Jump to content

Tüm Aktiviteler

Bu akış otomatik güncelleniyor     

  1. Daha eskiler
  2. GDO (Genitiği Değiştirilmiş Organizmalar) halk tarafından doğru algılanmayan ve hakkında yalan yanlış tonlarca haber çıkartılan, medya sakinleri tarafından gereksiz spekülasyonlar yaratılan bir konudur. Bu durum bilimin hemen her dalında vardır ve ne yazık ki açlık, besin eksikliği, çevresel kirlilik, biyoçeşitlilik, tarım ve sağlık gibi temel sorunları kökten çözebilecek olan bir teknolojiye sırt çevirmekten, bilimi ve gelişimi baltalamaktan başka bir şey değildir. Bu alanda yapılan yatırımların önünü kesmemek ve desteklemek gerekmektedir. Bu cümlelerimin anlamını yazının bitime yaklaştığınızda daha iyi anlayacak ve sizlerde GDO'ya daha sıcak bakacaksınız. Bu yazıyı okurken GDO ve Genetiği değiştirilmiş tohumlar hakkında popüler haber sitelerinde okuduğunuz bilgileri bir kenara bırakın ve gelin hep beraber objektif bir değerlendirmede bulunalım. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara karşı ön yargının büyük bir kısmı medya oluşumları tarafından ortaya atıldığı bir gerçektir. Gazeteler bu tür ciddi konularda daha fazla okunma ve tık almak, popülerliklerini artırmak için olayları fütursuzca çarpıtmayı seçer. Eğer ülkenin herhangi bir yerinde GDO hakkında bir başarı sağlanacak olsa ertesi gün gazetelerinin köşe yazarları tarafından bu olayı baltalamak için bilimsel dilden çok uzak yazılarını yayınlamaları pek mümkündür. Sadece bu da değil; kendini çevreci olarak tanıtan çoğu kurum ve daha farklı kuruluşların GDO hakkında söyledikleri bilinçsiz ön yargılardan ileri gitmemektedir. Hal böyle olunca halk da bu konuya büyük tepki göstererek popülerlik kazanmaya, oy toplamaya çalışan hükümetlere, gen teknolojilerinde ilerleme sağlamaya çalışan akademik çalışmaların veya özel şirketlerin önünü kesmesine neden oluyor. Hükümetler bu alana yapılan yatırımlara desteği ve parasal yardımı kesmesinin yanında yeni yasalar çıkartıp bilimden gelenin önünün kapanmasına da neden oluyor. Örneğin bugün AB (Avrupa Birliği) sınırları içinde hazırlanan GD tohumların kullanılmasına yönelik hazırlanmış politikaların bir çoğu kamuoyu isteklerine göre şekil almıştır. Elbette halk ne tüketmek istediğine kendi karar verir ancak halk doğru bir şekilde bilgilendirilmezse bu alanda sağlanacak demokrasi kuru bir demokrasiden ileriye gitmeyecektir. Ülkemiz için durum pek daha vahimdir. Diyabet hastaları için üretilen diyabet ilacı genetiği değiştirilmiş bakteriler sayesinde sağlanmaktadır. Türkiye'de hiçbir insülin hastası veya hükümet bu ilaçlar GDO ile sağlanıyor, biz bunları kullanmayalım demez ve diyemezler. Ancak iş tarım ve gıda üretimine geldiğinde olaylar daha farklı şekil almaya başlıyor. Bu sizce de çok trajikomik değil midir? Diğer yandan hükümetimiz GD bitkilerin ve tohumların yetiştirilmesinde, tarımsal arazilerde kullanılmasında kişilere ağır yaptırımlar getiriyor. Ancak ülkeye besi hayvanlarının beslenmesi için GDO'lu yemlerin ithal edilmesine pekala izin veriyor. Burada yaptığım mevcut hükümeti eleştirmek değil, bu tip sorunlar sadece ülkemizde de değil, tüm Dünya'da mevcut durumda. Ancak AB veya ABD'nin bu alanda almış olduğu kararların daha tutarlı olduğunu da belirtmek isterim. Resim ve açıklaması: Eskiden mısır sindirilmesi zor olan ve sert tanelerden oluşan bir yiyecekti ancak günümüzün