Melek’e dönüşmüştür. Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü Fotoğrafta Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü yer alıyor…
  9. Yaz aylarında en çok şikayet ettiğimiz ve çözüm aradığımız konu sinek ve böceklerden korunmaktır. Bu amaçla geliştirilmiş, toksik kimyasallar içeren ürünlerin çok zararlı yan etkileri var. O nedenle doğal çözümlerin neler olabileceğini Danışma Kurulu üyemiz Fitoterapist Dr. Bekir Uğur Yavuzcan’a sorduk. Bakalım Dr. Yavuzcan neler demiş: “Ev-işyeri ve tatil alanlarında, sinek ve böcekler için en iyi itici-caydırıcı uçucu bitkisel yağlar şunlardır: lavanta, limon, nane, sedir ağacı, kekik, limon otu (citronella), çay ağacı, sardunya, biberiye, okaliptüs , karanfil uçucu yağlarıdır. Yaz mevsiminde sinek ve böceklere karşı bu yağlardan en etkili olanları ise limon yağı, lavanta yağı, nane yağıdır ve limon otu (citronella) yağıdır. İçerdikleri bazı doğal kimyasallar nedeniyle özellikle uçucu haşereler üzerinde toksik etkileri vardır. Unutmayın ki uçucu yağlar yani keskin kokulu yağlar direkt cilt üzerine temas ettirilmemelidir çünkü cilt üzerinde irritan etkileri bulunur. Bu nedenle uçucu yağları mutlaka bir sabit yağ içinde (en güzeli fındık yağı, hindistan cevizi yağı, susam yağı, kalendula yağı, avokado yağı veya zeytinyağı içine birkaç damla damlatarak) kullanılması gerekmektedir. Püskürtmeli küçük bir şişe içine 10 ml veya 20 ml olabilir, yukarıdaki saydığım 6 sabit yağdan birini ekledikten sonra üzerine en fazla 4-5 damla uçucu olan üç yağdan birisini (limon-lavanta-nane) ilave edip şişenin ağzını kapatıp çalkalıyoruz. Bu karışımı cildimizde açıkta kalan her yere (gözler hariç) sıkabilirsiniz. Hiçbir haşere ve sinek uğramaz bile yanınıza artık. Balkonlara ve odalara sineklerin gelmesini engellemek için ise: 10 damla limon yağı + 10 damla lavanta yağı + 5 Damla nane yağı + 5 damla karanfil yağı + 50 ml püskürtmeli şişe içine saf su konarak çalkalanıp odaların içine veya balkonlara püskürtülerek sineklerin gelmesi engellenebilir. Mutfaklarda tezgah altı ve üzeri dolapları ise hamam böcekleri ve bazı haşerelerden uzak tutmak için temizlik bezinize 8-10 damla biberiye ve kekik yağından damlatıp silerseniz uzun bir süre uğramazlar mutfağınıza. Aynı zamanda tezgahlarınız için harika bir dezenfektandır bu ikili karışım. Yatak altı, giysi dolabı içleri ve kütüphanelerde kitap aralarında güveleri ve tahta kurularını uzak tutmak için lavanta yağı emdirilmiş, etrafı naylonla sarılmış bezler bulundurmanız yeterlidir.” Sinek kovucu ilaçlar, sineklerden ziyade bize zarar veriyor zira kokuyu alan sinekler kaçıyor, bizse bu odada barınıyor, uyuyor, yemek yiyoruz. Sağlıklı yaşamak için sağlıklı beslenmek yetmiyor. Aynı zamanda ekolojik yaşamak durumundayız. Ekoloji uzmanı Erkan Şamcı’nın sivri sinekleri uzak tutmak için kendimize zarar vermeden doğal bir önerisi var. Karbonat + Limon + Limon Yağı + Su ile doğal, hoş kokulu ve etkili sinek kovucu yapabiliriz. Sprey şişe içine ; Yaklaşık 1/2 litre su 1/2 çay kaşığı karbonat 1/2 limonun suyu 40-50 damla limon yağı Bu artık ekolojik bir sinek kovucu. Odanız hem mis gibi kokacak, hem de sinekler gelemeyecek. Bundan iyisi, Şam’da kayısı.
  10. Hepimizin uykuyla ilgili öyle ya da böyle birkaç sıkıntısı mutlaka vardır. Özellikle 30 yaş sonrasında horlama, ağrıyla uyanma, yanlış pozisyon sonrası kitlenme veya baş/boyun ağrıları gibi rutinleşmiş kronik ağrılara maruz kalma gibi sıkıntılar baş göstermektedir. Bu sorunları bilimsel temelli argümanlar ve tavsiyelerle hızlı bir şekilde ortadan kaldırmasak da, belki bir nebze faydalı çözüm önerisi olarak kullanılabilir düşüncesindeyiz. Omuz Ağrısı için ne yapabiliriz? Ağırlaşmış ve ağrılı omuzlarla uyanıyorsanız, tek yönlü yatmaktan hemen vazgeçmelisiniz. Duruş bozukluğundan kaynaklı ağrıların önüne geçmek için midenizin üzerine yatmamayı da ihmal etmeyin. Uyurken omuz ağrısı için ne yapılmalıdır? En ideal uyuma pozisyonu sırt üstü yatıştır. İnce bir yastığı (tercihen ortopedik olabilir) başınızın altına koyun. Bir başka yastıkla da midenizin üzerinde konumlandırıp sarılmayı deneyin. Omuzlarınız bu şekilde rahat ve huzurlu bir uykuya eşlik edebilir. Eğer sırt üstü yatmakta zorlanıyorsanız, acı çekmediğiniz, ağrı hissetmediğiniz yöne doğru yatmayı deneyin. Dizlerinizi mümkünse biraz göğsünüze doğru çekerek dizlerinizin arasına da inceden bir yastık alırsanız, keyifli bir uyuma gerçekleştirebilirsiniz. Sırt ağrısı için ne yapmalıyız? Eğer sırt ağrısı probleminiz varsa, omurga kıvrımlarını normal konumlarında dinlendirmeniz özellikle şarttır. Eğer yatağınız fazla yumuşak ise, yenisiyle değiştirmenin zamanı gelmiş demektir. Sırt ağrısı için ne yapmalıyız? Sırt üstü uyumak yüksek ihtimalle sizin için en iyi pozisyon olacaktır. Dizlerinizin altına inceden bir yastık koymanız, omurilik pozisyonunuzun rahatlamasına ve gerilimin azaltılmasına yardımcı olacaktır. Sırtınızın alt bölgesine minik bir rulo şeklinde koyabileceğiniz ince bir havlu da yine gerilimin azaltılmasına yardımcı olabilir. Eğer illa ben yan yatabiliyorum diyorsanız, cenin pozisyonu oluşumun temelinden gelen ideal bir yatış örneğidir. Ayaklarınızın, dizlerinizin arasına bir yastık ile destek yaparak, dolaşımı da rahatlatmayı unutmayın. Boyun ağrısı için ne yapmalıyız? Sırt ağrısında olduğu gibi, yine boynunuzu da destekleyerek gerilimi azaltmaya çalışmalısınız. Genel uyuma