Jump to content

Tüm Aktiviteler

Bu akış otomatik güncelleniyor     

  1. Son hafta
  2. Bilim Forum

    Doğru noktaları bulun

    Aylar sonra ilgi görmediği için Çöp Kutusuna taşıdığımız bu tarz bir konuda yorum görünce ekipçe dumur olduk :)
  3. Daha eskiler
  4. Ecrin AKKAYA

    Doğru noktaları bulun

    1. kutucuk daha mantıklı geldi . Belli bir örüntü bulamasamda ...
  5. Gerçekten heyecanla okumaya başladım ve hayal kırıklığı. Evet mantıksız gelsede bu doğru olsa iyi olurdu...
  6. Bilim Forum

    Covid19 ve Aşı Çalışmaları

    Aslında normalleşmeden ziyade, insanoğlunun özünde zamana bırakılan her nicelikte olduğu gibi değerini kaybetme var maalesef, insan ölüm olgusuna bile en zoru ve kabul edilemez olan olmasına karşın zamanla nasıl alışıyorsa; ölüm tehlikesine de bir o kadar aşinalık kazanabiliyor..
  7. Geçmiş çağlarda öz yağların kullanımı, ekstraksiyon gibi yöntemlerle elde edilen saf bitkisel kokulu yağlar; yani işin özü alternatif bir çözüm olabilir. Tabi maliyet faktörünü elimine edebilmenin bir yolu olmadığı için alternatif ancak zararlı yöntemler daha yaygın kullanılıyor..
  8. Emir

    Covid19 ve Aşı Çalışmaları

    Hepimiz yavaş yavaş yeni normallere alışırken aşıyla ilgili gelişmeler devam ediyor ve ülkemizde neredeyse aşılama başlamak üzere. Bunları yazarken hiçbirimizin aklına bile gelmeyecek bir sürece de girmiş bulunuyoruz. Gündemimizdeki konular aşıların ne kadar işlevsel olduğu değil de aşı üreticilerinin bize çip takmayacağına vatandaşlarımızı inandırmak. Merakla beklediğimiz ve tünelin ucundaki ışık olarak gördüğümüz aşıyı yaptırmak istemeyen insanlar ve kendilerince haklı sebepleri var. Bu başlığı okurken 2020 yılında küçük bir yolculuk yapmış gibi hissettim kendimi. Farkettim ki artık normal hissediyorum. Heyecan ve panik hallerinden eser yok. Bekliyoruz ve zaman geçiyor sadece. Eğer Bildirim alır veya konuyu bir şekilde yeniden görürseniz sizlerin de değişen hislerini ve aşı hakkındaki yorumlarını merak ediyorum. Teşekkürler.
  9. Emir

    Balık Kılçığı Diyagramı Nedir?

    Programlama ve makine alanındaki herhangi bir projeye başlamadan önce kesinlikle diyagramlardan faydalanırım. Hayali olarak bile çizilecek bir diyagram, çözüme giden yoldaki engelleri hızlı aşmak adına önemli bir detaydır. Bir problem yüzümüze vurmadan önce onu nasıl geçeceğini biliyor olmak kontrolün kimde olduğunu unutmamanı ve azmini yitirmemeni sağlıyor. Paylaşımınız için teşekkürler. Gerçekten teoride mantıklı olduğu kadar pratikte de işlevsel olduğuna eminim.
  10. Emir