geleneksel ve modern ıslah teknikleri sayesinde besleyici, sindirilebilir, kaliteli ve verimli hale getirildi. GDO'da geleneksel ıslahtan çok farklı değildir. Ayrıca 1700'lere kadar havucun turuncu renkte olmadığını biliyor muydunuz? Bkz: Atalık Tohumlar GDO hakkında halk yeterince bilinçlendirilmelidir. Bu da eğitimle beraber kazanılması gereken bir özveriliktir. Ülkemizde evrim dahil çoğu konu tıpkı GDO gibi ötekileştirilmektedir. GDO'nun birer şeytan olduğunu, insanları ve doğayı katledecek, biyoçeşitliliği öldürecek bir ucube olarak gösteren, tek işleri bu olan kuruluşlar bile mevcuttur. Ancak GDO yapmış olduğumuz yapay seleksiyon tekniklerinden veya Mendel kanunlarından çok daha farklı bir şey değildir. Hal böyle olmamalıdır. Sözü daha fazla uzatmadan GDO'nun yararlarına ve zararlarına yavaştan geçiş yapmaya başlayalım. GDO Nedir? GDO veya Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, Rekombinat DNA Teknolojisini ve altında yapılan çalışmaları kapsamaktadır. Daha basit tanımıyla doğada gen alışverişi bulunmayan türler arasında bizlere fayda sağlayacak genlerin başka türlere aktarılmasını içermektedir. Gen teknolojileri sayesinde Nicotiana benthamiana bitkisine denizde bulunan mikroorganizmaların biyolüminesans özelliği taşıyan genlerini aktararak geceleri ışık yaymaları sağlanmıştır. Bitkiler yeteri kadar ışık yaymadığı için elbette kullanımı yaygınlaşmış olmadı ancak bilimsel gelişme adına pek çok sorunun cevabını bizlere verdi. Bangladeş'de bulunan patlıcan tarlaları sürekli zararlı böcekler tarafından tahrip ediliyor, çiftçiler büyük zarar yaşıyordu. Patlıcanlara, Bacillus thuringiensis bakterisinden alınan bir gen aktarılarak zararlılara karşı direnci arttırıldı. Bu gen patlıcanlara, böcekler patlıcanları ısırdığında sindirim sistemlerini parçalayan bir protein kazandırılmasına neden oldu. Şimdi sizlerden ''biyoçeşitlilik maaf oluyor'' veya ''böceği zehirleyen bizlere ne yapmaz gibi'' sorunsalların aklınızda havai fişekler gibi uçuştuğunu biliyorum ancak aceleci olmayın ve sakince okumaya devam edin. Gen Aktarım Nasıl Yapılır? Bir canlıdan diğer canlıya genetik aktarım yapmak bir dizi işlemleri içermektedir. Örneğin ünsilin, diyabet hastaları için mükemmel bir ilaçtır ve bence farmakoloji alanında 20. asrın en büyük buluşudur. İnsülin üretimi ilk zamanlar sığır ve domuz gibi canlıların pankreanslarından elde ediliyordu ancak son 10 yıldır insan genleri, bakteri DNA'larına aktarılarak yarı sentetik bir halde üretimi gerçekleştirilmeye başlanmıştır. İnsülin üretimini anlamak genetiği değiştirilmiş organizmaları anlamayı kolaylaştıracaktır. · Yapay ünsilin geliştirmek için öncelikle insan kromozomunda gereken alan belirlenir ve ardından insan kromozomundan belirli enzimler aracılığıyla gen çıkartılır. · Ardından bakteri hücresinden kullanacak olduğumuz plazmidleri ayırırız. Plazmidler kromozomlardan ayrı olan ve kendini eşleyebilen DNA'lardır. Plazmidlerin DNA'sı belirli enzimlerle kesilerek açılır. · İnsülin geni plazmitlere eklenir ve plazmidler bu noktada DNA'yı bir organizmadan diğerine aktardığımız vektördür. · Bu noktada DNA'nın genleri tanıması veya gen tabancası gibi bir dolu teknik olay mevcuttur ancak bunlara girmeyeceğim. Nihayetinde elde ettiğimiz bakteriler genetik olarak değiştirilmiş canlılardır. · Artık her bakteri insülin üretmenin bir parçasıdır