pozisyonunda olduğu gibi başınızın altına bir yastık ile destek verirken, eş zamanlı olarak kollarınızın altına da birer yastık alıp, omuz/boyun gerilimini rahatlatarak, mışıl mışıl uyumayı deneyebilirsiniz. Boyun ağrısı için ne yapmalısınız? Özellikle boyun ağrısından muzdarip dostlarımızın yastık seçiminde çok dikkatli olmalarında fayda var. Eğer yan yatma tutkunu iseniz, yastığınızın çok yüksek olmadığından emin olun. Boyun ve omuz yüksekliğinizi dengeleyecek kadar yüksek olması yeterlidir. Uykuya dalma probleminiz mi var? Ever zor olacak biliyoruz, ancak tüm telefon, tablet, bilgisayar gibi elektronik cihazlardan acilen uzaklaşmalısınız. Uykuya dalma problemini nasıl çözebiliriz? Özellikle uykuya dalma gibi bir sorunu çözebilecek yegane öneri beyninizi ve vücudunuzu bazal konuma getirmek olacaktır. Öte yandan kafein kullanımına mutlaka 6 saat önceden son vermelisiniz. Ayrıca enerji içecekleri, çay tüketimi ve gazlı içecekler gibi karbonatlı tüketimleri de hayatınızdan uzaklaştırmalısınız. Sabah ve öğlen vakitlerinde minik egzersizler ile vücudunuzdaki gerilimi azaltmayı da deneyebilirsiniz. Kan dolaşımının sağlıklı gerçekleşmesi, sizi daha hızlı bir uykuya sürükleyecektir. Uykuda Kalma Probleminiz mi var? Uykuya dalmak gibi çılgın problemleri aştınız, mışıl mışıl bir uykuya geçtiniz. Ancak kısa bir süre sonra veya gece boyunca birden fazla kez uykudan uyanıyor ve tekrar dalmakta zorlanıyor musunuz? Uykuda kalma problemini nasıl çözeriz? Mutlaka elektronik cihazlardan uzaklaşarak uykuya dalmalı, bilinç altınıza hükmeden görseller ve gözlerinize acı çektiren mavi ışık maruziyetinden kurtulmalısınız. Öte yandan alkol almamanız gerektiğini hatırlatalım, özellikle alkol kullanımından kaynaklanan aşırı su ihtiyacı, uykunuzu çok acil sonlandırmanıza sebep olabilir. Ek bilgi olarak, mutlaka oda sıcaklığınızı 20-22 dereceye sabitleyerek uyumayı deneyin. Uyanamıyor musunuz? Mutlaka bir alarm kullanıyor olmalısınız, özellikle hayatınızda mesai kavramı var ise uyanmak için 5-10 tane alarm ayarlayıp, tekrar tekrar erteleyenlerden birisiniz demektir. Uyanmakta zorlanıyor musunuz? Bunu yapmaktan acilen vazgeçin. Uyanamama problemini çok kolay ve hızlı bir şekilde tek alarm ayarlayarak ve her gün düzenli aynı saatte uyanmaya çalışarak aşabilirsiniz. Kolay, basit, etkili bir yöntemdir. Ancak hafta sonları zaten bir tatil günüm var diyerek öğlene kadar uyuyarak bunu yapamazsınız, plana sadık kalmalısınız. Horlama problemini nasıl çözeriz? Maalesef horlama problemini tek seferde ince bir yastık kullanırsanız çözersiniz diyebilmek isterdik, ancak bu tarz basit bir sorun değil. Hele ki fizyolojik sorunlarla alakalı olarak anatomik bir geçmişi varsa, sadece azaltmak için bir kaç tavsiyede bulunabiliriz, o kadar. Horlama problemini nasıl çözebiliriz? Eğer düzenli bir horlayıcı karakterseniz, sırt üstü yatmaktan kaçınmalısınız. Uyku apnesi gibi ciddi sorunlarla karşılaşmamak için, dilinizi, boğazınızdan uzak tutmanız gerekiyor. Yastığınızı çok dikkatli seçin, yumuşak yastıklar kafanızın arkaya düşmesine ve dilinizin konumlanarak horlamanıza sebebiyet verebilir. Sağlıklı bir hava akışıyla, horlamayı azaltmaya çalışmalıyız. Boğazınızdan dilinizi ve geniz bölgenizin engellerini kaldırmak için bir tık daha fazla yüksekliğe ihtiyacınız olabilir. Ekstra bir yastık kullanarak soluk alış verişinizi rahatlatmayı deneyebilirsiniz. Yan yatmayı deneyin, özellikle ayaklarınızı doğal cenin pozisyonunda tutarak keyifli bir nefes alımı sağlayabilirsiniz. Horlama problemini çözmek için dil kaslarını kuvvetlendirebileceğiniz egzersizler de var, deneyerek horlamayı biraz daha azaltabilirsiniz. Kas/Ayak kramplarından mı şikayetçisiniz? Bacağınızda belirli bir bölgeye veya özellikle ayağınızda gerçekleşen ani spazm hareketleri gün içerisinde yeterli kan dolaşımının gerçekleşmemesi, kas zayıflığı veya giyim/duruş bozuklukları sebebiyle gerçekleşir. Özellikle topuklu giyinen kadınların sıklıkla yüzleştiği bir gerçektir. Kas ve ayak kramplarından mı şikayetçisiniz? Ancak ayak krampları yaştan bağımsız, hastalık vs. olmadan da hayatınıza düzenli olarak gerçekleşebilir. Ve gece krampları sizi uykudan zıplatacak şiddet ile, sinirsel hasar verecek boyutta bile olabilir. Eğer sıradan bir ağrıya sahip olmadığınızı düşünüyorsanız, mutlaka doktorunuzla iletişime geçmelisiniz. Yatmadan önce gerdirme hareketleriyle minik masajlar deneyerek ayağınızı rahatlatmalı, dolaşımı keyifli hale getirerek yoga benzeri egzersizleri hayatınıza yerleştirmelisiniz. Kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir masaj/egzersiz planı sağlayabilirseniz, hayatınız boyunca huzurlu ve krampsız bir düzene kavuşabilirsiniz. Uykuyla ilgili başka sorunlarınız mı var? Ayakkabı değiştirmek veya kahve içmek gibi basit problemlerden çok daha fazlasına mı sahipsiniz? Ciddi uyku sorunlarınız var ise bir doktora danışmalısınız. Düzenli mide yanması, ağrılı ayaklar, “bun girdi” tabiriyle halk arasında ifade edilen ayak huzursuzluğu gibi çok daha farklı sorunlarınız var ise egzersiz alışkanlığınız, yeme içme düzeni ve içeriği, kan değerleri, kilo, anatomik bozukluklar gibi bir çok farklı faktörün birlikte değerlendirilmesi gerekebilir. Bu konular Google gibi arama motorlarından çok daha ötesinde bir bilgiye sahip olmayı gerektirir, minik tavsiyelerle kurtulabileceğinizi düşünmüyorsanız; mutlaka bir uzman doktora danışmayı ihmal etmeyiniz.