    Renklerin Sesi Kelimelerin Kokusu: Sineztezi

    Empati isimli kitapta ( Adam FAWER ) çok güzel anlatılan bir konuydu. Aynı zamanda kokuları renkli algılamak, notaları görebilmek büyüleyici olduğu kadar da yorucu ve zor bir işleme sürecini beraberinde getirecektir muhtemelen. Gerçekten etkileyici ve gizemli bir durum. Teşekkürler paylaşımınız için.
  11. Peki hocam bunun alternatifi nedir? Sizce daha kaliteli ve zararsız(!) bir deodorant kullanmak bir çözüm olabilir mi bu duruma? Bazı insanların kişisel bakım olarak algıladığı tek şey maalesef deodorant ve parfüm kullanımı. Toplumun daha bilinçli bir hale gelmesi için verilen kişisel eğitimlerin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Sizin fikirlerinizi de öğrenebilir miyim bu konuda. Teşekkürler paylaşımınız ve emeğiniz için.
  12. Bu Beynimizin Bir Oyunu Mu? Uykuda Düşme Hissi…Hemen hemen hepimizin yaşadığı o enteresan deneyim… Bir gece önce pek iyi uyumadınız, gününüz çok stresli ve yoğun geçti. Kafanızı toplayıp bu yoğun günü hasarsız şekilde atlatabilmek için bol bol da kahve içtiniz. Akşam oldu, uzandınız o güzelim yatağınıza, kendinize rahat bir pozisyon seçtiniz ve nihayet güzelce uyuyabileceksiniz. Beyniniz yavaşlamaya başladı….Tam uykuya dalacaksınız…Hoooop o da ne? Sarsıcı bir düşme hissiyle aniden uyandınız. Oysa henüz uykuya dalmıştınız… Tıpkı önünüzdeki merdivenin son basamağını fark etmeyip boşluğa adım atmış ya da türbülansa yakalanmış bir uçaktaymışsınız gibi… Korkunç bir his biliyorum çünkü benim de başıma geldi, hem de defalarca…. Bu ilginç deneyim, bilimsel dilde “Hipnogojik Miyoklinik Seğirti” , yani daha anlaşılır kelimelerle “Uyku Sırası İstemsiz Seğirme”. Peki bu hissi kimler yaşıyor? Mayo Klinik tarafından yapılan araştırmalara göre insanların %70’inden fazlası bu hissi uykuya dalıp baş kısımları gevşedikten hemen sonra yaşamaktalar. Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi ise kişinin günlük yaşam kalitesinin önemini vurgulamakta… Uyku bilimi profesörü Jason Ellis, uyku sırasında aniden düşme hissiyle uyanmamızın; hipnik seğirmeden kaynaklandığını söyler. Hipnik Seğirme vakasının nedeni iki şekilde açıklanıyor. İlk varsayım daha bilimsel ama ikinci varsayım çok tartışma yaratacak bir türden… Uykudayken düşme hissi kaslarımızın istemsiz bir biçimde kasılarak bizi sarsmasıyla gerçekleşir. Bu birinci varsayım. Örneğin hıçkırık da istemsiz bir kas hareketidir. Uyku sırasında vücudumuzun işlevlerinde bazı değişimler olur. Uykuya geçişin birinci evresinde gözler yavaş hareket eder ve kasların etkinliği azalır. Düşme hissi tam bu anda ortaya çıkar. Düşme hissinin uyanıklık ve uyku arasındaki geçişi sırasında kol ve bacak kaslarındaki sinir hücrelerinin, doğru şekilde çalışmamasından kaynaklandığı öne sürülür. Benzer bir görüş ise bu durumun basit bir koruyucu refleks olduğu. Beyin, kas etkinliğindeki azalmayı ve kasların gevşemesini, vücudun gerçekten düştüğü şeklinde algılıyor. Vücudun kendini koruyabilmesi için kaslara, kasılma mesajı gönderiyor. Yani beynimiz bizi korumak isterken bu vahim deneyimi yaşamamıza sebep oluyor. Özellikle tedirginlik, stres hali, aşırı kafein tüketimi ve yatağına yorgun yatan kişilerin bu hissi daha sık yaşadıkları gözlemlenmiştir. Bu hissin sebebi EVRİM olabilir mi? Şimdi gelelim ikinci ve asıl ilginç olan varsayıma…Çok fazla desteklemiyorum ama yine de yazayım. Belki böyle düşünenler de vardır. Evrim… Türümüz Homo Sapiens’in ataları yaklaşık 4 milyon yıl öncesinden itibaren ağaçlar üzerinde yaşamayı bırakarak, ormanlardan çıkmış ve kademeli olarak çayır çimen hayatına geçmiştir. Üstünden çok zaman geçmiş olsa da ağaçlar üzerindeki geçmişi, evrim teorisi açısından bakarsak çok da eskilerde kalmış sayılmaz. Uyku sırası düşme hissi de günümüze kadar korunabilmiş bu genetik miraslardan bir tanesi mi acaba? Ataların çok büyük bir kısmı ağaçlar üzerinde yaşamaktaydı. Ağaçta yaşamanın önemli bir avantajı yerdeki avcılardan uzakta yaşamak olsa da en büyük tehlikesi düşmekti. Bunun sebebi sadece denge kaybı değil. Aynı zamanda aralarındaki kavgalar, bir bireyin diğerini ittirmesi, sert rüzgarlı bir gece primatların ağaçtan düşmesi için yeterli sebepler. Uyuyan bir primatın, düşmeye karşı sürekli alarm halinde olması gerekir. Ancak bu hiç kolay bir iş değildir; zaten uyku halinde, yarı felç olan vücudumuzu beyin sürekli kontrol altında tutmak ister. İşte tam da bu sebepten kritik anlarda beyinde, vücudu uyararak uyanmamızı sağlayan bir sinir devresinin evrimleşmiş olduğu düşünülmektedir.Biz de bu özelliği, atalarımızdan ötürü, günümüzde hipnik seğirme – ani sıçramalar olarak halen taşıyor olabiliriz. Aklınızda olsun; uykuya geçiş kasların gevşemesi, nefes hızının ve vücut sıcaklığının düşmesidir. İşte bu ani düşme hissi, kasların gevşemesi sırasında beynin anlık kontrolü kaybetmesiyle oluşur. Panikleyen ve alarm durumuna geçen beyin, tüm kaslarımızı kasarak düşmenin etkisini azaltır. Uyanınca yeniden çalışmaya başlayan duyularımız sayesinde beynimiz hızla normale döner, siz de uykunuza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz…
  13. Fil hastalığına sebebiyet veren hücreler arasında biriken doku sıvısı, lenf sıvısı ile hemen hemen aynı bileşenlere sahiptir. Lenf sistemi denince halk arasında akla hemen doku sıvısı gelir. Ancak, doku sıvısı ile lenf damarlarında bulunan sıvı hemen hemen benzerdir. Lenfatik sistem damarlarında bulunan bu sıvı, lenf olarak adlandırılmakla birlikte, doku sıvısı ile neredeyse aynı bileşenlere sahiptir. Ancak aynı şey değildir. Doku sıvısında hücreler arası matrikste, bilimsel ismiyle institial sıvıda, hücre ve her hücrenin etrafından geçmekte olan kılcal damarlar arasındaki besin, gaz vs. alışverişinden doğan maddeler bulunur. Nadir de olsa, kan proteinleri de kılcal damarlardan doku sıvısına geçebilir. Kılcal damarlardan daha ince çapa sahip olan lenf damarları doku sıvısında bulunan maddeleri, yani yitirilen sıvı ve proteinleri, difüze eder. Bununla birlikte, boyun bölgesindeki dolaşım sisteminin büyük toplardamarına dökerek tekrar kana kazandırmak gibi bir göreve sahiptir. Bundan başka, lenf, akyuvarları da içerir. Lenf sıvısında ilerleyen maddelerle birlikte lenf düğümü denilen yerler, lenfi süzerek organizmanın bekçileri olan akyuvarlara ev sahipliği yapar. İşte burada, doku sıvısı ve lenf arasındaki küçük farklılıklar gözünüze çarpmıştır. Lenf düğümlerinin savunma hücrelerine ev sahipliği yapması, istilacılara karşı büyük bir adaptasyondur. Lenfatik sistemi içerisindeki bir enfeksiyon karşısında eğer akyuvarlar istila eden konakçılara karşı galip gelemezse, lenf sisteminde biriken parazitler doku sıvısının hücresel alanda birikmesine, lenf damarlarının bu alandaki sıvıları proteinleri difüze edememesine, yani ödeme sebep olacaktır. Ancak bu durum, sadece parazitlerden kaynaklanan bir durum olmamakla birlikte, ameliyat sonrası lenf sisteminin zarar görmesi, kanser dokusunun bölünerek lenf damarlarını tıkaması da lenf damarlarındaki akışı aksatacaktır. İşte bu durumda, lenf sisteminin tıkanan bölgelerinde ağrılı, oldukça şişmiş, şekil bozukluğu ile seyreden son derece ciddi bir durum olan Elefantiyazis (halk arasında Fil hastalığı) meydana gelecektir. Bu hastalık, Latince isimleri Wuchereria bancrofti, Brugia tumori, Brugia malayi olan bir parazit solucanların lenf damarlarını tıkaması ile meydana gelir. Ancak nadir görülen bu hastalık, bu parazitten ziyade, genelde kanser dokusunun kontrolsüz büyümesi veya ameliyat esnasında lenf damarının zarar görmesi ile ortaya çıkar. Elefantiyazis hastalığının etkenlerinden biri olan parazitlerin yaşam döngüsü ile bu hastalığın seyrini daha anlaşılır hale gelecektir. Wuchereria bancrofti Çoğunlukla tropikal bölgelerde görülen bu paraziter hastalık, çeşitli sivrisinek türleri tarafından insana geçmektedir.Bu parazitler, morfolojik olarak yaşam döngülerinde 5 evreye sahiptir. İlk evrede (L1), doğurgan dişi kurtlardan her gün 10 bin kadar larva veya Mikrofilaria (parazitik formların erken aşaması) salınır. Salınan bu mikrofilarialar, sivrisinekler tarafından kan öğünleri sırasında yutulur ve bağırsak duvarına nüfuz eder. Sivrisineğin bağırsak duvarını istila eden parazit formu yavruları, daha sonra geliştiği ve 2 kere deri değiştirip patojen hale geldiği sivrisineğin toraks kaslarına, yani göğüs kaslarına, göç eder. Bu durum 10-14 gün sürer ve mikrofilaria’nın yaşam döngüsünde L3 olarak adlandırılan, larvanın 3. evresine girer. Larva L3 evresinde iken, beslenme boyunca dermisde konakladığı yer ağız kısmına göç eder ve artık aktif bir biçimde beslenme konumuna girer. Tekrar deri değiştirmekle birlikte, L4 evresine giren bu larva artık üreme olgunluğuna ulaşmak için, sivrisineğin ağız kısmından kan yolu ile başka bir canlının lenfatik sisteme göç edecektir. 6-9 ay içerisinde larva, yetişkin bir parazit solucan haline gelecektir. Gelişmiş yetişkin formdaki parazitler, genişleyebilme kabiliyetlerinden dolayı lenf damarlarında fonksiyon bozukluğu meydana getirmekle birlikte, doku sıvısı birikimine de sebebiyet verecektir. Sonuçta oldukça ciddi bir hastalık olan Elefantiyazis (Fil hastalığı) dediğimiz organizmanın bacak, el, ayak, kol, testis torbaları vb. bölgelerdeki lenf damarlarını tıkanmasıyla ağrılı, hareket kabiliyetini sınırlayan muazzam şişkinlikler oluşacaktır. L1-Mikrofilaria L2-ikinci larva evresi L3-üçüncü larva evresi L4-dördüncü larva evresi (nymph) L5-Yetişkin parazit Fil hastalığının tedavisinde parazitleri öldürme amaçlı çeşitli antibiyotikler kullanılır. Ancak, hastalık oldukça güç bir durum teşkil ettiğinden, her tarafa yayılan parazitleri ilaçla yok etmek yerine, ortak çözüm olarak hastalık daha bulaşmadan hastalık etkenlerini kontrol altına alma çalışmaları yapılmaktadır. Biologie tarafından blog bölümünde yayınlanmıştır.