ve bu bakteriler kültüre alındığı takdirde çok fazla insülin proteini üretebilmektedir. Buradaki teknikler tek bir bakteri hücresini değiştirmeye yöneliktir. Bitki ve hayvanlar gibi daha büyük organizmalarını değiştirmek için ise canlı eşey hücreleri (sperm ve yumurta) kullanılmaktadır. GDO ve GD Tohumlar İnsanlar İçin Zararlı mıdır? GDO'nun böceklerin sindirim sistemini parçaladığını öğrendiniz. Peki insanlar için zararlı mıdır? Cevap tabii ki hayır. Bugüne kadar yapılmış hiçbir akademik araştırma GDO'nun insanlar üzerinde bir zararı olduğu sonucuna ulaşmamıştır. Ancak şunu da belirtmek gerek uzun süreli bir zararı olup olmadığı da bilinmemektedir. Çünkü genetiği değiştirilmiş gıdaların hayatlarımıza girişinin 30 yılı ya var ya yok. Eğer genetiği değiştirilmiş gıdaların insanlar üzerinde 100-200 yıl sonra bir yan etkisi olacaksa bunu zaman gösterecektir. Ancak endişelenmenize gerek yok bilim camiası şu anlık genetiği değiştirilmiş gıdaların insan sağlığı üzerinde zararlı bir etkisi olmadığı kararında. Bu sebeple GDO insanlar için zararlıdır tartışması yapmakta çok yersizdir. Yazının sonundaki kaynakta Dünya Sağlık Örgütünün açıklamalarında da göreceğiniz üzere ''Şu anda piyasada bulunan GDO'lu ürünlerin insanlar için sorun teşkil etmesi olası değildir''. Böceği Öldürüyorsa İnsanlarda Zarara veya Zehire Neden Olmaz mı? Aşağıya linkini bırakacağım videoda da göreceğiniz üzere bunu çikolata-köpek veya kahve-böcek ilişkisine benzetebilirsiniz. Günümüzde çikolatanın ve kahvenin insanlar üzerinde birçok olumlu etkisi vardır ve bu gıdalar bizleri öldürmemektedir. Diğer yandan kahveler böcekleri öldürdüğü gibi, küçük bir parça çikolata da köpekleri öldürebilmektedir. Onlar için zehir ve toksik olan maddeler bizler için aynı özelliği taşımamaktadır. Doğayı iyi anlamakta fayda vardır, bu gün elmaların çekirdeğinde siyanür olduğunu biliyoruz. Yeşillenmiş patetesin de yine canlılar için zehir etkisi olan solanin içerdiğini. Bunlarda zehirdir ve bu gıdaları tüketirken tereddüte düşmüyoruz. Kaçımız elma yerken çekirdeklerini yutmamaya ölecekmişcesine dikkat ediyoruz? Peki Böcek Popülasyonunu ve Biyoçeşitliliği Genetiği Değiştirilmiş Bitkiler Olumsuz Etkilemez mi? Genetiği değiştirilmiş bitkilerin en büyük faydasını bu noktada görüyoruz. Evet ürün için zarar oluşturan zararlı böcek çoğunluğunu etkileyecektir. Ancak hepsi bu olacaktır. Biz bunu tonlarca insektisite (Böcek ilacı) para ödeyerek zaten yapıyoruz. Bu noktada sistemik, yarı sistemik ve sistemik olmayan insektisitler mevcuttur. Örneğin sistemik insektisitler bitki öz suyuna karışarak böceğin içine girer. Afitlerin mücadelesinde sistemik insektisitler oldukça yaygındır. Bu tür insektisitler sadece zararlı böceği hedef alır fakat hepsi bununla sınırlı değildir. Yararlı böceklerin veya hiç zarara neden olmayan böceklerin ölümüne de başka tür insektisitler ile sebep olmaktayız. Ayrıca insektisitlere harcayacağımız tonca para da cabası. Tabii sadece bu da değil, kullandığımız pestisitler bitkide ve toprakta kalıntıya sebep olur, su kaynaklarımızı kirletir ve havaya karışır. Dahası yediğimiz besinlerde bile pestisit kalıntıları mevcut. Bu sebeple üreticiler hızla İTU (İyi Tarım Uyguları) ve Organik Tarım Uygulamalarına geçmektedir. Bu noktada işimize en çok yarayacak olan hastalık ve zararlılara dirençli türler elde etmektedir. Her çiftçi