  11. Parasetamol yani ağrı kesici ve ateş düşürücü etkiye sahip ilaçlar malum reçetesiz satılan ve bakkalda bile bulacağımız, dünyada en yaygın kullanılan ilaçların başında geliyor. Ancak bu ilaçlara her durumda sarılmayı alışkanlık haline getirmiş kişilerin dikkatli olmaları gerekir. Yapılan bir araştırma ile ağrı kesicilerin kullanımı sonrasında risk alma davranışının yani gözü karalığın arttığı, empatinin körelerek kırıcı olmaktan çekinilmediği keza bilişsel işlevlerin de köreldiği ortaya çıkarılmış. Bir nevi kaygı azalması, belki de uyuşturucu benzeri bir rahatlama etkisi gibi sonuçları ile(sa), bu ilaçların fazlaca tüketilmesi bizleri günlük yaşamda ve gelecekle ilgili kararlarımızda rasyonel olmaktan uzaklaştırıp ödeyemeyeceğimiz bedelleri karşımıza çıkartıyor. Üstelik bu ilaçların çoğu medikal durumda plasebo ile eşdeğer işlevler gördüğü yani ağrı ve acıyı sadece algıda azalttığını biliyoruz ve maalesef bir dolu zararlı yan etkiyi getirdiğini de. Dünya Sağlık Örgütünün pandemiye yakalanma şüphesine düşenlere bu ilaçları önermiş olması da ayrı bir problem.
  12. Türkiye’de her gün kişi başına 1.2 kg çöp üretiliyor. 80 milyonluk ülkemizde bu rakam 96 milyon tonu geçiyor. Peki yalnızca bir günde ürettiğimiz 96 milyon ton çöp nereye gidiyor? İlk önce atılan çöpler toplanıyor ve bu iş belediyeler tarafından yapılıyor. Belediyelere ait çöp kamyonları her bölgenin çöp çıkarma yoğunluğu ve nüfus sayısına göre belli bir çizelge oluşturup belirli gün ve saatlerde 3, 7 ve 12 tonluk kamyonlarla toplama işlemini gerçekleştiriyor. Daha çok 7 tonluk kamyonlar kullanılıyor. Toplanan çöpler endüstri kuruluşlarına ya da çöp sahalarına götürülüyor. Endüstri kuruluşları geri dönüşümü yapılabilecek kağıt, cam, karton, plastik gibi atıkları alıyor. Çöp sahalarına gidenler ise evsel atık, tıbbi atık, tehlikeli atık vb. gibi bölümlere ayrılarak düzenli depolanıyor ya da imha ediliyor. Peki düzenli depolama nedir? Düzenli depolama çöpleri gömme işlemine denir. Depolamaya uygun olan çöpler için derin çukurlar açılır, çöpler bu çukurlara dökülür ve toprağa sızmasını önlemek için yalıtımlı bir malzeme ile kaplanarak kapatılır. İmhası yapılacak çöpler ise yakılarak yok edilir. Yakılması uygun çöpler tutuşturulur ve yanması beklenir. Yanan ve yok olan çöplerin üstüne yenileri eklenir. Zararlı atıklar ise beton bir yapı içinde denizin dibine bırakılır. Bugün birçok gelişmiş ülke çöpten enerji üretmektedir. Bu işlem için de piroliz yöntemi kullanılır. Piroliz nedir? Piroliz havasız ortamda çöplerin sıkıştırılarak kömür, sıvı yakıt ya da gaz haline getirilmesidir.. İsveç bu işi o kadar iyi yapmaktadır ki ülkede çöp kalmadığı için başka ülkelerden çöp ihraç etmektedir. Gelişmekte olan ülkemizde ise çöpten enerji üretmek ne yazık ki çok tercih edilen bir yöntem değildir. Gerekli altyapıların kurulması, yatırımların artması ve daha çok Çevre Mühendisi istihdamı ile bu alanda da gelişme sağlanacaktır. Blog bölümünde Canan Serdar tarafından kaleme alınmıştır.
  13. Efsanelere konu olan penis boyutu, gerçekten ayakkabı numarası ile ilişkili midir? Ayakkabı numarasının penis boyutu ile ilişkili olduğu ortak bir inançtır. Bugüne kadar yapılan hiçbir araştırma bunun doğru olduğunu bulamadı ve doktorlar ikisinin arasında hiçbir ilişki olmadığını söyledi. Ayrıca penis büyüklüğü ile parmaklarınızın, ayak parmaklarınızın, burnunuzun, kulaklarınızın ve ağzınızın büyüklüğü arasında hiçbir bağlantı yoktur. Bir kişinin ayakkabılarının büyüklüğü ile penisinin uzunluğu arasında bir bağlantı olduğu efsanesi yaygın bir şeydir. Halk arasında, büyük ayakkabıların daha büyük bir penise eşit olduğunu belirtilir, ancak bilimsel olarak bunun doğruluğu nedir? 2014 yılında araştırmacılar, 15.000’den fazla insanın penis ölçümlerini karşılaştırdılar ve sarkık bir penisin ortalama uzunluğunun 3.61 inç (9.1 cm) olduğunu ve dik penisin ise ortalama uzunluğunun 5.16 inç (13.1 cm) olduğunu buldular. Karar: Ayakkabı boyutu ve penis boyutu arasında bir bağlantı yok Penis numarasının ayakkabı numarasıyla bir ilgisi var mı? Kısa cevap hayır. Geniş bilimsel araştırmalar, birinin ayaklarının ne kadar büyük olduğu ve penisinin uzunluğu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığını doğrulamıştır. Seksolog Dr. Jill McDevitt “Penis büyüklüğü, ayakkabı boyutu veya bu konuda başka bir vücut organı ile ilişkili değildir. Penis büyüklüğü genetik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonu ile belirlenir.” demiştir. 1993 yılında yapılan bir çalışma, 63 Kanadalı erkeğin boy, ayak uzunluğu ve penis uzunluğunu karşılaştırdı. Araştırmacılar daha büyük ayaklar ve daha uzun penisler arasında çok hafif bir ilişki bulmalarına rağmen, ilişkinin çok çok çok zayıf olduğunu belirttiler. 2002 yılında British Journal of Urology International’da yayınlanan 104 erkeğin bir başka çalışması da penis uzunluğu ve ayakkabı boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulamadı. Çalışmada “Ayaklarının büyüklüğüne göre bir kişinin penis boyutunu tahmin etmeye çalışmak neredeyse boşuna. Mevcut araştırmalar, hem penis uzunluğunu hem de ayakkabı boyutunu kesin olarak bağlayabilen bilimsel bir kanıt göstermez, ancak ‘büyük ayaklar büyük penise eşittir’ efsanesi hala popüler kültürde yayılmaya devam ediyor” denildi. Penis uzunluğu ile diğer vücut parçaları arasında da bir ilişki yoktur. Bilim, penis büyüklüğü ve parmaklar, ayak parmakları, burun, kulaklar ve ağız arasında hiçbir ilişki olmadığını söylüyor. 1999 yılında, penis uzunluğu ile ayaklar da dahil olmak üzere diğer vücut organlarının boyutu arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını belirlemek için 655 Koreli erkek ile çalışma yapılmıştır. Araştırmacılar, katılımcıların penislerini ölçtü ve uzunluğunu el parmakları, ayak parmakları, burunları, kulakları ve ağızlarının büyüklüğü ve uzunluğu ile karşılaştırdı. Ayrıca erkeklerin boy, kilo ve kellik seviyesini ölçtüler. Araştırmacılar, penis uzunluğunun penis çevresi ile biraz ilişkili olmasına rağmen, “vücut ekstremitelerinin boyutu veya özellikleri penis boyutunu tahmin etmek için yeterli değildir.” açıklamasını yaptılar. İnsan androloji dergisinde yayınlanan daha fazla araştırma, 1000 erkeğin vücut ölçümlerini penis uzunluklarıyla karşılaştırdı. Bu çalışma aynı zamanda penis uzunluğu ve çevresi arasında olumlu bir bağlantı buldu, ancak penis uzunluğu ile diğer vücut parçalarının büyüklüğü arasında önemli bir ilişki tespit etmedi. Veriler, başka bir vücut bölümüne bakarak birinin penisinin ne kadar büyük olduğunu söyleyemeyeceğinizi gösteriyor. Blog bölümünde Duygu Yüksel tarafından kaleme alınmıştır.