  14. Her gün duyduğunuz seslerin bir şekli olsaydı nasıl olurdu? Ya da günlük yaşantıda giydiğiniz kıyafetlerin bir sesi olsaydı nasıl olurdu acaba? Evren nasıl bir yer olurdu? Ya müziğin rengi, renklerin sesi olsaydı? Sinestezi…Az önce söylediğim betimlemeleri gerçeğe dönüştürüyor. Toplumun neredeyse %20’si tarafından bu duyular tadılabiliyor. Daha önce içinizden birisi herhangi bir sayıya veya harfe cinsiyet veya renk yükledi mi? Örneğin 3 sayısı kadını andırıyor ya da 5 sayısı erkeği andırıyor diye söyledi mi? Tıp bilimine göre sinestezi bir hastalık olarak görülüyor. Peki bu hastalık nedir? Duyuların birlikte algılanması sonucu ortaya çıkıyor (sin : birlikte, estezi : algı). Nasıl yani? Duyular nasıl birlikte algılanabilir ki? Yani daha önce bisiklet pedalının sesi kırmızı mıydı? Ya da 32 sayısı kadın mıydı? Ya da duyduğumuz keman sesi turuncu bir üçgen miydi? Bu bahsetmiş olduğumuz sinestezik kişiler herhangi bir harfi ya da rakamı duyabilir, onları bir renkte görebilir. Herhangi bir rengi ; bir harf ya da rakamla eşleştirebilir. Örneğin aklımıza 5 dediğimizde kahverengi, 2 dediğimizde açık mavi geliyor olabilir. Şimdi size bir soru! Fizik dediğim anda aklınıza ilk ne geliyor? Çoğunuzun aklıma bilim dalı geliyor olsa gerek. Hatta fizik dediğiniz anda benim aklıma ilk Einstein, Hawking gibi isimler geliyor. Fakat Türkiye’de çok az insan tarafından tanınan bir bilim insanı daha var. Onun adı Richard Feynman. Richard Feynman kendi yazmış olduğu kitabında şöyle bir cümle kurmuştur : ”Nedenini bilmiyorum ama harfleri renkli görüyorum. Benim için j‘ler açık kahverengi, n‘ler mavi-mor arası ve x‘ler koyu kahverengi.". Feynman’ın bu ifadesinden kendisinin sinestezik olduğunu çok rahat bir şekilde anlayabiliyoruz. Çok uzun bir süre kişiler için zararı ya da faydası olmayan doğal bir durum olarak gözüktü. Sinestezi Hastalığının Faydaları! Aslına bakarsanız hem bilinçsel hem de fizyolojik olarak bir çok faydası var. Peki bu hastalığın faydaları neler? Yapılan araştırmalar sonucunda sinestezik karakterdeki insanların hafızalarının diğer insanlara nazaran çok daha kuvvetli olduğu ortaya konmuştur. Şimdi bir örnek verelim ;iki arkadaşınızı düşünün. Atıyorum Ahmet’e kırmızı adını verdiniz, Mehmet’ e de turuncu adını verdiniz. Ahmet’e verdiğiniz kırmızı ismi mi daha kolay yoksa Mehmet’e verdiğiniz turuncu ismi mi? Aslında arada bir fark yok. Bunu öylesine örnek vermiştim. Halbuki isim yerine bir rengi hatırlamak, o karakteri o renkle bağdaştırmak çok daha kolay. Yani yarın bir gün ‘İsmini unuttum, adın neydi senin?’ gibi bir durum söz konusu değil… Sinestezik kişilerin imgeleme yetenekleri çok kuvvetli olduğu için bilim, sanat ve teknoloji alanları ile uğraştığını söylemek büyük bir gerçek. Şimdi benim merak ettiğim bir soru var. Sizlerin de merak edeceğini ümit ediyorum. Acaba sinestezik olan insanlar uykuda ve rüyada neler görüyorlar? Aslına bakarsanız bu konu ile ilgili çok fazla araştırma yapılmadı henüz. Ne yazık ki tıpkı rüya olgusu gibi sinestezinin de yalnızca kişilerin deneyimleri olmasından dolayı çok şey bildiğimiz söylenemez. O yüzden sinestezi kuvvetli bir şekilde sırrını korumaya devam ediyor. Peki içinizde sinestezik olan var mı? Yorumlara bekliyorum.
  15. Günlük yaşamımızda, yoğun işlerden geriye kalan en büyük etki ter kokusudur. Direkt olarak vücuda uygulanan bu kokular, kozmetik ürünler arasında oldukça ön plandadır. Peki, Deodorantın Zararları Nelerdir? Meme kanserine etkisi: Uzun yıllar boyunca kullanılan deodorantlar, zamanla kadınlarda çeşitli rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Bunların başında kanser yer alıyor. Meme kanseri, kadınlarda uzun zaman deodorant kullanmanın sebep olduğu etkenlerden biridir. Kısacası, kullanımında aşırıya kaçmamak ve gerekli miktarları aşmamak gerekir. Deri hastalıkları riski: Terli vücuda sıkılan bu ürünler bazı kişilerde çeşitli deri hastalıklarına sebep olabiliyor. Özellikle mantar, deodorant kaynaklı oluşan deri hastalıklarının başında gelmektedir. Bu yüzden terliyken deodorant kullanılmamasında yarar vardır. Kullanılması gerekiyorsa, kıyafetlerin üzerine sıkılmalıdır. Özellikle ciltleri daha hassas olan kişilerin deodorantlardan daha fazla etkilendiğini söyleyebiliriz. Astım hastalarına etkisi: Astım, çağımızın yaygın olarak görülen hastalıklarından biridir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda astım vakalarına sıklıkla karşılaşılabiliyor. Astım hastalarının deodorant kullanmaları oldukça tehlikelidir. Hatta astım hastalarının deodorant sıkılmış olan bir ortamda olmaları, hastaların nefes darlığı çekmelerine ve ani gelişen astım krizlerine yol açabilir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda bu durum çok daha belirgin etkiler göstermekte ve daha ciddi durumların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Cilt kanserine etkisi: Bu ürünleri sıktıktan sonra güneşe çıkmak önemli cilt problemlerine neden olabilir. Çünkü; deodorant, güneş ışınları ile birleştiği zaman cilt üzerinde çeşitli alerjilere ve kızarıklara yol açıyor. Tüm bu etkenler de cilt kanserine yakalanma ihtimalini artırıyor. Deodorantların zararlı etkileri, sadece bireylerle sınırlı değildir. Dünyamıza, yani doğamıza da ciddi zararları vardır. Deodorantlar, içlerinde bulunan Klor (Cl) nedeniyle ozon tabakasını çözüyorlar. Deodorantların içeriğinde bulunan CFC gazı (Kloroflorokarbon) parçalanmıyor. Karşısına çıkan diğer moleküller ile birleşmeden atmosferde yükselebiliyor. Bozulmadan ozon tabakasına kadar çıkabildiği için de burada ozon moleküllerini parçalıyor. Peki bu CFC nedir? Haydi onu da öğrenelim: Kloroflorokarbon, Halokarbon Gazları sınıfına giren bir gazdır. O halde; daha genel kapsamda öğrenmemizde fayda var. Halokarbon Gazları: Bu gazlar, parfüm sanayindeki spreylerde ve soğutucularda kullanılarak atmosfere salınmaktadır. Atmosferin ozon tabakasındaki O3’ü, oksijene (O2) ve türevlerine dönüştürerek, ozon tabakasının incelmesine sebep olur. Böylece; Güneş’ten gelen ultraviyole ışınlarının (UV) büyük bir kısmını tutan ozon tabakası inceldiğinden, gereğinden daha fazla ultraviyole ışını Dünya’ya gelerek, canlılarda çeşitli zararlara ve yeryüzünde ısınmaya neden olmaktadırlar. Bu gazlar aynı zamanda, atmosfere yansıyan güneş ışınlarını tutarak da küresel ısınmaya neden olan gazlardır. NOT: Küresel ısınmaya neden olan diğer maddeleri ve bu maddelerin salınmasına neden olan diğer sebepleri merak edenler ve daha detaylı bilgi almak isteyenler, bu makaleden okuyabilirler.
  16. Bilgilendirme için teşekkürler, imla ve noktalama düzeltmeleri için metine ufak müdahaleler yaptık, bilginiz olsun :)
  17. ZATÜRRE Tıp litertüründe pnömoni olarak bilinen ve akciğerde doku iltihabına sebep olan Zatürre hastalığına Pnomokok (Streptococcus pneumoniae) adlı bakteri yol açmaktadır. Bu hastalığın etken mikroorganizmaları virüsler, bakteriler ve mantarlar; üst solunum yollarında enfeksiyon meydana getirirler. Ayrıca Rhinovirus, Coronavirus, İnfluenza, Adenovirus gibi mevsimsel soğuk algınlığı ve grip nedeni olan virüsler ile, özellikle çocuklarda bronşiolite sebep olan RSV (respiratuar sinsityal virüs) de zatürre etkeni olabilmektedir. Kış aylarında görülme sıklığı artan Zatürrenin belirtileri ateş, öksürük ve balgam olarak değerlendirilir. Tanı ve tedavide erken teşhisin önemli olduğunu vurgulayan Dünya Sağlık Örgütü, Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı ve sağlık personelleri belirtilerin gözlemlendiği an bekletilmeden hastaneye teşhis için gidilmesi gerektiğinin altını çizmektedirler. Hastalığa sebep olan bir çok etmen yer alırken en çok gözlemlenen pnomokok bakterisine yönelik aşı çalışmaları mevcuttur. “Ateş, öksürük, balgam aksi ispatlanana kadar zatürredir, doktora gitmeyi gerektirir.” Muayeneden sonra, tanıyı kesinleştirmek ve tedaviye yön verebilmek adına · akciğer filmi, · bilgisayarlı tomografi, · kan tetkikleri, · balgam kültürü gibi tetkikler yapılmaktadır.. Zamanında doğru teşhis edilerek tedaviye başlanan zatürre hastalığına karşı · aşı ile koruma, · antibiyotik desteği, · yoğun bakım ünitelerinde solunum cihazları, araştırılıp, geliştirilmektedir. Toplumda en sık rastlanan bulgular ile karşılaşıldığında ihmal edilmemesi gerekmektedir. İhmal edilirse yüksek mortalite oranları gözlemlenebilir. Hastaneye erken gelmek çok önemlidir. Bireyler hastalık geçmişlerine bağlı olarak belirli risk gruplarında değerlendirilirler: · 65 yaş üstü ve Kronik Rahatsızlıkları Bulunan · Bağışıklık sistemi zayıf bireyler, · Diyabet Hastaları, · Böbrek Yetmezliği, · Kronik Obstrüktif Akciğer Hastaları (KOAH), · Kalp Yetmezliği · Kanser · AIDS · Steroid tedavisi görenler, · Dalak bulunmayan veya fonsiyonunu yitirmiş bireyler Bu sayede birey ayakta, hastaneye yatırılarak veya yoğun bakımda olacak şekilde tedavi şekli belirlenir. Zatürreye neden olan mikroorganizmalar değerlendirilerek en çok gözlemlenen bakteri pnomokok olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma uygun prosedür oluşturularak koruyuc aşı geliştirilmiştir. Bu bağlamda pnomokok bakterisi zatürre dışında kan beyin bariyerini aşarak menenjite neden olmaktadır. Belirtileri grip ve özellikle pandemic gündemimizde adını sıkça duyduğumuz koronavirüse benzemektedir. Bu nedenle bireyler hastaneye geç başvuru yaparak hastalığın ilerlemesine ve tedavide geikmeye neden olmaktadırlar. Enfeksiyon yakın temas ve kalabalık ortamlarda daha kolay yayılmaktadır. Birincil korunma yolu aşıdır. Bu süreçte tedbirli olmak çok önemlidir. Toplumdan ve sigaradan izole bir yaşam seçmek alınabilecek tedbirlerden sayılmaktadır. Ek olarak tanıdık önerilerine göre ilaç kullanımı son derece yanlıştır. Hastalığın ağırlaşmasına, semptomların çoğalmasına, dirençli mikroorganizmaların oluşmasına ve en önemlisi ölüme sebep olabilir. Doğru tanı ve tedavi için hastaneye gitmek gereklidir. GİZEM ONAR | Molecular Biology and Genetics BsC