veya üretici zararlılardan tamamen kurtulmaya çalışır ancak siz pestisitte kullansanız, zararlı böceklere karşı dirençli genetiği değiştirilmiş bitkilerde kullansanız zararlı böcek popülasyonunu tamamen bitiremezsiniz. Çünkü siz ne kadar gelişmiş teknik kullanıyor olsanızda böcekler üzerindeki seçilim baskısı da artmış olur. Daha dayanıksız zararlı böcekler ölür ancak yönteme veya o etken maddeye karşı dayanıklı veya bağışıklı olan böcekler yaşamaya devam eder ve çoğalırlar. Bu sebeple zararlılarla mücadelede her zaman yeni bitki çeşitleri ve yöntemler geliştirmek zorundayız. Buradan şu sonuca ulaşırız; pestisit kullanımını, üretim maliyetini, çevre kirliliğini azaltmak ve biyoçeşitliliği korumak için GDO çok işimize yaramaktadır. Bu kuşku götürmez bir gerçekliktir. Gen Teknolojileri İle Kısırlaştırılmış Tohum Üretimi Yazının en önemli kısımlarından birisi de burası ve dikkatli okumanızı öneririm. Gen teknolojileri ile kısır tohum yapma denemeleri olmuştur ancak bunlar hiçbir zaman rağbet görmemiştir. Bu tohumlar terminatör tohum olarak da bilinmemektedir ve çiftçiler tohum üretici firmalara bağlı kalmaktan haklı olarak korkmaktadır. Fakat tarımın gelişimine bakarsak geliştirilen her bir teknik ve yöntem gelişime yönelik olmuştur. Gıdaların raf ömrü uzamıştır, ürünlere erişim kolaylaşmıştır, üretim maliyetleri azalmış ve tüketici daha ucuza daha kaliteli ürünlere ulaşmaya başlamıştır. Buradan yola çıkarsak birkaç tohum firmasının tüm Dünya'yı etkisi altına alamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer geri dönüp 1945'in tekniklerini ve tohum çeşitlerini kullanıyor olsaydık bugün gıda fiyatları çok çok daha fazla olur ve belki de bir çoğumuz aç kalırdık. Elbette ben kısır tohumlar üretilmesini desteklemiyorum ancak bugün tarımsal anlamda yaptığımız tam olarak budur. Sertifikalı bir buğday tohumu maksimum beş yıl kendini koruyabilmektedir. Yani her ektiğinizde elde ettiğiniz tohumları maksimum 5 yıl ekebilirsiniz. Sonraki oluşacak tohumlar önceki ekilenlerin verim ve kalitesine sahip olmayacaktır. Bu yüzden çiftçiler yine sertifikalı tohum almak durumunda kalacaktır. Diğer yandan hibrit tohumu düşünün. Hibrti tohum için genelde kısır olduğu anlatılır fakat bu tamamen yanlıştır. Hibrit tohum üretim sürecini kısaca anlatacak olursak; örneğin 100 tane mısır bitkisini alır muhafaza ettiğimiz bir ortamda 7 yıl boyunca birbirine dölleriz. 7 yılın sonunda elde ettiğimiz mısırlar, bodur, meyve vermeyen mısırlar haline dönüşür. Bu noktada dışarıdan getirdiğimiz farklı bir mısırla dölleyerek gen havuzunu küçülttüğümüz mısırlarda melez azmanlığını ortaya çıkarırız. Bu işin neticesinde hastalık ve zararlılara dayanıklı, olağandışı iklimsel durumlarda verim ve kaliteyi düşürmeyen güçlü F1 döllere ulaşmış oluruz. Bu mısırlardan yüksek verim ve kalite elde edersiniz ancak tohumlarından, yani bir sonraki jenerasyondan alacağınız mısırlar F1'deki gibi verim ve kaliteye sahip olmayacaktır. Çünkü genler dağılmış olur. Üretici de ertesi yıl gider ve yeni hibrit mısırlar alır. Bu noktada üreticinin çok daha verim ve kalitesi düşük mısırlar mı ekmesi daha mantıklı, yoksa tek kullanımda mütfhş verim ve kaliteye sahip dayanıklı mısırları satın alması mı? Ben olaya bu açıdan bakıyorum. Elbette her yıl kendi tohumumuzu kendimiz elde etmeyi ben de isterim ancak bu şu anda bile mümkün