  14. Bir dergide "dünya haritasındaki hatalar" ile alakalı bir yazıdan esinlenerek "Afrika kıtası dünya haritasında küçük mü çiziliyor" şeklinde bir yazı yazma ihtiyacı duyduk. Sorumuzun cevabını araştırırken gördük ki gerçekten Afrika Kıtası haritalarda küçük çiziliyor. Niçin mi ? Sebeplerine değinmeden önce öncelikle bu konu hakkındaki bazı değerlere/bilgilere bakalım. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıda bir dünya haritası yer almaktadır. Yazımızdaki bilgileri haritayı büyütüp karşılaştırarak teyit edebilirsiniz. Dünya haritasına dikkat ederseniz Kuzey Amerika, Afrika Kıtası'ndan daha büyük olarak görülmekte. Bu sadece yukarıdaki haritada değil genel kullanımda olan birçok dünya haritasında da böyle. Peki gerçekte yüzölçümü olarak hangisi daha büyük? Afrika kıtasının yüzölçümü 30,221,53 km² 'dir. Kuzey Amerika'nın ise yüzölçümü 24.230.000 km²'dir. Kaba bir hesapla iki kıta arasında 6 milyon km²'lik bir fark bulunuyor. Ama genel kullanımdaki dünya haritalarında Kuzey Amerika, Afrika'dan daha büyük olarak gösteriliyor. Bu arada 6 milyon km² ne kadardır diye düşünebilirsiniz. 6 milyon km²'lik alan tam olarak 7,6 adet Türkiye demek. Yani 7,6 tane Türkiye buharlaşmış bu haritadan. Başka bir örnekle devam edelim. Haritaya dikkatli baktığımızda, Grönland Adası (Danimarka’nın toprağıdır) Afrika Kıtası'nın üçte biri (1/3) kadar gibi gözüküyor. Peki gerçekte böyle mi ? Gerçekte Grönland Adası Afrika Kıtası'nın on beşte biri (1/15) kadardır. Sadece bu iki örneğimizden görüldüğü üzere Afrika Kıtası haritalarda küçük çizilmektedir/gösterilmektedir. Peki bu yanlışlığın sebebi nedir ? Haritacılara göre bunun sebebi "dünyanın yuvarlak olması ve kağıda aktarılırken sıkıntıların yaşanmasıdır". Bu cevabın ne kadar doğru olduğu konusunda bilgi sahibi değiliz. Bu yüzden verilen bu cevaba doğru veya yanlış diyemiyoruz. Haritadaki bu yanlışlığa farklı açıklamalar da getiriliyor. Bunlardan en çok ön plana çıkan cevap ise haritadaki yanlışlığın ideolojik olabileceği şeklinde. Yıllarca Afrika'yı yağmalayanların bu kıtanın gerçek büyüklüğünü küçültmeye çalışarak kendilerini daha meşru bir zemine oturtma çabaları bu yanlışlığın temel sebeplerinden biri olabileceği görüşü ön plana çıkıyor. Tıpkı beyaz adamların, siyah adamları barbar olarak gösterip yaptıkları kıyımları meşrulaştırmaya çalışması gibi. **** Söz sırası sizde. Bu yanlışlığın sebebi harita çizimiyle mi alakalı, ideolojik mi, yoksa başka sebepleri daha var mı ? **** Bu yazıda "wikipedia" dan alınan sayısal değerler kullanılmıştır.
  15. (G)enetiği (D)eğiştirilmiş (O)rganizmalar anlamına gelir. Hem zararı, hem faydası olan bir durumdur. Biyoteknolojinin gelişmesiyle birlikte, bir canlının taşıdığı özelliği rekombinant dna teknolojileri ile başka bir canlıya aktarmak kolay hale gelmiştir. Örneğin, soğuk iklimlere adapte olmuş bir balığın, bu adaptasyonu sağlayan genini çilek bitkisine aktardığımızda, artık elimizde soğuklara karşı dirençli bir çilek yapmış oluruz. Piyasada satılan çileklerin %80’i maalesef böyledir. Durumun zararlarına baktığımızda ise, yapay bir canlı yaratmış oluyoruz. Genetiği değiştirilmiş doğal olmayan ve genel olarak zararlı özellik taşıyabilen bir canlı. İşte tüm hikaye burada başlıyor. Kısaca özetlemek gerekirse GDO hayatı pratikleştiren, fakat zararı çok fazla olan bir olaydır. GDO = Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Organizmaların genetiğini değiştirerek yapılacaklara örnek vererek açıklayayım : *Asyada aşırı pirinç tüketiminin doğurduğu A vitamini eksikliğine bağlı körlük vakalarının önlenmesi için A vitamini üreten Altın pirinçin üretilmesi *Sığırların sütünden İnsan C proteini elde edilmesi *Bakterilere insülin geni aktarılarak daha ucuz ve hızlı bir şekilde insülin üretimi *Bitkilerin zor şartlara dayanıklılığını artırmak ,verimlerini artırmak,Aynı şekilde hayvanların et ve süt verimini artırmak amacıyla yapılan genetik değişiklikler… Bunlar ilk bakışta yararlı gibi görünse de özellikle tarımsal ürünlerde yapılan çalışmaların ciddi sorunların doğuracağı aşikardır. Birincisi bunları üreten firmalar yabancı ülkelerin firmasıdır.Üretilen ürünler tohum vermeyen ürünler olup,bir ülkenin bu konuda dışa bağımlılığını artırmaktadır. GDO lu bir ürün ekildiği yerde yerli ürünlerin tozlaşmasını etkilemekte ve üstün duruma geçmektedir. İkincisi bu ürünlerle beslenen deney farelerinde karaciğer,böbrek,mide rahatsızlıkları meydana gelmektedir.Her ne kadar inkar etseler de bu bir gerçektir.İnsanlar üzerinde etkisi de şimdi değilse bir süre sonra birikecek ve bir kaç nesil sonra boy gösterecektir. Tehlikenin bir başka boyutu ise biyolojik savaş olarak kullanılma ihtimalidir.Bu ürünler hiç kuşkusuz genetiğiyle oynanıp insanların kısırlaştırılmasında,bir hastalığa karşı zayıf olan ırkların hassasiyetini artırmak gibi amaçlarla da kullanılabilir. Bir topluma, kitleye, insanlığa en kolay yoldan ulaşmak için birkaç belirli yol vardır. Beslenme, sağlık, ve zorunlu yaşamsal fonksiyonlar (nefes alma, dışkılama v.b.). Sağlık sektöründe zaten bu tarz bir oluşum Dünya savaşlarından beri kısır döngü olarak işliyor, şimdi besin ve beslenme alanında liderlik rekabeti var, ileride soluduğumuz havanın kalitesi de değiştirilecek bakın azot miktarı şöyle olursa daha faydalı diye, bölgesel yapılanmalara gidilecek.. Olumlu görünüyor, ama art niyetli bakınca fazlasıyla olumsuz. Bir bilim sever olarak her ne kadar farklı fikirlere açık olsam da, dünya genelinde kötü emellere alet edilebilecek bu tarz geniş çaplı uygulamalarda bu kadar cesur olmamamız gerektiği kanısındayım.