  18. 1984 Dünya Satranç Şampiyonası unvan yarışı öncesinde beş aylık bir hazırlık yapan rus oyuncu Anatoly Karpov’un endişe verici şekilde zayıflamış olduğu fark edilip yarış iptal edildi. Rus oyuncu bu süreç de yapılan onlarca maçla 10 kilogram vermişti ve bu durum sağlığından endişe duyulmasına neden olmuştu. Karpov bu fiziksel değişim de yalnız değildi. Satranç yarışmacılarının bu kadar önemli olmasa da kilo kaybı yaşadığı hatta günlük –koltuklarından hiç kalkmadan- 6.000 kalori yaktıkları bildirildi. Peki bu gerçekten de düşünerek olabilecek bir durum muydu? Beynin vücudundaki etkilerine bakacak olursak; vücut durduğunda temel gereksinimler hariç herhangi bir faaliyet yapmadığında beyin vücudun %20-25 glikoz şekerini kullandığı biliniyor. Bu ortalama olarak 350-450 kalori demek oluyor. Çocukluk döneminde bu oran yaklaşık olarak 2.5 katına çıkıyor. Duke Üniversitesi’nin evrimsel antropoloji yüksek lisans öğrencisi Arianna Harrington ile birlikte, memeli beyninde enerji kullanımını inceleyen Boyer, minik ağaç atışı ve minik cüce marmoseti gibi çok küçük memelilerin vücut enerjisinin beyindeki enerjisini de beynine ayırdığını ortaya koydu. Boyer, bunun nedeni, beyinlerin hafif olmasına rağmen, insan beyinlerinin – ve benzer şekilde ağaç parçalarında ve marmosetlerde glikoza aç beyinlerin – vücudun geri kalanına göre daha büyük olduğuna inanıyor. Boyer Live Science, “Beyninizin bedeninize göre büyükse, muhtemelen metabolik olarak daha pahalı olacak” dedi. Harrington, bu organın çektiği enerjinin çoğunun, beyindeki nöronların, sinaps adı verilen hücre yapıları arasında iletilen kimyasal sinyaller yoluyla birbirleriyle iletişim kurmasına olanak sağlamaya adadığını belirtti. “Enerjinin çoğu sinaps ateşlemeye doğru gidiyor. Bu, beyindeki en pahalı işlemlerden biri olduğu düşünülen membranlar arasında iyonların taşınmasını içeriyor.” Ayrıca, beyin asla dinlenmiyor, diye açıkladı. Uyuduğumuzda, vücudumuzun fonksiyonlarını korumak için hücreler arasındaki sinyalleri yakmaya devam etmek için hala yakıt gerekir. Dahası, beyne hizmet etmek, nöronlara karşı beslenmeyi kanalize etmek için var olan hücre filolarıdır. Ve bu hücrelerin hayatta kalmak ve işlerini yapmaya devam etmek için vücudun glikoz paylarını almaları gerekir. Beynin inşa edilmesine adanan büyük kaynaklar ayrıca, yoğun gelişim dönemlerinde, 5 ya da 6 yaşındayken beynimizin, yetişkin beynimizin ihtiyaç duyduğu enerjinin neredeyse üç katını neden topladığını açıklamaya yardımcı olur. Beyin ne kadar çalışırsa o kadar fazla enerji mi harcayacak? Bilişsel açıdan zor bir görevse evet. Bu zihinsel görev bireyler arasında farklılık gösterir. Ancak Kanadalı bilim insanı Claude Messier’ e göre ‘öğrenilmiş rutinler değil de koşulları sürekli değiştiren görevler’ olarak tanımlar. Mesela müzik aleti çalmayı öğrenmek veya yoğun bir satranç oyununda yeni hamleler bulmak. Messier ‘yeni şeyler öğrenmek için beyin bölgelerindeki enerji aktarımını arttırmak için aktif hale gelir’ dedi. Bu görevler beceri haline geldikçe beyin artık başarmak için çok çalışmaya ihtiyaç duymayacak ve daha az enerji kullanacak. Fakat zor zihinsel görevlerin yerine getirilmesi durumunda enerji kullanımı artsada genel olarak beynin enerji kapasitesi söz konusuyken bu faaliyetler bunu büyük ölçüde etkilemeyecektir. Düşünmek bu kadar etkilemiyorsa karpov bu kadar nasıl zayıflayabilmişti. Bilinen satranç oyuncuları hızlı kalp atışı ve nefes almaya bağlı olarak yoğun stres altına girerler. Bu durumlar kalori yakar. Bu gibi oyuncular ve sanatçılar uzun süre ilgilenmek zorunda olacakları işlerde yemek yeme düzenlerini bozarlar. Uzun süre hareketsiz kalmanın sonucunda vücut toparlanmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyor. Messier ‘eğer çok sık yemiyorsanız veya normal olarak yemiyorsanız zayıflayabilirsiniz’ dedi. Ne yazık ki sadece düşünmek bizi zayıflatmıyor. Blog bölümünde Sevim Çetin tarafından yazılmıştır.
  19. Çoğu kadın tarafından merak edilen bir konu vücudun görünümünde çok rahatsız edici bir durum olan cilt çatlaklarıdır. Cilt çatlaklarına birçok farklı etmen neden olmakla birlikte toplum içerisinde genellikle kadınların hamile kalması sonrasında görülen bir sorun olarak algılanmaktadır. Fakat bu sorun sadece hamilelik ile ilişkilendirilmemeli ve neden olabilecek diğer etmenlerde öğrenilmelidir. Ana mantıkta bu rahatsızlığın oluşmasına neden olan durum, cildin orta katmanındaki gerilme dolayısıyla yırtılması ve çatlak bir görünümün oluşmasıdır. Bu duruma neden olan faktörler arasında hamilelik dışında; vücut spor çalışmaları, ergenlik dönemi sıkıntıları, genetik faktörler, sık sık kilo alarak tekrar vermek, ciltte bulunan kolajen lif eksikliği, hormonal değişimler ve farklı hastalıklardan dolayı kortizon tedavisi görmek gibi durumlar bulunmaktadır. Cilt çatlaklarının oluşmasından önce alınabilecek bazı önlemler sayesinde bu sağlık sorunu önlenebilir. Ciltte oluşan çatlakların tedavi edilmesi noktasında çok zor bir süreç gerekirken önüne geçmek daha kolay ve etkili olmaktadır. Öncelikli öneriler başında uzmanlar tarafından sık sık diyet yapıldığı takdirde hızlı bir şekilde kilo verildikten sonra yeniden kilo alınmaması için doğru bir beslenme planı uygulanması ve metabolizmanın verilen kilo ile birlikte yaşamaya alıştırılması vardır. Önlem yollarından birisi de cildin sık sık nemlendirilmesi için özellikle banyodan sonra nemlendirici kremler kullanılması ve soğuk havalar ile güneşlenme işlemleri sonrasında nemlendirme uygulanmasıdır. Ayrıca vücudun su ihtiyacının doğru bir şekilde karşılanması için günde en az 8-10 bardak su içilmesi ve her gün düzenli olarak egzersiz yapmaya dikkat edilmesi gibi önlemler de alınabilir. Ergenlik döneminde ise gençlerin daha çok lifli yiyecekler yanında çinko, A, E ve C vitamini içeren besinleri tüketmesi önemlidir. Çoğu kadın tarafından merak edilen bir konu vücudun görünümünde çok rahatsız edici bir durum olan cilt çatlaklarıdır. Cilt çatlaklarına birçok farklı etmen neden olmakla birlikte toplum içerisinde genellikle kadınların hamile kalması sonrasında görülen bir sorun olarak algılanmaktadır. Fakat bu sorun sadece hamilelik ile ilişkilendirilmemeli ve neden olabilecek diğer etmenlerde öğrenilmelidir. Ana mantıkta bu rahatsızlığın oluşmasına neden olan durum, cildin orta katmanındaki gerilme dolayısıyla yırtılması ve çatlak bir görünümün oluşmasıdır. Bu duruma neden olan faktörler arasında hamilelik dışında; vücut spor çalışmaları, ergenlik dönemi sıkıntıları, genetik faktörler, sık sık kilo alarak tekrar vermek, ciltte bulunan kolajen lif eksikliği, hormonal değişimler ve farklı hastalıklardan dolayı kortizon tedavisi görmek gibi durumlar bulunmaktadır. Cilt çatlaklarının oluşmasından önce alınabilecek bazı önlemler sayesinde bu sağlık sorunu önlenebilir. Ciltte oluşan çatlakların tedavi edilmesi noktasında çok zor bir süreç gerekirken önüne geçmek daha kolay ve etkili olmaktadır. Öncelikli öneriler başında uzmanlar tarafından sık sık diyet yapıldığı takdirde hızlı bir şekilde kilo verildikten sonra yeniden kilo alınmaması için doğru bir beslenme planı uygulanması ve metabolizmanın verilen kilo ile birlikte yaşamaya alıştırılması vardır. Önlem yollarından birisi de cildin sık sık nemlendirilmesi için özellikle banyodan sonra nemlendirici kremler kullanılması ve soğuk havalar ile güneşlenme işlemleri sonrasında nemlendirme uygulanmasıdır. Ayrıca vücudun su ihtiyacının doğru bir şekilde karşılanması için günde en az 8-10 bardak su içilmesi ve her gün düzenli olarak egzersiz yapmaya dikkat edilmesi gibi önlemler de alınabilir. Ergenlik döneminde ise gençlerin daha çok lifli yiyecekler yanında çinko, A, E ve C vitamini içeren besinleri tüketmesi önemlidir. Cilt Çatlaklarının Doğal Yolla Giderilmesi Uzmanlar tarafından belirtildiği üzere cilt çatlaklarının tamamen giderilmesi neredeyse mümkün değildir. Fakat erken dönemde yani ciltteki çatlaklar henüz kırmızımsı renkte iken müdahale edilerek görünürlükleri daha azaltılabilir. Genel olarak vücudun karın, uyluk, kol ve göğüs bölgelerinde görülen çatlaklar doğal çözüm yöntemleri ile gözle görülür bir şekilde indirgenebilir. Bunun için kullanılabilecek en uygun maddeler bitkisel yağlardır. Bu yağlarla vücutta masaj yapılması büyük bir etki gösterecektir. Fakat uzun dönem önce oluşmuş ve artık beyaz renge dönmüş çatlaklarda bu yöntem sonuç göstermeyebilir. Kullanılabilecek bitki yağları; badem yağı, zeytinyağı, buğday rüşeymi yağı, lavanta yağı, kakao yağı, papatya yağı, aloe vera, üzüm çekirdeği yağı olabilir.