değil, genetiği değiştirilmiş gıdalar kısır etkiye sahip olsa bile bir şeyi değiştirmeyecektir. Genetiği Değiştirilmiş Bitkiler Herbisit Kullanımını Artırır mı? Herbisit kullanımının insanlar için kısa vadede müthiş yararları vardır. Örneğin herbisitler sayesinde yabancı otları geleneksel yöntemler ile temizlemek zorunda kalmaz ve eklem ağrılarıyla baş etmek durumunda kalmayız. Diğer yandan herbisitler bizlere zaman kazandırır ve iş gücünü azaltarak paramızın büyük bir kısmının cebimizde kalmasını sağlar. Ancak yukarıda da bahsettiğimiz gibi herbisitler bu kadar toz pembe değildir. Bir tutam toprakta milyonlarca bakteri, fungus ve diğer mikroorganizmalar vardır, toprağı var eden bu canlılardır. Herbisitler nedeniyle topraktaki bu canlıları öldürerek toprağı toprak yapan faktörleri ortadan kaldırırız. Ayrıca pestisitlerin çevreye etkileri hakkındaki yazımı şuraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Buradan yola çıkacak olursak herbisitleri kullanmak yerine her zaman daha iyi teknik ve yöntemlere ihtiyacımız vardır. Diğer yandan bir gazete küpüründe genetiği değiştirilmiş bitkilerin herbisitlere dayanıklı oldukları için herbisit kullanımını arttırdığını ve Amerika'da bulunan çiftçilerin daha fazla herbisit kullandığını okudum. Bunun sonucunda da süper dayanıklı bitkiler oluşuyormuş. Aslında bakarsanız bu sorun zararlı böceklere karşı kullandığımız insektisitler başta olmak üzere diğer pestisit türlerinde de görülmektedir. Ve fazla herbisit kullanımı yabancı otlar üzerinde seçilim baskını çok daha fazla arttıracağı için süper dayanıklı türlerin ortaya çıkması da muhtemeldir. Ancak burada suçlu neden genetiği değiştirilmiş bitkiler oluyor? Bu noktada yapılması gereken çiftçileri bilinçlendirmektir ve dahası çiftçilerin herbisit kullanımını kontrol altında tutmaktır. Eğer başka bir teknik geliştirilmiş olacak olsa yine aynı tip sorunlar baş gösterebilir. Özellikle Türkiye'nin pek çok tarımsal alanda çiftçiler pestisitleri ve gübreleri gelişi güzel kullanmaktadır. Bu tamamen yanlıştır. Bu sebeple genetiği değiştirilmiş bitkiler sebebiyle herbisit kullanımı artıyorsa buna neden olan en son faktör GDO'dur. Sonuç ve Öneriler GDO'nun sayısız faydaları mevcuttur ve ortaya çıkarılmamış olan onlarca faydası da olabilir. Bu alanda daha fazla yatırım ve araştırma yapıldığı takdirde aklımızdaki şüpheler tamamen ortadan kalkmış olacaktır. Dediğimiz gibi GDO hakkında en büyük muamma, insan sağlığına zararı konusunda elimizde bir bilgi bulunmayışıdır, bunun temel sebebi maksimum son 30 yıldır hayatımızda olan bir teknoloji ürünü olmasından kaynaklıdır. Ancak Dünya Sağlık Örgütününde belirttiği gibi şu an piyasada bulunan genetiği değiştirilmiş ürünler insanlar için zararlı değildir. Diğer yandan GDO hakkında biyolojik kirliliğe sebep olacağı söylentileri de mevcuttur. Örneğin genetiğini değiştirdiğimiz bir mısır, tozlaşmaya neden olarak diğer mısırlara da daha önce var olmayan bir genin aktarılmasını sağlayabilir. Bu pekala mümkündür ancak araştırıcılar tarafından bu gibi sonuçlar çok daha iyi ölçüldüğünden bir sorun yaratmayacaktır. Yukarıda da anlattığımız gibi bu gün kullanmış olduğumuz hiçbir meyve veya sebze kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Tüm bunlar ıslah çalışmalarının bir sonucudur ve kontrollü döllenmeyi içermektedir. Bu noktada atalık tohumlar hakkında yazmış