  16. Oksijen yettiği sürece herhangi bir kattan düşmesi kedi için fark eden bir olay değildir. Bir çok hayvanın ulaşabileceği maksimum hızdan sonra ölüme yol açması gibi kediler içinde ulaşılabilecek maksimum hız 100 km’dir. 100 km hızın altındaki düşüşler kediler için pekte zor görünmemektedir. Açılan becakları bir paraşüt edasıyla toprakla buluşur ve küçük sıyrıklarla olaydan kurtulabilir. 30. kattan düştüğü halde zarar görmeyen kedilerin bir çok yerde kanıtları bulunmaktadır. Düştüğü yükseklik oldukça fazla olmasına rağmen küçük sıyrıklar ile ayrıldıkları bu kazadan farklı deneylerde yok değil. 46. kattan atılan bir kedi yine hayatını kaybetmemiştir. Bir deney uğruna uçaktan 244 metre yükseklikten atılan bir kedi yine ölmeden yaşamını devam ettirebilmiştir. Amerikada yapılan araştırmada ise birbirinden ilginç veriler elde edilmiştir. Yaklaşık 130 kedi düşme vakasını inceleyen yetkililer ortalam 5.5 kattan düşen hayvanların ciddi yaralar aldığını fakat hayatta kalmayı başardıklarını göstermiştir. Fakat 7. kata kadar olan düşmelerde kediler katların yükselmesine paralel olarak yaralanma olayları artmıştır. 7. kattan sonra meydana gelen düşmelerde ise katın yükselişine paralel olarak yaralanmalar azalmıştır. Yani 7. kattan sonra bir kedi ne kadar yüksekten düşerşe düşsün hayatta kalma şansı o kadar artmaktadır.
  17. Geçtiğimiz günlerde, “çığır açan buluşlar” ödülünü alan Svante Paabo isimli İsveçli dahi bu soruya çok açıklayıcı bir cevap buldu. Paabo tek bir DNA’dan 40.000 yıl kadar geriye giderek neandertal insanlarla ilgili çok çarpıcı bilgilere ulaşabiliyor. Paabo’nun çalışmalarını anlamak için Diabetes mellitus hakkında genel bir açıklama faydalı olacaktır. https://www.youtube.com/watch?v=jxbbBmbvu7I&feature=emb_title TİP 1 diyabet halk arasında biraz daha bilindik olup pankreasın beta hücrelerinden salgılanan insülin hormonun ortadan kalkması ve ya yeteri kadar salgılanamaması sonucu ortaya çıkar. İnsülin kandaki şekerin hücrelere girmesini sağlayarak hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan bir hormondur(glukagon antagonisti). Bu diyabet tipine genetik yatkınlık ve çoğunlukla t-lenfosit kaynaklı, beta hücrelerini etkileyen bir otoimmün yanıt neden olur. TİP 2 diyabet ise; pankreas beta hücreleri verimli olsa bile hücre yüzeyi üzerindeki insülin algılayıcı reseptörlerde duyarsızlık gelişmesi sonucu insülinin işlev gösterememesidir. Diğer bir deyişle hücre içine giremeyen şeker ve insülin, kanda artış gösterir ve hiperglisemiye neden olur. Böyle bir durumda karaciğerden salınan glukoz miktarını düzenleyici ve ya insülin duyarlılığını arttırıcı ilaçlar kullanılabilir. Burada küçük bir önemli bilgi vermekte fayda var: son zamanlarda yapılan çalışmalarda polikarbonat plastiklerin yapımında kullanılan “bisfenol A” (bkz: su şişeleri) maddesinin idrardaki miktarı ile Tip 2 diyabet insidansı arasında pozitif bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Diyabet hakkında yazılabilecek birçok detay olabilir ancak bizim bu yazımızda ilgilendiğimiz asıl nokta, bu hastalığın evrimsel süreçte neden yok olmadığı ve geçmişte nasıl bir yarar sağlamış olabileceği. Paabo bu noktada bize ödüle layık bir çalışma sunuyor; avcılık-toplayıcılık sistemi ile hayatta kalan atalarımız için bilindiği gibi yiyecek bulmak büyük bir sıkıntıydı. Atlatılan kıtlıklar, avda harcanan enerji, göçler vb.. Durum böyle olunca şu an “hastalık” olarak adlandırdığımız “Diabetes mellitus”, o dönem için son derece faydalı bir hayatta kalma mekanizmasıydı. Fakat günümüzde besin bulmak çok daha kolay olduğu gibi çoğu zaman “aşırı” olarak bile adlandırılabilir. (Bunu daha iyi anlamak için obezite ve diyabet arasındaki ilişkileri gösteren istatistikleri incelemek de faydalı olabilir. ) Yani diyabet denilen bu hayatta kalma mekanizmasının modern insan için bir “hastalık” olması bu bakış açısıyla son derece mantıklıdır. Sonuç olarak, Neandertal atalarımız gibi avcılıkla hayatta kalmaya uygun olmadığımızı var sayarsak, düzgün bir diyet ve düzenli egzersiz gibi aktivitelerle önlem alabiliriz.
  18. Ömür boyu üreme yeteneğine sahip olmak, gelecek nesillere gen aktarımı açısından, bu yetinin ömrün belli bir evresinde kaybedilmesinden daha avantajlı olmayacak mıdır? Kadınlar neden menopoza girer? Menopoz ve evrim.. Bir anne için her doğum, belli bir enerjetik yatırımı da beraberinde getirecektir. Bu yatırımın karşılığı ise yavrunun üreme çağına kadar hayatta kalabilmesini sağlamak ve dolayısıyla gen aktarım olasılığını arttırmaya katkıda bulunmaktır. Eğer anne, fazla bebeğe sahip olursa, onlara yapmak zorunda kalacağı yatırımla birlikte diğerlerinin gelecekteki başarısını riske sokacaktır. Bunun yerine çok sayıda birey vermektense, çabalarını yavru bakımı üzerine yoğunlaştırarak, gen aktarım olasılığını arttırabilecektir. Menopoz, insanlar dışında sadece hayvanat bahçesinde yaşayan, yani yaşam süresi yabanıl ortamdaki türdeşlerine göre daha uzun olan gorillerde görülmüştür. Birçok türde üreme oranı yaşın ilerlemesiyle azalır ancak tam anlamıyla kesilme söz konusu değildir. Yani tutsak ve bakım altındaki memelilerde(en azından bazılarında) dişilerin üreme kapasiteleri, ölümlerinden ve erkeklerin üreme kapasitesinin azalmasından daha önce sonlanır. Bu nedenle menopozu açıklamak için bizim modern yaşam tarzımızın, atalarımızın yaşadıklarından daha uzun bir ömür sağladığını söylemek doğru kabul edilebilir. Menopozun evrimsel kökeni ile ilgili çeşitli bakış açıları: Argümanlardan ilki şu şekilde: eski insan dişileri, sert çevreye bağlı olarak beklenen yaşam uzunluğu dolayısıyla, 30-40 yıllık yaşam süresine yetecek miktarda yumurta üretimi yönünde seçilime uğradı. Daha uzun süre sağlıklı yumurta bulundurmak enerjetik anlamda dezavantajlı ve maliyetlidir. Bu yüzden yaşam öyküsü çözümü, ortalama tüm kadınların ölünceye dek üreyebildikleri bir yaşam süresinden daha kısa olacak şekilde yumurta ömrünü sınırlamış olabilir. Diğer bir kuvvetli argüman Büyükanne hipotezi: çok çocuklu bir anne, çocukların tümüne bakabilme kapasitesi açısından sınırlı olabilir. Bu durumda anne yaşlandığında en genç yavrunun zarar görme ihtimali ortaya çıkar. Ancak kadına, kendi annesi tarafından yardım edilirse, ana becerilerini daha genç yaşta öğrenebilir ve çocukların hayatta kalma oranını arttırabilir. Yani büyükanne kendi yavrularının çoğunun erişkin oluncaya kadar hayatta kalmalarını garantileyerek, kendi uyum gücünü destekler. Blog bölümünde Berk Deniz tarafından kaleme alınmıştır.