  20. Beyin hücreleri yaşam boyunca daima bir kayıt işlemi içerisinde ve öğrenme isteğindedir. Bunlar bazen önemsiz olsa bile beynimiz bunları kaydeder . Peki o öğrenilen, kaydedilen şeyler beynimizden nasıl olur da uçar gider? Sinaps Nedir? Sinaps, nöronların (sinir hücrelerinin) diğer nöronlara ya da kas, salgı bezleri gibi nöron olmayan hücrelere mesaj iletilmesini sağlayan özelleşmiş bağlantı noktaları olarak nitelendirilir.Ayrıca sinapslara sinirsel dürtünün bir nörondan diğerine geçtiği nokta da diyebiliriz. Yani sinapsları bir şeye benzetecek olursak, onlar kafamızın içindeki küçük kavşaklar olabilirler. Sinaptik budama nedir? Sinaptik budama, beyinde erken çocukluk ile yetişkinlik arasında gerçekleşen doğal bir süreçtir. Doğanın sinir sistemleri oluşturmak için kullandığı büyük stratejilerden ; nöronlar, aksonlar ve sinapslar gibi sinirsel elementlerin fazla üretilmesi ve ardından fazlalıkların yok edilmesidir. Bu sistem olmasaydı biyolojik olarak oldukça maliyeti fazla olan hücrelerimiz arası haberleşme mekanizması gereği olmayan birçok bağlantı içinde hayatımız boyunca çalıştırmak zorunda kalacaktık ve neticeye baktığımız zaman zihinsel verimimiz bugün olduğu kadar yüksek ve iyi olmayacaktı. Sinaptik budama ne zaman gerçekleşir? Sinapsların miktarı ve yoğunluğu ,erken yaşlarda hızla artar.Sinaptik budama zamanlaması beyin bölgesine göre değişir. Bazı sinaptik budama gelişimde çok erken başlar, zaman zaman geç olabilir ancak en hızlı budama yapılan dönem kabaca 2 ila 16 yaşları arasındadır. Dönemlere göre sinaptik budama Erken embriyonik evre [2 Yıl] Embriyoda beyin gelişimi, gebe kaldıktan sadece birkaç hafta sonra başlar. Hamileliğin yedinci ayında fetüs kendi beyin dalgalarını yaymaya başlar. Bu süre zarfında beyin tarafından yeni nöronlar ve sinapslar çok yüksek oranda oluşur.Yaşamın ilk yılında, bir bebeğin beynindeki sinapsların sayısı on kattan fazla artar. 2 veya 3 yaşındayken, bir bebekte nöron başına yaklaşık 15.000 sinaps bulunur .Beynin (vizyondan sorumlu kısım) görsel korteksinde, sinaps üretimi yaklaşık 8 aylıkken doruğa ulaşır. Bebeklik döneminde, beyin oldukça büyük miktarda büyüme yaşar. Erken beyin gelişimi sırasında nöronlar arasında sinaps oluşumu patlaması vardır. Buna “sinaptogenez” denir. Sinaptogenez’in bu hızlı dönemi; öğrenme, hafıza oluşumu gibi hayati bir rol oynar. Yaklaşık 2-3 yaşlarında, sinapsların sayısı en yüksek seviyeye çıkar. Fakat çok kısa bir zaman sonra bu sinaptik büyüme periyodundan, beyin artık ihtiyaç duymadığı sinapsları çıkarmaya başlar. Gençlik Çağı [Ergenlik Dönemi] Sinaptik budama ergenlik döneminde devam eder, ancak eskisi kadar hızlı değildir. Toplam sinaps sayısı dengelenmeye başlar.Araştırmacılar bir zamanlar beynin erken ergenlik dönemine kadar sadece sinapoz budadığını düşünürken, son gelişmeler geç ergenlik döneminde ikinci bir budama dönemi keşfetti. Erken yetişkinlik Yeni araştırmalara göre, sinaptik budama aslında yetişkinliğin erken dönemlerinde devam etmekte ve 20’li yılların sonlarında bir süre durmaktadır.İlginç bir şekilde, bu süre zarfında budama çoğunlukla beynin karar verme süreçlerinde, kişilik gelişiminde ve eleştirel düşüncede yoğun olarak yer alan beyin prefontal korteksinde gerçekleşir. Peki neye göre budar? Bu gizem daha yeni yeni çözülüyor. Araştırmacıların dediğine göre, daha az kullanılan sinaptik bağlantılar, “C1q” adını taşıyan bir protein tarafından belirleniyor. Mikroglial hücreleri de bu belirlenen sinapsı tespit ettiklerinde, bu proteini bağlayıp, o sinapsı yok ediyorlar ya da buduyorlar. Beyin bir sinaps oluşturduğunda, güçlendirilebilir veya zayıflatılabilir. Bu, sinapsın ne sıklıkla kullanıldığına bağlıdır. Başka bir deyişle, süreç “onu kullan ya da kaybet” ilkesini izler: Daha aktif olan sinapslar güçlendirilir ve daha az aktif olan sinapslar zayıflar ve sonuçta budanır. Bu süre zarfında alakasız sinapsların çıkarılması işlemi, sinaptik budama olarak adlandırılır. Bunun için her ne yaparsanız yapın, ne öğrenirseniz öğrenin özellikle tekrarlayın. Zaten biliyoruz ki bir alanda ya da işte ne kadar fazla denersek ve tekrarlarsak, o işte o kadar gelişiriz. Bunun sayesinde “Pratik mükemmelleştirir.” sözünü gayet iyi bir şekilde anlar ve ne derece doğru olduğunu görürüz. Blog bölümünde M. Furkan Öksüz tarafından kaleme alınmıştır.
  21. DEPRESYON BİR VİTAMİNLE TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ? Depresyonun pahalı olmayan, kolayca ulaşılabilecek, reçetesiz satılan bir takviyeyle iyileşebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Veya kronik kaygı durumundan, doğal stres azaltıcı maddeler içeren bazı yiyecekleri daha fazla tüketerek kurtulabileceğinizi? Okumaya devam edin şaşıracaksınız ve memnuniyet duyacaksınız. DEPRESYON GELİŞMESİNİN ALTINDA B12 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ OLDUĞU UZUN ZAMANDIR DÜŞÜNÜLÜYOR. B12 hayatın temel yapı taşlarından birisi. Ve yıldızlı bir antidepresan. Hepimizin, kırmızı kan hücresi ve sinir hücresi zarı üretmek, DNA’mızın ifadesinin düzenlenmesi ve diğer çeşitli beyin ve vücut fonksiyonlarını yerine getirmek için B12’ye ihtiyacımız var. Beyni ve sinir sistemini korur, dinlenme ve ruh hali döngülerini düzenler ve bağışıklık sisteminin düzgün işlev görmesini sağlar. Ciddi eksiklik durumu sadece depresyona yol açmakla kalmaz, paranoya, sanrı, hafıza kaybına hatta idrar kaçırma, tat ve koku duyularının kaybolması ve en sonunda da beynin fiziksel olarak küçülmesine ve bunamaya yol açabilir. Tıp literatürü bu belirtileri gösteren ve sadece bir B12 iğnesiyle düzelen kişilerin vaka raporlarıyla doludur. Bunların en çarpıcı olan birisinden, 2003 tarihli bir vakadan örnek vermek isterim. Hayatı boyunca vejetaryen olan bir kadında bir buçuk ay süresince sürekli kötüye giden depresyon durumundan sonra sanrılar ve paranoid duygular başlamış, katatoniye (uyanık ve hayatta olmasına rağmen hiç tepki vermemek, donmak) kadar gitmiş belirtiler. Elektroşok ve antipsikotik ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılıyormuş ki başka bir hastaneye götürülmüş. Orada B12 seviyesi ölçülmüş ve bir iğne yapılmış. Bundan sonra tamamen iyileşmiş ve başka tedaviye gerek kalmamış. Toplumun beşte ikisinde ciddi B12 eksikliği olduğu tahmin ediliyor. Bunun nedenleri arasında yetersiz beslenme, disbiyosis (bozulmuş bağırsak florası), PPI türü mide ilaçları ve diyabet ilaçları kullanımı bulunuyor. Vejetaryen ve veganların daha da dikkatli olması gerek bu konuda çünkü B12 en çok hayvansal gıdalarda bulunuyor.
  22. Stephen King’in efsaneleşmesini sağlayacak olan kıvılcımı yakan kişi bir kadındı. Üniversiteden mezun olduktan sonra iş arayışına çıkan Stephen, yerleşkesine yakın bir yer olan Hampden‘da İngilizce öğretmenliği yapmaya başlamıştı. Gündüzleri kasabadaki çocukları eğitirken geceleri de eşi Bayan Tabitha ile vakit geçiriyordu, pek tabii zihninden kağıt parçalarına dökülmek için can atan öykülere kısa da olsa ayıracak vakti vardı. İngilizce öğretmenliği Stephen için bir sorundu, çünkü yazmak için ayırması gereken vaktinin hep kısa olması kendisini huzursuz ediyordu. Okulda önceden yaşanılan bir olay hakkında kafasında oluşan fikir Stephen‘in Carrie‘yi kaleme almasına sebep oldu. Hikayenin ilk taslağının üç sayfasını hazırladı fakat okuduktan sonra tiksinmişti ve parçalara ayırıp çöpe attı. Bunun dört sebebini ”Yazma Sanatı” adlı kitabında açıklayan Stephen King şöyle anlatıyor: Ertesi günün akşamı okuldan eve döndüğünde; kendisini ellerinde tuttuğu, sigara külleriyle kirlenmiş, rengi parça parça grileşmiş, kırış kırış şekilde birleştirilmiş kağıt parçalarıyla bekleyen kişi Bayan Tabitha’ydı. Kendisinin tiksinerek yırttığı sayfaları Bayan Tabitha tek tek birleştirip okumuş ve hikayenin geri kalanını öğrenmek istediğini söylemişti. Stephen King‘in liseli kızlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum diye yakarmasına karşılık Bayan Tabitha, tebessümle King‘in gözlerine bakarak ona yardım edebileceğini söylemişti. Stephen King ve Tabitha King Bayan Tabitha‘nın ısrarı sonucunda yazmaya devam ettiği romanı “Carrie” 5 Nisan 1974 yılında yaklaşık 30.000 kopya olarak basıldı. 43 yaşında olan bu eserin son film uyarlaması ise 2013 yılındaydı ve dünya çapında $84 Milyon dolar hasılata ulaştı. Romanlarını kurgularken izlediği yol 2013 Yılında UMAS LOWELL‘da konferansa katılan Stephen King meslektaşı ve yakın bir arkadaşı olan John Irving‘in şu sözüne atıfta bulunuyor : “Bir kitabı yazmaya başladığımda, ilk önce o kitabın son cümlesini yazarım.” Umas Lowell konferansından bir kare. Ardından bunun kendisi için eğlenceyi tamamen mahvetmek anlamına geldiğini söylüyor. Kendi izlediği yolu ise şu şekilde anlatıyor: “Ben küçük fikirlerle başlıyorum, farklı yerlerden gelen küçük fikirler. Bazen kalıyorlar ve o fikirlerle farklı şeyler yapıyorsun. Bazen de uçup gidiyorlar. Ama asıl düşünce şu; bir fikirle yola çıkıp onunla başlangıç yapıyorsunuz, fikirlerinizin karakterlerdeki etkilerini gördüğünüzde ise yeni şeyler keşfederek bundan zevk almaya başlıyorsunuz.” Bildiğiniz üzere Stephen King romanlarını kaleme alırken aynı zamanda hikayenin gidişatını düşünüyor, heyecanını ve yazarkenki şevkini kaybetmemek için kendi kurguladığı hikayesine kapılar açıyor ve her birinden olmasa da bazılarından gelen davetleri değerlendirerek devam ediyor yolculuğuna, böylelikle akıcı olmanın kilit noktasını buluyor. Bangor Daily News‘a verdiği röportajda Korku Ağı romanını yazarken işlerin nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor: “O hikayeye başladığımda kendi kendime Dracula’daki gibi iyilerin kazanmasını düşlemedim. İyi adamlar kaybedecek, sonunda da herkes vampire dönüşecekti. Ancak böyle olmadı. Çünkü kitapla birlikte ilerliyorsunuz ve bu hikayeyi gitmek istemediğim daha karanlık yerlere götürdü. Hikaye büyük ve güçlü bir makineye dönüşebilir ve bunu fark edemezsiniz.” Kurgu hakkındaki en sevdiği tanım ise ABD’li Roman Yazarı Dr.Thomas Williams‘a aittir. “Williams roman yazmayı boş, karanlık bir ovada kamp ateşi yakmaya benzetir. Karakterlerse karanlığın içinden ellerinde odun yığınlarıyla teker teker çıkarlar ve bu odunları ateşe atarlar, ateş sönmeden önce kendilerini çok şanslı hissederler. Tüm karakterler ateşin etrafında ısınmak için dikilirler.” Kendisi için de roman yazmanın böyle bir şey olduğunu dile getiriyor. “Bu denli efsaneleşmesinin sebebi gerçekten sadece hikaye ile beraber gidip o anki fikirlerini yazıya dökmesi mi? Bu tamamen saçmalık.” Diyecek olanlarınız vardır elbette. Eğer bana soracak olursanız, kesinlikle buna katılmayacağımdan emin olabilirsiniz. Gariptir ki aynı şeyleri hissediyorum, şu şekilde açıklayayım: İnteraktif bir filmin içine atılmışsınız gibi düşünün, yaşayacağınız şeylerin tamamı filmi izleyen kişinin seçimleriyle gerçekleşecek. Bu sizi korkudan öldürebilir, heyecandan tir tir titretebilir. Fakat filmi izleyen ve seçimleri yapan kişinin tek düşüncesi sonraki adımda ne olacağıdır. Hikaye ile beraber yazmak işte tam olarak böyle bir şey, karakterlerinize kaleminizin ucundan sayfanıza düşen mürekkep ile can veriyorsunuz ve sonunun nereye gideceğini siz bile kestiremiyorsunuz. Kullanmış olduğu ve önerdiği teknikler 1. Gerçeği Anlat : Stephen King‘e göre gerçek hayatta yaşadığımız olaylardan alınan parçaların yazıya dökülmesi okuyucuyu etkilemek için yeterli olacaktır. (Carrie, Hayvan Mezarlığı, Kujo… gibi bir çok romanı yaşadığı olaylar üzerinden yazılan romanlardır.) 