olduğum şu yazıyı okuyabilirsiniz. GDO, daha iyi bir çevre için şarttır. Çünkü GDO ile sadece hedeflediğimiz zararlı böceklerle mücadele edebiliriz. Bu sayede bitkiler ve tarımsal alanlarımız için yararlı böcekler hayatta kalmayı başarıyla sürdürebilir. Pestisit kullanımını azaltacağı için bu durum insan sağlığına da faydalıdır. Araştırmaya göre Türkiye’nin ihraç ettiği 47 üründe klorpirifos bulunmuştur. Klorpirifos bir zehirdir ve pestisit kalıntısıdır. Zehir bileşenlerini yemeyi belki bir gün GDO ile sonlandırabiliriz. Dünya'da müthiş bir açlık vardır. 2016 verilerine göre Dünya'da yeterli beslenemeyen insan sayısı 750 milyonun üzerindedir. Elimizdeki tarımsal teknikler ve bitkiler tüm dünyanın beslenme ihtiyacını yeteri kadar karşılayamamaktadır. 2030-2050 yıllarına baktığımızda ise veriler insan nüfusunun çok daha fazla artacağını göstermektedir. Bizlere lazım olan bitkilerin potansiyelini artıracak, tarımsal maliyetleri düşürecek ve insanların daha ucuza beslenmesini sağlayacak teknikler geliştirmektir. Aynı şekilde gıdaların raf ömrünün uzatılması gibi diğer etmenlerde vardır. Tüm bunlar için GDO büyük bir potansiyel olabilmektedir. Özellikle ülkemizde gelecek yıllarda müthiş bir kuraklık yaşanacağı söyleniyor ve geçtiğimiz günlerde yapılan bir araştırmaya göre Türkiye'nin yeraltı kaynak suları çok azalmış durumdadır ve risk içermektedir. Gelecekte tuzluluğa, kuraklığa karşı dayanıklı, ürün verebilen bitki türleri geliştirmek zorundayız. Bu sebeple gen değiştirme tekniklerine her zaman ihtiyacımız bulunmaktadır. GDO'yu anlamak, yatırım yapmak ve araştırmak zorundayız. Bununla açlığın önüne geçebilir, doğaya, canlılara ve ekosisteme pozitif katkı sağlayabiliriz.
  3. Mars görevini pek çok kişi Elon Musk sayesinde orayı dünyamıza benzetmek ve orada yaşamak üzerine algılasa da işin aslı sadece bu değil. Mars denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan, havacılık ve uzay mühendisi Dr Robert Zubrin ‘e göre marsa gitmemizin üç önemli nedeni var. Mars’da gelecek, meydan okuma ve bilimin olması. Credit: NASA Ames Resarch Center Bilim: Mars’da bilim var; çünkü, bir zamanlar sıcak ve ıslak bir gezegendi. Üzerinde bir milyar yıldan uzun bir süre boyunca sıvı su vardı. Dünyamızda ise, milyarlarca yıl önce ilk su kalıntısı bulunduktan 200 milyon yıl sonra ilk canlı kalıntısı bulunuyor. Yaşamımız eğer kimyasal evrimle (su ve gerekli maddelerin varlığında belli bir süre içinde) kendiliğinden başlamışsa, Mars’ta da canlılığın olması gerekir ya da en azından kalıntılarının. Meydan Okuma: Mars’ta meydan okuma var; çünkü, toplumlar da aynı bireyler gibidir: Eğer zorlukların üstesinden gelmeye çalışmazsak, gelişemeyiz. “Human’s going to Mars” programı toplumumuz özellikle de gençler için üretkenliğe itici bir program olacak. Çocuklara ilerde yeni diyarlar keşfedebileceklerini gösterecek ve bu alana gönül vermiş pek çok bilim insanı yetişecek. Bilgi birikimimize büyük bir katkı sağlamış olacağız. Gelecek: Mars’ta gelecek var: çünkü, kendi yaşantımız sürecinde eğer Mars’a bir yerleşim yeri kurabilirsek kendi türümüzün ileride farklı gezegenlere ve galaksilere yerleşmesinin ilk adımı olacak. Mars bizim geçmişimizi anlamamızı, geleceğimizi şekillendirmemizi ve gelişimimizi devam ettirmemizi sağlayacak önemli bir hedef. Bu yüzden bu hedefi gerçekleştirmeli ve Mars’a gitmeliyiz.