  19. Eğer vejetaryen değilseniz, en azından vejetaryen olan bir tane insan tanıyorsunuzdur. Ve dünya üzerinde nerede yaşadığınıza bağlı olarak, tanıdığınız vejetaryenler, etten vazgeçen genel nüfusun büyük bir kısmına veya çok küçük bir kısmına ait olabilir. Örneğin ABD’de vejetaryenlerin yüzdesi 4-5 civarındayken, Hindistan’da yaklaşık yüzde 30’dur. Fakat bilimsel olarak konuşursak, eğer bu yüzde aniden tüm dünya genelindeki insanların yüzde 100’üne çıksaydı ne olurdu? AsapSCIENCE’ın son bölümünün açıkladığına göre, etleri için yetiştirilen yaklaşık 20 milyar tavuğa, 1.5 milyar ineğe, 1 milyardan fazla koyuna ve yaklaşık 1 milyar domuza birdenbire ihtiyaç kalmazdı. Onları yiyemediğimiz zaman hepsinden nasıl kurtulacağımız hakkında düşünmek hoş değildir fakat, kocaman miktarlardaki evcilleştirilmiş hayvanlar, onları etrafta tutacak hiçbir piyasa olmadığı zaman epey hızlı şekilde ortadan kalkacaklar diyelim. Bu durum, bütün dünyada çok büyük miktarlardaki araziyi serbest bırakacaktır, yani yaklaşık 33 milyon kilometrekareyi. Bu miktar ne kadar büyük? Afrika’nın boyutu kadar. Üstelik bu sadece çiftlik hayvanlarını barındırmak için kullanılan arazidir; bu miktar, özel olarak hayvanları beslemek amacıyla yetiştirilen ekinler için kullanılan büyük miktarlardaki araziyi içermez bile. Peki şimdi çılgın miktarda boş toprağa sahibiz, bununla ne yapacağız? Dünyadaki herkes etten vazgeçtiği için, şimdi bir sürü bitki daha yetiştirmemiz gerekecek, fakat sorun şu ki, bu boş çayırların bazıları hâlâ elverişli olsa da, bunların çoğu, tonla yapay besin olmadan üzerinde ekin yetiştirmek için fazla kuru olacaktır. İnsanlar yapay besin eklemeden, bu toprak çöle dönüşebilir. Fakat bu toprağın bir kısmı eğer doğru şekilde idare edilirse, aslında kendi doğal çayır veya orman haline geri dönebilir ve bu durum, iklim değişiminin etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Ve iklim değişiminden bahsederken, yalnızca bütün ineklerden ve gün be gün yaydıkları korkunç miktarlardaki kirletici gazlardan kurtulmak, gezegenin durumu üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir. Küresel bir ölçekte etten vazgeçmenin sahip olabileceği bir diğer büyük ve harika etki nedir? Dünya genelindeki tatlı su tüketiminin yaklaşık yüzde 70’inin çiftçilikte kullanıldığı düşünüldüğünde, büyük miktarda su kurtarırdık. O halde konu kapandı, gezegen için hepimiz yarın vejetaryen oluyoruz, tamam mı? Yani, aslında, bu o kadar kolay değil. Sadece bunun çok kolay kurtulacağımız bir bela olmadığını söyleyelim… (Eğer Dünya üzerindeki her bir insanı bifteği bırakmaya ikna etmeye “kolay” diyorsanız).
  20. Kafamızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda ya da evrenin sonsuzluğunu düşündüğümüzde hepimiz şu soruları sormuşuzdur. Uzaylılar var mı? dünya dışı akıllı yaşamlar. Peki o zaman onları neden göremiyoruz? “Herkes nerede?” bu soruları soran bir tek biz değiliz. Bundan yaklaşık 70 yıl önce fizikçi Enrico Fermi de bu soruları sordu ve günümüzde hâla çözülememiş Fermi paradoksu ortaya çıktı. Gözlemlenebilir evrende 10²² ila 10²⁴ kadar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Bu yıldızların milyonda biri bizim güneşimize benzer yapıda olsa, bu yıldızların milyonda birinin etrafında yaşama elverişli gezegen olsa, bu gezegenlerin milyonda birinde yaşam olsa ve üzerinde yaşam olan bu gezegenlerin çok küçük bir kısmında zeka sahibi canlılar olsa yine de evrende milyonlarca canlı var demektir. Hatta bunu hesaplamak için bir denklem bile var Drake denklemi . Bu denkleme göre içinde bulunduğumuz galakside bile 100.000 civarı komşu uygarlık olması gerekir. Kısaca dünya dışı uygarlıklara dair elimizde oldukça güçlü tahminler var. Ama hiç kanıt yok. İşte Fermi de burdan yola çıkarak bu soruyu sordu: “Herkes nerede?” Fermi paradoksu hala çözülemedi ama neden hala uzaylılarla karşılaşmadığımızla ilgili pek çok hipotez var. Stephen Webb ‘Where is Everybody’ kitabında bu paradoksa elli farklı çözüm sunuyor. Bunlardan bazıları ise şu şekilde: En basit açıklama : Bir uygarlık (zeki yaşam) yok. Varlıklarına dair bir kanıtımız yok o halde yoklar. Nadir dünya hipotezi: Bizim dışımızda başka bir canlı yok dünya evrenin tek istisnası ve sonsuz evrende yapayalnızız. Hayvanat bahçesi hipotezi: Hayvanat bahçesi senaryosu 1973 yılında John Ball tarafından önerildi. John Dünyanın uzaylıların hayvanat bahçesi olduğunu ve bu yüzden uzaylıların bizimle iletişime geçmeye ihtiyaç duymadıklarını öne sürdü. Çoktan gittiler: Uzaylılar var ve dünyayı çok eskiden ziyaret ettiler ama geldiklerinde biz yoktuk. İletişim imkansızlığı: Evren sürekli genişlemekte ve gezegenler arası mesefa sürekli artmakta gelişmiş uygarlıklar birbirlerini arıyor olsa bile birbirlerine ulaşana kadar uygarlıklardan biri ya da her ikisi yok oluyor. Kıyamet Argümanı: Henüz varlıklarını kanıtlayamasak da bizden daha zeki yaşamlar vardır ve zeki yaşamlar doğası gereği kendini yok eder. Yani başka gezegenlerde başka uygarlıklar var ama bunlar daha yıldızlar arası seyahat ya da iletişim yapamadan nükleer bir savaş ya da başka bir sebeple kendilerini yok ediyorlar ve bu bir çeşit filtre görevi görüyor. Berserkers: 1950 lerin başında soğuk savaş stratejilerinden biri ‘kıyamet günü’ silahıydı. Bu silah korkunç, kontrol edilemez, yapan kişiler dahil dünyadaki tüm yaşamı silmek için tasarlanmıştı. – Eğer düşmanınız bir kıyamet günü silahınız olduğunu bilirse size saldırmaya cesaret edemezdi – soğuk savaş döneminde her ne kadar bir strateji olsa da. Bu silah ya da makineler gerçekten varsa ve gezegen gezegen dolaşıp tüm yaşamları yok ediyorsa. Onlar bize ulaşmaya çalışıyor ama biz dinlemeyi bilmiyoruz: Yaklaşık 50-60 yıldır uzayı ve uzaydan gelen farklı sinyalleri dinlemeye ve algılamaya çalışıyoruz. Bu kısa bir süre olmakla birlikte aynı zamanda da yanlış bir yöntem kullanıyor olabiliriz. Algılayamıyoruz: Diyelim ki ormanın ortasında bir karınca yuvasındaki karıncalarız. Hemen yanımıza büyük bir otoban yapılsa bunun ne olduğunu ve hangi teknoloji ile yapıldığını anlayamayız. Dolayısıyla bizden daha gelişmiş bir medeniyet varsa ve bizi aydınlatmaya çalışıyor olsalar bile biz onları anlayamayız. Blog bölümünde Tunç Yusuf tarafından kaleme alınmıştır.