2. Kısa cümleler işe yararken uzun cümlelere ihtiyacımız var mı?: Tabiri caizse dallandırıp budaklandırmak. Gereksiz yerlerde fazla kelimeler israf ederek kurduğumuz cümleler. Stephen King bu konu için, ”Ev hayvanınıza akşam kıyafetleri giydirmek gibi’‘ benzetmesini yakıştırıyor. 3. Tek cümlelik paragraflar kurun: Stephen King kurgunun amacının dil bilgisi doğruluğundan ziyade okuyucunun hoşuna gideceği bir hikaye sunmak olduğunu düşünüyor, bu da akıcı olmayı beraberinde getiriyor. King‘e göre tek cümlelik paragraf kurmak yazmaktan çok konuşmaya benziyor ve bunun iyi bir şey olduğunu söylüyor. “Yazmak baştan çıkarıcıdır, iyi konuşmak ise baştan çıkarmanın bir parçasıdır. Eğer öyle değilse neden birçok çift akşam yemeğinden sonra soluğu yatakta alıyor?.” Sanırım bu soruya cevap veremeyeceğiz Bay King teşekkürler… 4. İdeal okuyucularınız için yaz: İdeal okuyucularınız için kalemi elinize alın: Bu noktada Stephen King bir şeylerini yazarken ideal okuyucularını düşündüğünü söylüyor, “Bu bölümü okuduğunda ne düşünecek?” diye merak ettiğini söylüyor. Kendi ideal okuyucusu Bayan Tabitha imiş… 5. Çok çok ve çok oku: Stephen King‘in söylemine göre yazacak bir şeyiniz yoksa hiçbir şey okumuyorsunuzdur. Kendisi uzun bekleme odalarında, tiyatro lobilerinde, sıkış tepiş sıra kuyruklarında kitap okuduğunu anlatıyor. 6. Her seferinde tek kelime yaz: Bir röportajında sunucu Stephen King‘e nasıl yazdığını sormuş. Cevabı ise “Her seferinde bir kelime.” olan Stephen King‘in şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıp uzun süre cevapsız kalan bu sunucuyu anlatırken Bay King, şaka yapmadığını söylüyor. 7. Her gün yaz: Stephen King‘in bu önerisini dikkate almak gerekli diye düşünüyorum, kendisi gerçek anlamda yazma bağımlısı bir kişilik. Her sabah birkaç saat yazı yazdığını söylüyor. Bu bir atletin uzun bir maratona hazırlanması gibi bir şey. Kendinizi sürekli denemezseniz her yazınız yarıda kalacaktır demeye getiriyor olabilir. Kısaca gelişimini izle ve yazmadan durma. 8. Eğlenmek için yaz: Kendisi sıkılarak, heyecan duymayarak yazdığımız hiçbir şeyin sevileceği kanaatinde değil ve son derece haklı eğer ki bir Tabitha‘nız yoksa… (Hatırlarsanız ”Carrie” içine sinmeyen tiksinip yırttığı bir hikayeye sahipti) Stephen King’in başarılı olmak için 5 kuralı 1. HER GÜN PRATİK YAP 2. Deneyim, en iyi öğretmendir. 3.Profesyonel bir yazar olmak istiyorsanız, yazdıklarınızla ilgili geri dönüş yapan bir iş bulun. 4. Her zaman başka bir alternatif için de çalışın. 5. Okumaktan vazgeçme: “Eğer okumak için vaktim yok diyorsan, yazmak için de vaktin yoktur.” –Stephen King. BONUS: REDDEDİLMEKTEN KORKMA (Stanley Kubrick, The Shining isimli kitabının filme uyarlanması için yazılan senaryoyu reddetmiştir.) İşte Stephen King’in nasıl efsaneleştiği verdiği cevapların arkasında saklı… “Bence dünyanın en aşağılık yaratığı, kadınları döven bir erkektir,” ”O”, sayfa 240. AHMET ŞAHİN AYTUN tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  23. Geç yatmayı sevenler! Bilim zeki ve yaratıcı olduğunuzu söylüyor Bugün karşılaştığımız bir araştırma birçok millet içinde en çok bize yarayacak, en çok bizim yüzümüzü güldürecekmiş gibimize geldi ve paylaşmak istedik. Bu araştırma sonucunda “normal uyku saatlerinin dışına taşanların daha zeki ve daha yaratıcı” olduklarına dair bulgulara ulaşılmış. [Normal uyku saatlerinin dışına taşmayı güzel Türkçemize çevirecek olursak geç yatmak ve geç kalkmak anlamına geliyor :)] Konu ettiğimiz bu araştırmada Madrid Üniversitesi’nden araştırmacılar 1.000 öğrencinin uyku düzenlerini incelemişler. Daha geç yatanların erkencilere göre analitik beceri gerektiren testlerden daha iyi puan aldıkları ortaya çıkmış. Aynı araştırmaya göre geç yatanlar ayrıca daha yaratıcılar. Buna göre erken kalkanlar günün ilk saatlerine enerjiyle başlıyorlar ve gündelik / sıradan işleri yapmakta daha avantajlılar. Geç yatanlar ise gecenin avantajına sahipler. Gecenin avantajı ise yeni şeyler yaratabilme, yeni şeyler keşfedilme. Araştırmacılardan Dr. Angela Chow’a göre güne erken başlayanlar daha konsantreler, daha yoğunlar ve gün içinde daha fazla sorunla uğraşıyorlar. Gün sonunda ise daha kızgın ve daha düşük enerjili oluyorlar. Geç kalkanlar ise tam aksine daha sakin, daha az yoğun gün geçiriyorlar. Evet, içinizdeki Einstein, Leonardo da Vinci’yi ortaya çıkartmak için şimdi kapatın o sabah alarmlarını!
  24. Amerikan Kardiyoloji Koleji ve Amerikan Kalp Derneği’ne göre normal kan basıncının 120/80 mmhg’den daha az olması gerektiği kabul edilir. İlk veya en yüksek sayı olan sistolik kan basıncı, kalp atışı sırasında kan damarlarındaki basıncı ifade eder. Düşük olan alt sayı, diyastolik kan basıncı yani kalp atımları arasındaki dinlenme basıncıdır. Kan basıncı sürekli olarak yükselirse (sistolik 120-129 ve diyastolik 80’den az) veya evre 1 hipertansiyon durumu varsa (sistolik basınç 130 ila 139, diyastolik basınç 80-89 arasında), tedavi genellikle ilaçla başlamaz. Bunun yerine, muhtemelen yaşam tarzı temelli yaklaşımlarla işe başlanır ve bu sağlıklı değişikliklerin ne kadar fazlası yapılırsa, kan basıncı rakamları o kadar optimize edilebilir yani kan basıncını düşürmek için ilaç alınmasına gerek olmayabilir. Bazı yöntemler kan basıncını tek başına veya reçeteli ilaçlarla birlikte azaltmaya ve kontrol etmeye yardımcı olabilir. İşte, ilaç almaksızın kan basıncının düşürülmesine yardımcı olan yaşam tarzı değişiklikleri ve doğal yollar: Kilo Vermek Portland, Oregon’daki Providence St. Vincent Tıp Merkezi’nde Kapsamlı Risk Azaltma Kliniği tıbbi direktörü Dr. Miles Hassell, bel çevresi ölçüsünün kendi başına yüksek tansiyonun bağımsız bir itici gücü olduğunu söylemektedir. Yaklaşık 60 yaşında, sistolik kan basıncı 160 olan, ancak gerçekten tedavi olmak için ilaç almak istemeyen bir hastanın kilo vermesi bel ölçülerinin azalmasına ve bu nedenle kan basıncının düşmesine yardımcı olabilir. Baltimore’daki Johns Hopkins Hastanesi’nde klinik ve araştırma kardiyovasküler hastalıklar akademi üyesi olan Dr. Jacqueline Latina, 20 kilo kaybedilmesi ile kan basıncının 5–20 mm / Hg kadar düşebileceğini belirtmektedir. Tabii ki, herhangi bir yöntemde olduğu gibi, etkiler kişiden kişiye değişir. Egzersiz Yapmak Aktif olmayan bir yaşam tarzı hipertansiyon için bir davettir. Fiziksel olarak daha aktif olmak kan basıncını düşürmeye yardımcı olabilir. Bazı durumlarda, özellikle kalp hastalığı gibi tıbbi bir durum varlığında, yüksek tansiyonu kontrol etmek için yaşam tarzı değişiklikleri tek başına yeterli olmayabilir ancak ek olarak önerilebilir. Genellikle haftada beş kez 30 dakika, yani 150 dakikalık orta yoğunlukta egzersiz yapılması önerilmektedir. Bu, sistolik basıncı 5–9 mmHg düşürebilir. Orta yoğunlukta egzersiz tempolu yürüyüş, yüzme veya bisiklete binmeyi içerebilir. Alkolü Azaltmak Alkollü içki miktarını artırmak da kan basıncını yükseltebilir. Günde birkaç kadehten fazla alkollü içecek alınıyorsa, bu miktarın azaltılması sağlığı iyileştirebilir. Dr. Latina’ya göre alkolü sınırlamak kan basıncını yaklaşık 2 ila 4 mmHg azaltabilir, bu nedenle alkol tamamen bırakılamıyorsa da kişi kendini günde bir veya iki içecekle sınırlandırmalıdır. Bir kadın için bir kadeh ile erkek için günde iki kadeh ya da daha azı ile sınırlandırmak kan basıncını biraz düşürme eğilimindedir. Sınırlandırılması gereken sadece alkol değildir, genellikle kafein veya çayın da günde bir veya iki fincanla sınırlandırılması önerilmektedir. Enerji içeceklerinin de kesinlikle hipertansiyona neden olabileceği bilinmektedir. Kahve ve çay enerji içeceklerinden veya kafein hapından daha iyidir. Daha Fazla Sebze Yemek Dr. Hassell, DASH diyeti ve Akdeniz diyeti çalışmalarında sebzeler bakımından zengin beslenmenin kan basıncı düşürdüğünü gösteren mükemmel kanıtlar olduğunu söylemektedir. Hipertansiyonu durdurmak için diyet yaklaşımları anlamına gelen DASH diyeti bu amaç göz önünde bulundurularak oluşturulduğu için bu şaşırtıcı değil. Akdeniz diyeti de sebzeler, meyveler, kepekli tahıllar, fasulye, kabuklu yemişler, baklagiller ve zeytinyağı gibi bitkisel gıdaları kapsayan dengeli bir beslenme planıdır. Nitrat gibi spesifik bir besin maddesi, bağımsız antihipertansif etkiye sahip olabilir. Journal of Hypertension adlı tıp dergisinde yayınlanan bir 2015 çalışmasında altı hafta boyunca plasebo içecek verilen katılımcılarda hiçbir azalma yaşamamış, aynı süre içinde günde yaklaşık 227 gram nitrat bakımından zengin pancar suyu içen katılımcıların kan basıncında yaklaşık 7 ila 8 mmHg azalma olduğu saptanmıştır. Tuzu Sınırlamak Tuz tüketimi artırıldığında kan basıncı yükselir. Tuzdan kaçınmak (özellikle tuza duyarlı olanlarda) yüksek