  4. ScientificAmerican sitesinin haberine göre; kışın karlı yollara uygulanan tuzlama işlemi, aslında kar yağmadan önce yapılması gerekiyor! Buz oluşumunu önlemek için kaya tuzu veya bir tuzlu su çözeltisi püskürterek sürücüleri kaygan koşullardan korumak amaçlanır. Bu tuz, sofra tuzuyla (Sodyum klorür-NaCl) aynıdır. Potasyum klorür (KCl) ve magnezyum klorür (MgCl) gibi diğer tuzları içeren bazı özel karışımlar da vardır, ancak yaygın şekilde kullanılmazlar. Yol tuzu, yemek tuzu kadar saf değildir. Çoğunlukla mineral kirlilikten dolayı kahverengiye çalan gri bir rengi vardır. Yolun tuzlanması, bitkiler, sucul canlılar ve sulak alanlar üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir. Yolları buzdan korumanın ucuz ve etkili bir yolu ise basit bir bilimsel prensipten gelmektedir: çözeltilerin donma noktasındaki düşüş. Saf suyun donma noktası, yani buzun oluşması için gereken sıcaklık 32°Fahrenheit (Bilindiği gibi, 0°C)’tir. Bu nedenle kar, karla karışık yağmur vs. varsa ve zemin 32°F veya daha soğuksa, sokaklarda ve kaldırımlarda sert buz oluşur. Su tuzla karışım halindeyse, çözeltinin donma noktası sıcaklığı 0°C’den düşük olur. Tuz, su moleküllerinin buz kristallerine dönüşmesini engeller. Donma noktası sıcaklığının düşme derecesi, çözeltinin ne kadar tuzlu olduğuna bağlıdır. Tuzun sıvı su içinde (yani bir çözelti halinde) olması, etkili olması açısından çok önemlidir. Bu yüzden birçok şehirde, herhangi bir buzlanma olmadan önce tuz çözeltisi püskürtülür. Sıcaklığı düşürmek için kullanılan alternatif bir strateji buza kum konulmasıdır. Kum erime sıcaklığını değiştirmez, yalnızca lastiklerin kaymasını önlemek için pürüzlü bir yüzey sağlar. Birçok araştırma ekibi, daha az miktarda olumsuz çevresel sorunu oluşturacak alternatif yollar bulmaya odaklanmış durumdalar.
  5. 1833 yılında Stockholm’te doğan Alfred Nobel babasının iflas etmesi üzerine Rusya’ya gitmişlerdir. Burada iyi derecede İngilizce, Rusça, Fransızca ve Almanca öğrenen Alfred, doğa bilimleri konusuna da hakimdir. Babası daha sonra ise onu Avrupa’nın birçok kentine gönderse de o daha çok Paris’i sevmiş ve orada bir laboratuvar kurmuştur, burada İtalyan kimyacı A. Sobrero ile tanışan Nobel hayatının da dönüm noktasını yaşamıştır. Şöyle ki; Sobrero nitrogliserin üzerine çalışmakta ve bunu tam olarak nasıl kullanılır hale getirilir onun çalışmalarını yapmaktadır. Bilindiği gibi nitrogliserin sarsıntıda ve ani bir çarpmada hemen patlamaktadır, bunun nasıl daha korunaklı hale gelir düşüncesi üzerine yoğunlaşan Alfred sonunda nitrogliserini kizelgur kum (bu kum ince gözenekli bir silisyum mineralidir) adında bir kuma absorbe ederek onu daha kullanışlı hale getirmiştir ama tabi bedeller ödeyerek, bir kardeşini ve birçok çalışanını bu durumdan dolayı kaybetmiştir Alfred ama asla yılmamış ve çalışmalarından geri kalmamıştır. Sonunda 1867 yılında dinamitin (yani nitrogliserinin kizelgur kuma absorbe edilmesi sonucu açığa çıkan patlayıcı) patentini alır. Bu sayede çokça fabrika ve iş yerleri açan Nobel, maddi olarak hayli iyi bir konuma