  21. İnsan yaşamını uzatmak işe yarar bir şey midir? Modern kimya öncüleri ve simyacılar, insan ömrünü uzatmanın yararlı bir şey olduğunu düşünmüşlerdir. Bu modern kimyacıların ve simyacıların iki ana amaçları vardı: birincisi, kurşun gibi ana metalleri “asil” diye tabir edilen altın ve gümüş gibi metallere dönüştürmek, ikincisi ise sonsuz gençlik veren bir iksir geliştirmek. 20. yüzyılın başlarında, bu iki temel amaç, bilim adamları tarafından gerçekleştirilmesi imkansız bir rüya olarak görüldü. Ancak şimdi, yeniden bu fikir ile sınanmakta ve sonsuz gençliğin sırlarını bulmaya çalışmaktayız. Organizmalar neden büyür ve ölürler? Yaşlanmaya olan ilgi ve genç kalma takıntısı 1978’de telomerlerin keşfiyle alevlenmiştir. Kromozomların bitimindeki nükleotidlerde koruyucu DNA dizileri bulunmuş ve her hücre bölünmesinde bu dizilerin kısaldığı gözlemlenmiştir. Organizmada meydana gelen bu kademeli bozulma, yaşlanmayla sonuçlanmaktadır. Bazı hücreler, telomeraz enzimini kullanarak bu kısalmayı önlemektedir. Kanser hücrelerinin bu enzimi kullanarak ölümsüz olduğu düşünülmüştür. Telomeraz enzimini her zaman aktif tutarak yaşlanmaya karşı durmak/yaşlanmamak fikri yeniden olası görülmeye başlanmıştır. Eğer yaşlanma yavaşlatılabilseydi ya da önlenebilseydi, bu sosyal ve ahlaki sorunlara yol açardı. Ayrıca bir çok soruyu da beraberinde getirirdi: Yaşlanmayı önlemek, tüm dünya tarafından kullanılabilen bir şey olabilir mi? Eğer değilse, bu tedaviden kim yararlanacak? Eğer 600 yıl yaşasak ne olacak? Tedaviyi/ilacı almadan da 600 yıl yaşamak mümkün olabilir mi? Eğer tedaviyi/ilacı almadan genç kalmak ve uzun yaşamak mümkün olmasaydı, bu ilaç kara borsaya düşmez miydi? Peki siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
  22. Psikolojik mi yoksa auramız ile mi ilgili bilemiyoruz henüz ancak çoğumuzun kendimize dönük bakışları hissettiğini hatta aşırı rahatsızlık duyduğunu biliyoruz. Peki bu farkında olmadığımız bir duyumuzun olduğuna işaret mi yoksa birer yanılsama mı ? Öncelikle bilinmesi gereken iki terim var: Bakmak: Bir cisme odaklanıp cismin görüntüsünün ağ tabaka üzerinde bulunan sarı noktaya düşmesini sağlama girişimidir. Görmek: Ağ tabaka üzerindeki yanal sensörlerin bir görüntüyü tespit edip beyne sinyal göndermesidir. Bakmakla görmek farklı şeylerdir hatta göz içinde bulunan reseptörleri bile farklıdır. Mesela bir şeye baktığımızda gözümüzün Koni Reseptörleri daha fazla iş yaparken bir şeyi gördüğümüzde Çomak Reseptörleri daha fazla iş yapar. Koni reseptörleri aynı zamanda renk görme yetisine sahiptir. Cisimlerin hem şeklini hem de rengini okuyabilir, bilinçli odak noktasıdır ve bakma işini yapar. Çok az sayıdadır ve sadece sarı bölge ve biraz yakınlarında toplanmıştır. Oldukça dar bir görüş açısı vardır. Çomak reseptörler ise ağ tabakanın görüntü düşebilen her yerine yayılmıştır. Oldukça fazla sayıdadır. Çomak reseptörlerin renk görebilme kabiliyeti yoktur. Cisimlerin şekillerini ve hareketlerini fark edebilir. Göze giren bütün ışık görüş alanı kapsama açısı içindedir. Kısaca eğer birisini size baktığını fark ettiyseniz bunu yaparken o kişiyi görmenize gerek yok, size bakıyor gibi görünen yüz duruşu çomak reseptörleriniz tarafından algılanır ve beyne iletilir. İlginç gelebilir, eğer bakılmaktan hoşlanmayan biriyseniz çomak reseptörleriniz daha hassas çalışır. Çünkü siz karakteriniz aracılığı ile vücudunuzu kullanma tarzı oluşturursunuz ve vücudunuz sizin karakterinize uygun olarak farklı özelliklerini geliştirir. Kimisinde güç, kimisinde zeka, kimisinde, odaklanma… Bazen sokakta yürürken otobüste seyahat ederken, bir sinema filmine veya spor karşılaşmasına veya ev toplantılarına gittiğimizde öyle dalgın veya düşünceli bir tarzda etrafımıza bakarken birden sağımıza, solumuza veya arkamıza bakma ihtiyacı hissederiz ve dönüp baktığımızda o anda birisinin bize baktığını görürüz. Muhtemelen o kişi bize bakarken bizimle ilgili bir şeyler düşünmektedir. Kimi zamanda tersi yaşanır. Biz birisini görür ve onunla ilgili bir şeyler düşünmeye başlarız. Saçını, elbisesini, ne kadar kilolu veya zayıf olduğunu, ayakkabısının elbisesine hiç yakışmadığını, ne kadar kederli bir yüzünün olduğunu düşünürken birden karşımızdaki insan sanki bizim ona baktığımızı hisseder gibi gözünü direk gözümüze odaklar. Yine toplum içerisinde birileriyle konuşurken aynı anda aynı şeyleri söyleyiveririz veya aynı önerileri paylaşırız. Kimi zaman da tam bir şey söyleyecekken, sizden önce birisi sizin söyleyeceklerinizi söyler ve şaşırırsınız. Telefonunuz veya kapınız çaldığında o anda arama ihtimali en düşük birisi aklınıza gelir fakat bakarsınız ki arayan veya gelen o kişidir. Telepati yeteneği hemen hemen herkeste bulunmasına rağmen, daha başarılı sonuçların alınmasında kişiler arasındaki heyecansal uyumun yani sempatinin olumlu etkisi vardır. Birbirlerine aşık olan insanlar, anne ve çocukları, samimi dostlar, kardeşler, ikizler kendi aralarında bu türden deneyimleri daha sık bir oranda yaşarlar. Birbirlerine sempatik bağlarla bağlı olan insanlar arasında düşünce alışverişinden doğan telepatik etkileşimler olabildiği gibi yine aynı doğrultuda bazen ağrılar bazen fiziksel rahatsızlıkları da birbirlerine intikal ettirilebilir.