tansiyonun uzak tutulmasına yardımcı olabilir. Tuzun azaltılması, tuzluğun sofradan uzak tutulmasını ve gizli diyet tuzu veya sodyum kaynaklarından kaçınmayı içerir. Çorbalar, dondurulmuş gıdalar ve konserve ürünler gibi işlenmiş gıdalar tuz bakımından ev yapımı versiyonlardan daha yüksektir. Bunun yerine yemek hazırlarken tadını ve çeşnisini artırmak için üzerine çeşitli otlar ve baharatlar serpilebilir. Yüksek tansiyonu düşürmek gerçekten önemlidir, çünkü kalp krizinden felce kadar her konuda kişinin riskini azaltabilir. Daha Fazla Uyumak Yetersiz uyku kan basıncını yükseltebilir. Dr. Latina, geceleri altı saatten daha az uyunmasının hipertansiyonla ilişkili olduğunu söylemektedir. Tedavi edilmeyen uyku apnesi, kalp hastalığı ve inme de dahil olmak üzere bir dizi sağlık sorununa katkıda bulunabilir. Journal of Hypertension adlı uluslararası bir tıp dergisinde yayınlanan bir incelemeye göre hipertansiyon ve obstrüktif uyku apnesi arasındaki ilişkiyi destekleyen güçlü kanıtlar vardır. Psikosomatik Tıp dergisinin Temmuz / Ağustos sayısında bu yılın başlarında yayınlanan, 300 sağlıklı insan üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, kötü bir gece uykusu bile ertesi gün kan basıncının yükselmesine neden olabilir. Sigarayı Bırakmak Sadece ciğerler sigaraya maruz kalmaz. Her sigara ile kan basıncıyla birlikte inme ve kalp hastalığı riski artar. Dr. Latina, uzun süreli sigara içenlerin kesinlikle hipertansiyona sahip olabileceğini ve ne yazık ki etkilerinin kalıcı olabileceğini belirtmektedir. Bu yüzden sigarayı bıraktıktan sonra bile yüksek tansiyona sahip olabilirler. Damar duvarları kalıcı olarak zarar görür. Vazgeçmek zor olsa da sigaranın bırakılması ile kan basıncının 5 mmHg kadar düşmesi beklenebilir. Sigara bırakmaya yardımcı olan yöntemlerle ilgili bir doktorla görüşülmeli ve danışmanlık hizmeti alınmalıdır. Potasyumu Artırmak Potasyum seviyeleri düşükse, daha fazla potasyum tüketmek yüksek tansiyonla savaşabilir. Genel olarak muz, domates ve sebze gibi potasyum açısından zengin gıdalar yemek, kan basıncını yaklaşık 4 ila 5 mmHg düşürmeye yardımcı olabilir. Uyarı: Anormal böbrek fonksiyonu olan kişiler potasyumu arttırmamalıdır, aslında, düşük potasyum diyetlerine uymaları gerekebilir. Bu gibi durumlar bildirildiyse doktorlar muhtemelen kan basıncının kontrol edilmesi için hastanın ilaç kullanması isteyecektir. İlaçları Değerlendirmek Bazı reçeteli ve reçetesiz satılan ilaçlar kan basıncını artırabilir. Dr. Hassell kan basıncı yüksekliği olan bir hastada ilkönce kan basıncını yapay olarak artıran bir şeyin var olup olmadığına bakıldığını söylemektedir. Etken maddesi İbuprofen ve naproksen olan non- steroidal antienflamatuar ilaçlar bu etkiye sahip olabilir. Psödoefedrin içeren dekonjestanlar da kan basıncını artırabilir. Metamfetamin ve metilfenidat içeren dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ilaçlarının yapabildiği gibi bazı migren ve kilo verme ilaçları da kan basıncını artırabilir. Hassell’e göre bazı hastalarda belirli bir ilacın kullanımının bırakılması kan basıncını düşürmeye yardımcı olabilir. Kan basıncının alınan herhangi bir ilacın yan etki nedeniyle artabileceğinden endişe ediliyorsa doktorla veya eczacıyla konuşulmalıdır. Bir Köpek Sahiplenmek Bir evcil hayvana sahibi olmak gelişmiş ruh hali, artan sosyalleşme, azaltılmış stres, daha fazla yürümek için motivasyon ve daha iyi olmak gibi birçok sağlık yararı sunar. Özellikle köpek sahiplenmek, çalışmalarda düşük kan basıncı ve daha uzun ömür ile ilişkilendirilmiştir. 2004 yılında yapılan bir araştırmaya göre, sadece bir köpeğin okşanmasından sonra kan yaklaşık 15 ila 30 dakika içinde geçici olarak düşebilir.
  25. Grip mevsiminin zirvesinde, birçok kişi çevresindeki öksüren kişilere veya çalışan kişiler iş arkadaşlarına, öğretmenler öğrencilere karşı dikkatli olur. Çoğu insan hapşırırken veya öksürürken ağzını örtmeyi bilir, ancak birçoğu konuşmanın benzer bir etki yarattığını bilmez. Oysaki soğuk algınlığı ve grip gibi hava yoluyla yayılan hastalıklar bazen kişinin konuşmasıyla bile havaya yayılır. Sadece nefes almak ve konuşmak bile çevreye akciğerlerde ve boğazda üretilen ve potansiyel olarak virüs taşıyabilen küçük solunum damlacıkları yaymaktadır. Hastalık kontrol merkezlerine göre, her yıl influenza (grip) gibi hava kaynaklı hastalıklar milyonlarca kişiyi enfekte etmekte ve 200.000 ila 800.000 kişi hastanelerde yatmaktadır. Bu hastalıkların nasıl yayıldığını öğrenmek, mücadele yolunda atılacak ilk adımdır. Havaya yayılan aerosollerde virüs ve bakteriler bulunur. Öksürme ve hapşırma havaya büyük, kolayca görülebilir damlacıklar ve çok sayıda mikroskobik parçacık verir ve her ikisi de patojenler taşıyabilir. Nefes alma ve konuşma sürekli olarak gerçekleşebileceği için, daha seyrek görülen öksürük ve hapşırmaya göre daha yüksek bir hastalık bulaştırma olasılığına sahip olabilir. Bulaşıcı hastalıkların yayılmasıyla ilgili önceki çalışmalar, konuşmayı önemli bir parçacık emisyon (yayılma) mekanizması olarak tanımlamış, ancak konuşma yüksekliğindeki farklılıkları hesaba katmamıştır. Ses Yüksekse Daha Fazla Parçacık Yayılır Davis Kaliforniya üniversitesinde (UC Davis) yapılan yeni bir çalışma daha yüksek sesle konuşan insanların havaya daha fazla parçacık yaydıklarını, ses yüksekliğinin hastalıkların havada yayılmasında potansiyel bir faktör olduğunu bulmuştur. Profesör William Ristenpart’ın grubundaki kimya mühendisliği doktora öğrencisi Sima Asadi tarafından yönetilen çalışma, diğer faktörlerin yanı sıra konuşma sırasında parçacık yayılımını ses yüksekliğinin bir fonksiyonu olarak ele almış ve 2019’da Kasım ayında yapılan Akışkanlar Dinamiği Bölümü toplantısında bir model olarak sunulmuştur. Mekanik ve havacılık mühendisliğinde seçkin Profesörü Anthony Wexler, Kaliforniya Davis Üniversitesinde inşaat ve Çevre Mühendisliği profesörü Chris Cappa ve dilbilim yardımcı doçent Santiago Barreda ile New York, Mount Sinai’deki Ichan Tıp Fakültesi doçenti Nicole Bouvier, Asadi’nin işbirliği yaptığı kişiler arasında yer almıştır. Bazı hastalıklar hava yoluyla yayılır. Asadi, araştırmalarına, konuşma sırasında parçacık emisyonu (yayılması) üzerinde çok fazla çalışma yapılmadığını ve yapılan çalışmaların tutarsız sonuçlar verdiğini fark ederek başlamıştır. Bu araştırmada daha öncekilerden farklı olarak daha kontrollü bir ölçüm yapılmış, konuşmanın ses şiddeti kontrol edilmiştir. Daha çeşitli aktiviteler de gerçekleştirilmiş ve daha da önemlisinin, parçacık emisyon oranı olduğu anlaşılmış, daha yüksek konuşulduğunda, ne söylendiği önemli olmaksızın daha fazla parçacık yayılacağı gösterilmiştir. Araştırmanın önemli bir sonucu, konuşmanın grip gibi hastalıkların bulaşması için hapşırma ve öksürme kadar önemli olduğudur. Nefes alırken veya konuşurken, damlacıklar çıplak gözle görülemez çünkü mikron boyutundadır ancak yine de virüs taşıyacak kadar büyüktür. Ses şiddeti yüksekse havaya daha çok partikül yayılır. Süper Yayıcılar Asadi’nin araştırması, daha yüksek sesle konuşmanın daha fazla parçacık yaydığını bulmanın yanı sıra, “süper-emitörler” ya da “süper yayıcılar” denilen, genel olarak konuşurken daha fazla parçacık yayan ve diğer insanları daha fazla enfekte eden bir grup insanı da tespit etmiştir. Bu grup, aylar geçtikten sonra bile, çalışmadaki muadillerinden daha fazla aerosol parçacıkları üretmiştir ancak araştırmacılar bu insanların neden süper yayıcı olduğundan emin değillerdir çünkü yaş, cinsiyet, ağırlık, vücut kitle indeksi ve akciğer kapasitesi olası faktörler gibi görünmemektedir ancak insanların bu alt kümesini bilmek diğer hastalık bulaşma araştırmalarında rol oynayabilir. Bu hipotezin daha çok üzerinde çalışılmaya ve test edilmeye ihtiyacı olsa bile bu çalışmanın hava yoluyla bulaşan hastalıklarla ilgili gelecekteki araştırmaların temelini oluşturduğunu düşünülmektedir. Geçici Girdap Difüzyon Modeli Hastalığın bulaşmasının klasik modellemesi, bir odadaki tüm havanın mükemmel bir şekilde karıştığını varsayan Wells-Riley modelini kullanmıştır. Wells-Riley modeli ekspiratuar (verilen nefesteki) damlacıkların konsantrasyonu veya havaya salınan virüs üzerinde zamanın veya yerin bir fonksiyonu olmadığını varsayar. Buna karşılık Asadi’nin çalışma modelinde konsantrasyon üzerinde zamanın ve yerin bir fonksiyonu olduğu ele alınmıştır. Enfeksiyon kaynağına yakın olunduğunda havadaki parçacıkların yüksek konsantrasyonlara sahip olması beklenmektedir. Hastayken alçak sesle konuşmak hastalık etkenlerinin çevreye dağılmasını önlemek için bir çözüm olabilir. Yayılan aerosollerin nasıl yolculuk edebileceğini görmek için Asadi, iç mekân ortamlarındaki dağılımı daha doğru bir şekilde yakalayan geçici bir girdap modeli kullanmıştır. Daha yüksek damlacık konsantrasyonu tipik olarak daha yüksek bir patojen yüküne ve dolayısıyla daha yüksek bir enfeksiyon yayma olasılığına sahip görünmektedir. Asadi, geçici girdap difüzyon modelinde oluşturulan şöyle bir örnek olasılık vermektedir: Bir kaynağın dörde dört metrelik bir odanın merkezinde olduğu ve 60 dakika konuştuğu düşünülürse konuşmacının bir metre uzağındaki insanların yüzde on hastalığa yakalanma olasılığı vardır. Öksürme ve hapşırma havaya büyük, kolayca görülebilir damlacıklar ve çok sayıda mikroskobik parçacık verir ve her ikisi de patojenler taşıyabilir. Hastalık bulaşma olasılığı için bu model, iç mekânda olmaları şartıyla sayısız durum ve çeşitli ekspirasyon aktivitesi gerçekleştiren insan gruplarına uyacak şekilde değiştirilebilir. Şu anda parçacık emisyon oranı için sahip olunan veriler 18’den 45’e kadar olan insanlar içindir ancak çocuklar için veriler elde edilirse modele uygulanabilir. Daha büyük bir ortamda veya bir hastanede olan birden fazla kişi gibi vakalar da düşünülebilir ve çalışma bunların hepsini kapsayabilir. Farklı fonemlerin, kelimeleri ve cümleleri oluşturan ses birimlerinin parçacık emisyonu ile ne kadar ilgili olduğu üzerine araştırma da devam etmektedir. Grip mevsimlerinde eller sık yıkanmalı, öksürürken veya hapşırırken gerekli önlemler alınmalıdır. Araştırma sonuçlarından yola çıkılarak son söz olarak şunlar söylenebilir: İçinde bulunulan grip mevsiminde, elleri düzenli olarak yıkamanın yanı sıra, herkes kendisi ve çevresinde bulunan kişiler için, yumuşakça, fazla bağırmadan, alçak sesle konuşmak ve büyük bir kutu kağıt mendil taşımak gibi bir iyilik yapabilir.
  26. Normal bir kaşınma hissi için, beynimiz deri altındaki sinir hücrelerine vakti geldiğinde kaşınma eyleminin sinyalini iletiyor. Sinir hücreleri harekete geçiyor ve kaşınmamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü derimizin yenilenmeye ihtiyacı var. Ölü hücrelerin, birçok başka yolla vücuttan atılması gibi bu yolla da atılarak yenilenmesi gerekiyor. Bunu da kaşınırken, havlu ile kurulanırken, giyinirken ya da soyunurken bir anlamda sağlıyoruz.Bize bu hissi veren sinir hücreleri, beyinden aldıkları emirle aynı zamanda acı hissini de iletmekle yükümlü olan sinir hücreleri… Dolayısıyla bir yerimizi gereğinden fazla kaşıdığımızda duyduğumuz acının sebebi de bu. Öte yandan, kaşınma hissi vücudumuzu bir saldırıya karşı korumamız gerektiğinde de oluşabiliyor. Bu vesileyle kan dolaşımı hızlanıyor ve saldırı bölgesinde bir takım kimyasal tepkimeler sonucu vücut savunmasını hazır etmeye çalışıyor, direniyor, saldırıya karşı tepki gösteriyor.Kaşınma, başka bir açıdan beyinde rahatlama duyusunu da harekete geçiriyor. Sistemimiz rahatlamak istediğinde kaşınma isteğini bu yüzden başlatıyor olabilir.Bilim insanları aynı zamanda HIV, bazı kanser türleri, karaciğer bozukluğu ya da böbrek yetmezliği gibi sebeplerle kaşıntı problemi yaşayan yaklaşık 30 milyon insan olduğunu ifade ediyorlar. Bunların yanı sıra bazı virüslerde kaşınmaya neden olabiliyor.Örnek olarak genellikle çam ağaçlarında bulunan Thaumetopoea pityocampa (çam kese böceği) üzerinde bulundurduğu kıllara dokunmak yada çam ağacı altında belli bir süre oturmakla beraber ciddi bir şekilde kaşınmanıza neden olabilir.Kaşıntının sebebi bu böceğin barındığı virüs olarak bilinmektedir.
  27. Kefir simbiyotik mikroorganizmaların protein, yağlar ve şekerle kaplanıp bir araya gelerek oluşturduğu kefir taneleri kullanılarak yapılan fermente bir içecektir. Yüzyıllardır çok geniş ve farklı kullanım alanları olmuştur. Burada en faydalı yedi özelliğini göreceksiniz. Kefir taneleri birçok bakteri ve maya çeşidinin toplandığı beyaz kümeleridir. Bu fermente içecek, doğal bağışıklık ve sindirimi geliştiren en iyi içeceklerden biridir. İlk kez, Rusya’nın batı taraflarında Kafkasya dağlarında geliştirildiğine inanılmaktadır. Kefir kelimesinin de Türkçe’deki “keyif” sözcüğünden geldiğine inanılmaktadır. Oradaki çobanlar sütü taşımak için deri tulumlar kullanırlarmış. Bazen bu süt birkaç gün bekler ve fermente olurmuş. Fermantasyon süte köpüklü, soğuk ve tazeleyici bir tat verirmiş. Daha sonraları kefir oluşumuna sebep olan kültür bulunmuş ve sindirim sistemi bozuklukları, enerji düşüklüğü, kötü kötü bağışıklık fonksiyonlarına karşı kullanılmıştır. Abaza halkının olağan üstü yaşamları Kefirin geliştiren ve uzun süredir kullanmaya devam eden, Rusya’nın batısındaki – Kafkas dağlarındaki Abaza halkı en uzun yaşam süresine sahip kültürlerden biridir. Asırlık tabir edebilecek yaşam süresi oranı oldukça fazladır. John Robins, 100 yaşında sağlıklı (Healty at 100) adlı kitabında Abaza halkı üzerinde Dr. Alexander Leaf ile araştırmalarını tartışmıştır. Dr. Leaf, Abazaların oldukça ileri yaşlara aynı zamanda sağlıklı ve dinç kalarak ulaşabilme oranının nasıl bu kadar fazla olduğunu gözlemlemiştir. Abazaların yüzde 80 civarı 90 yaşının üzerinde, mental olarak sağlıklı ve sosyaldirler. Sadece yüzde 10 civarı duyma güçlüğü ve yüzde 4’ünde görme bozuklukları görülmüştür. Bunun üzerine Dr. Leaf yazısında “dünyanın hiçbir yerinde uzun yaşamda Kafkasyalılar kadar ünlü bir halk olamaz” diye belirtmiştir. KEFİR FERMANTASYONU NEDİR? Kefir taneleri “kefiran” diye bilinen bir polisakkarit içerir. Kefiran suda çözülebilir ve sarı/beyaz formu ile pirinç tanesini andırır. Oda sıcaklığında 12-48 saat aralığında mayalanır. Çiğ inek, koyun ve keçi sütü kefir fermantasyonu için en uygun ortamlardır. Bu hayvanların idealde otlaklarda beslenmiş olması istenir. Tahıllarla beslenen memelilerin sütü yüksek yağ asitlerine bağlı olarak iltihaplanmaya daha yatkındır. Süt içindeki aminoasit bileşiklerine ve kritik enzimlere zarar vermemek için kesinlikle pastörize ya da homojenize edilmemelidir. HİNDİSTAN CEVİZİ KEFİRİ Bir diğer popüler ve kolay kullanımlı kefir seçeneği de Hindistan cevizi suyudur. Bu su, potasyum ve az bulunan minerallerce oldukça zengindir. Ayrıca antioksidanlar ve sitokinin içerir. Sitokinin hücre bölünmesini düzenler ve bitkilerin yaşam oranlarında etkilidir. Bu içerikler, insan hücrelerinde de anti-aging (yaşlanmaya karşı) bir etki yaratır. Hindistan cevizi suyu kefiri hidrasyon seviyenizi iyileştirmenin, bağırsak ve mukus tabakalarındaki sağlıklı mikroflorayı yeniden kolonize etmenizin lezzetli bir yoludur. Hindistan cevizi suyu maya mikroorganizmalarını beslemek için çok az doğal şekere sahip olmasına rağmen mayalayabilir. Kefirin Sağlığa Faydaları Nelerdir? Kanserle Savaşır Hayvanlar üzerindeki araştırmalar göstermiştir ki, fermente besinler tüketmek birçok kanser tümörünü temizlemektedir. Dairy Science dergisinde yayımlanan farelerin bağışıklık sistemine yönelik bir çalışmada, düzenli kefir kullanımının göğüs kanserinin büyümesini durdurduğu yazılmıştır. Detoks Sürecine Yardımcı Olur “Mutajenler” DNA’mızı değiştiren farklı ajanlardır ve çevremizdeki her yerde bulunurlar. Örneğin; Aflatoksinler, yiyecek kaynaklı küflerden oluşan toksinlerdir, yer fıstığında (fıstık alerjisine sebep olur) ve işlenmiş sebze yağlarında (kanola, soya fasulyesi ve mısır) bol miktarda bulunurlar. Laktik asit bakterisi açısından zengin olan kefir, aflatoksinleri etkisizleştirir ve diğer mantar ve fungusları öldürerek sağlıklı bir genetik dizgiyi korur. Bağışıklığı Arttırır Bir sonraki hastalanışınızda, kefir yerine antibiyotik içeceğiniz için iki kere düşünün. Araştırmalar göstermektedir ki; probiyotikler sadece enfeksiyona sebep olan ajanları yok etmede değil, aynı zamanda semptomları da çözmede antibiyotikler kadar ve hatta daha iyi çalışırlar. Kemik Yoğunluğunu Yapılandırır 2014 yılında Ostreoporosis International dergisinde, yayınlanan bir çalışmada, kefir tüketiminin kemik yoğunluğunu artırdığı ve kemik erimesi riskini azalttığı bulunmuştur. IBS ve IBD sendromlarını iyileştirir Kefir içinde bulunan laktobakteri ve bifidobakteri türleri sebebiyle IBS (huzursuz bağırsak sendromu) üzerinde doğal olarak etkilidir. Kanadalı bir sağlık dergisinde, yoğurt ve kefir gibi probiyotikçe zengin besinlerin IBS’yi iyileştirdiği, IBD (iltahaplı bağırsak hastalıkları) üzerinde de azaltıcı olduğu yayınlanmıştır. Alerji ve Astımı engelleyebilir Immunology dergisinin son çalışmalarında, kefirin hem astım hem de alerji üzerinde pozitif etkisi olduğu bulunmuştur. Kefirin özellikle interlökin-4, T-helper hücreleri gibi iltihap/ateş belirleyicileri baskı altına aldığı görülmüştür. Araştırmacılar, kefirin güçlü ateş düşürücü etkisinin astımı önlemede kullanılabileceğini belirtmişlerdir. Laktoz intoleransını iyileştirir Kulağa çılgınca gelebilir fakat evet, fermente bir süt ürünü olan kefir laktoz intoleransı (duyarlılığı) olan insanların sorunlarına yardım edebilir. Dikkatinizi buraya verin: Fermantasyon yiyeceğin kimyasındaki bir değişimdir, bu sebeple fermente olmuş süt, yani kefir, düşük laktoza sahiptir. Kefir ve Yoğurt arasındaki farklar nelerdir? Kefirle yoğurt arasında birçok kez karşılaştırma yapılmıştır. En önemlisi kefir bazı nedenlerden ötürü probiyotik bir güç merkezi olarak değerlendirilebilir. Yoğurt, sadece bazı bakteri türlerini bulundurur. Kefir ise, çok daha geniş bir faydalı bakteri çeşitliliğine sahiptir. Kefir, yoğurtta olmayan Lactobacillus Caucasus, Leuconostoc, Acetobacter türleri ile Streptococcus türlerini içerir. Ayrıca kefir, Saccharomyces gibi faydalı mayaları da içermektedir. Bu mayaların vücuttaki patojenik mayaları avlayıp yok ettikleri bilinmektedir. Bu faydalı mayalar Kandida Albikan mantarı (cilde, ağıza, bağırsaklara ve vajinaya bulaşan bir mantar) gibi tehlikeli mantarlar için de en iyi savunmadır. Bunlar bağırsak duvarını temizleyen, saflaştıran, güçlendiren özel SWAT timleri gibidir. Bu mikroorganizmalar vücudun Escherichia coli, Salmonella gibi tehlikeli patojenlere ve bağırsak parazitlerine karşı daha etkili bir savunma yapmasına yardımcı olurlar. Bağırsak Floranızı Optimize Edin Zayıf bakteri dengesi kan şekerindeki dengesizliklere, kilo almaya, zayıf bağışıklık, düşük enerji ve hazımsızlık gibi birçok rahatsız edici şeye sebep olur. Kefir, vücudunuzdaki mikroflorayı dengeleyerek tüm bu problemlerin çözümünü bulacağınız adrestir. Aktif maya ve bakteriler besinlerin bağırsakta emilimini sağlar ve az bulunan mineraller ile B vitaminlerinin alınımını artırır. Her alanda faydalı içeriği, iyileştirici ve sağlık bakım etkisi sağlar. Bunun gibi fermente ürünler maksimum sağlık ve uzun ömür için vücudu temizler, iç ekosistemi dengeler. Kaynaklar Mehmet Ozel tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  1. Daha fazla aktivite göster

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...