  23. Elektrik tellerine konan kuşlara neden elektrik çarpmadığı hepimiz için merak konusu olmuştur. Bu konunun aslı akıma dayanır. Tel üzerine konan bir kuş üzerinde akım oluşmaz. Çünkü sadece akım, bir canlının üzerinden akabilirse o canlıya elektrik zarar verebilir. Akımın canlı üzerinden akabilmesi için, bir taraftan girip vücudu başka bir yerden terk etmesi gerekir. Eğer bir kuş sadece bir tel üzerinde olmaz ve iki ayrı tele temas ederse bir teldeki akım kuşun üzerinden başka bir tele aktığı için kuşa elektrik etki eder. Örneğin; evlerimizdeki prizlerde iki delik olması aynı sebebe dayanır. Çünkü, elektriğin kullanacağımız aletin bir tarafından girmesi, aletin içinde dolaştıktan sonra başka bir bölümden terk etmesi gerekir. Elektrik Tellerine Konan Kuşlara Neden Elektrik Çarpmaz? “Peki bir tel üzerinde duran kuşun bir ayağından giren elektriğin diğer ayağından çıkması ile neden elektrik çarpmıyor?” sorusu aklımıza gelebilir.Bir tel üzerinde duran kuşa elektrik çarpmaz, yani bu olay gerçekleşemez. Çünkü, kuşun üzerinde bulunduğu tel çok düşük dirençli ve akımın kolay geçebileceği bir tel olduğu için, akım geçmesi zor olduğu ve çok daha yüksek dirençli kuşun üzerinde geçmez. Bu da keyif yapmanız için tatlı bir animasyon alıntısıdır, Pixar’dır, işin en iyisidir.
  24. Hindistan cevizi yağı, vajinal kuruluğu gidermek için popüler bir doğal seçenektir. Bazı araştırmalar, hindistan cevizi yağının cilt üzerinde kullanılmasının güvenli olduğunu ve etkili bir nemlendirici olduğunu göstermektedir. Birçok insan, vajinal rahatsızlığı hafifletmek ve cinsel ilişkiyi daha rahat hale getirmek için kimyasal içerikli numuneler yerine doğal vajinal nemlendiriciler kullanmaktadır. Bununla birlikte, lateks bazlı doğum kontrol malzemelerini kullanan kişiler, hindistan cevizi yağını nemlendirici olarak kullanmamalıdır. Malzemenin yağ ile teması halinde, lateksi parçalayarak daha az etki göstermelerine neden olabilir. Bu yazıda; ‘hindistan cevizi yağının vajinal bir nemlendirici olarak kullanılıp kullanılmayacağı, eğer kullanılacak ise güvenli bir şekilde nasıl kullanılacağını ve riskleri var mı?’ sorusunun cevabını anlatacağız. Bu yazı ayrıca, cilt için hindistan cevizi yağı kullanmanın diğer faydalarını ve vajinal kuruluk için bazı alternatif seçenekleri de kapsayacaktır. Bununla birlikte, hindistan cevizi yağının vajinal bir kayganlaştırıcı olarak etkinliğine dair kanıtlar, şu ana kadar büyük ölçüde anekdottur. Birçok insan saçlarını ve cildini nemlendirmek için hindistan cevizi yağını kullanmaktadır. Bazı araştırmalar, hindistan cevizi yağının cilt üzerinde kullanılmasının güvenli olduğunu ve kuruluğun giderilmesine yardımcı olabileceğini göstermektedir. Örneğin, 2013 yılında yapılan bir çalışmada, çocuklarda hafif ile orta dereceli olan dermatit tedavisinde, topikal hindistan cevizi yağı kullanımı araştırılmıştır. Araştırmacılar, hindistan cevizi yağının, cilt kuruluğu dermatit semptomlarının tedavisinde mineral yağdan daha etkili olduğu sonucuna varmışlardır. Çalışmaya katılan çocukların hiçbiri, hindistan cevizi yağına olumsuz bir reaksiyon göstermemiştir. Araştırmacılar ayrıca hindistan cevizi yağının: Cildi kaplayarak su kaybını azalttığını, Cilt bariyerinin güçlendirilmesine yardımcı olduğunu, Yumuşatıcı özelliklere sahip olduğundan, cildi beslemeye ve nemlendirmeye yardımcı olabileceği söylüyorlar. ‘Güvenle nasıl kullanılır?’ Bilim insanlarının yaptığı bazı çalışmalar, hindistan cevizi yağının cilt üzerinde kullanımının genellikle güvenli olduğunu göstermektedir. Hindistan cevizi veya hindistan cevizi yağına karşı alerjisi veya hassasiyeti olan herhangi birisi, bu tip ürünleri cilt üzerinde veya kişisel kullanımda kullanmaktan kaçınmalıdır. Hindistan cevizi yağı kullanmadan önce, cilt üzerinde ufak bir deneme yapılmalıdır. Öncelikle bileğin iç tarafına (reaksiyonların en net görüldüğü ince bölge oluşundan dolayı) az miktarda hindistan cevizi yağı sürülmeli ve reaksiyon olup olmadığını görmek için 24 saat beklenmelidir. Aşağıdaki yan etkilerden birisini görülür ise kullanımı uygun değildir: Kaşıntı Yanma Şişme Tahriş veya rahatsızlık Kızarıklık Hindistan cevizi yağını eğer vajina için kişisel bir nemlendirici olarak kullanmak istiyorsanız, vajina açıklığına uygulayabilirsiniz. Riskler nelerdir? Vajina içindeki doğal pH dengesini bozabilir ve bu da enfeksiyon riskini artırabilir. Vajinal enfeksiyonlara yatkın kişiler, hindistan cevizi yağını nemlendirici olarak kullanmadan önce doktorlarıyla konuşmalarında yarar vardır. pH değişikliklerine karşı oldukça duyarlı olan kişiler, daha güvenli yöntemleri kullanmaları gereklidir. Hindistan cevizi yağı gibi yağ bazlı nemlendiricilerin kullanımı, yağ dağılabileceği için elbise, iç çamaşırları ve çarşafları lekeleyebileceği unutulmamalıdır. Blog bölümünde Kübra Erdem tarafından kaleme alınmıştır, üyeliği sonrasında hesabına aktarılacaktır.
  25. Megalodon dişi ile Büyük Beyaz Köpekbalığı dişinin karşılaştırılması: Megalodonlar(Carcharocles megalodon), günümüzden yaklaşık 3 ila 18 milyon yıl önce yaşadığı bilinen, boyutları 18-20 metreye kadar ulaşan devasa köpek balıklarıdır.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...