gelmektedir, bu sayede aldığı patentler bile 350’yi geçmiştir. Daha sonra ise Alfred kendisi için bir bayan çalışan aramaktadır, ilan verir ve bu ilana uygun bayanı işe alır. Bu bayan ileri ki zamanlarda bir kitap yazar kitabın adı ‘Silahları Bırakın’dır, bu sayede Nobel’i servetinin bilime ve barışa adayanlara ödül olarak vermesini tavsiye eder. Hatta bu konuda ileri giderek bu konuda onu ikna eder. Bir zaman sonra Nobel’in kardeşi Ludwig ölür ve gazeteler Nobel’in öldüğünü ve bu yolla ona ağır ithamlarda bulunurlar. Nobel için; sayısız insanın ölümüne neden olmuş zengin kişi derler, oysa Nobel ölmemiştir ve bu haberler onu çok üzer o da bu üzüntünün verdiği ithamlarla vasiyetini değiştirir ve servetinin %94’ünü bilime ve barışa katkı sağlayanlara verilmesini söyler ve bundan sonra Nobel’in vasiyeti üzerine her yıl Kimya, Fizik, Tıp, Edebiyat ve Barış ödülleri verilir (Nobel iktisat ödülleri 1960’tan sonra verilmeye başlanıyor). Nobel Ödülleri Üzerine İlginç Anekdotlar İlk Nobel 1901 yılında W. Röntgen’e verilmiştir (X-ışını üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı) Bu ödülü alan yalnızca 49 kadın vardır, bunlardan biride Marie Curie ve kızı Juliet Curie’dir. Bu ödüle iki kez layık görülen tek kadın ‘Marie Curie”dir. Bu ödülü en genç yaşta alan kişi L. Bragg’dır, henüz 25 yaşında ödül almasına rağmen X-ışını difaksiyonu konusu bilimi ve maddeyi tanıma adına önemli bir adımdır. Bu ödülü haksızca alanlar olmuştur, bunlarda biride Otto Hahn’dır, Nobel çalışmalarında esasında Lise Meitner ve Strassmann’da dahil üç kişi vardır oysa Otto Hahn bu ödülü onlarla paylaşmak yerine diğer çalışma arkadaşlarından bahsetmemiş ve Nobel komitesi de tüm çalışmaların Otto Hahn’a ait olduğu düşünmüştür. John Bardeen; iki fizik ödülünü hiç kimseyle paylaşmadan alan tek isim. Frederick Sanger: İki defa kimya ödülünü almasına rağmen bunları kimseyle paylaşmamıştır. Linus Pauling: İki Nobel almasına rağmen üçüncü Nobel için hazırlansa da yanlış DNA sarmalı önermiştir ve dolayısıyla Nobel’i alamamıştır. tr.wikipedia.org/wiki/Nobel_Fizik_Ödülü uralakbulut.com.tr/wp-content/uploads/2009/11/BILIM-VE-TEKNOLOJI-DÜ-2-RÖNTGEN.pdf jagranjosh.com/general-knowledge/most-interesting-facts-about-nobel-prizes-1539177954-1
  6. Birçok tıbbi bilimci ‘’iyi bir kimyanın’’ olumlu duygular ve sağlık anlamına gelirken, ‘’kötü bir kimyanın’’ ise olumsuz duyguları ve hastalıkları ifade ettiğine dikkat çeker. Duyguların ve sağlığın fizyolojisini çok sayıda unsur etkileyebildiği gibi bizim en çok önemsediğimiz duygu durumumuz olan mutluluğumuzun kimyasını etkileyenler nörotransmitterlerdir. Nörotransmitter, iki sinir hücresi arasındaki boşlukta bağlantıyı sağlayan kimyasal maddedir ve kalp atışları ile kan akışını hızlandırmak en önemli görevlerindendir. Bu maddelerin azalması ya da artması tahmin de edileceği gibi sinir sisteminde karışıklıklara neden olup ruh halimizi etkiler. Nörotransmitterlerin başında ise dopamin, seratonin ve endorfin hormonları gelir. Duygularımızı, zevk ve acılarımızı etkileyen dopamin hormonu eksikliğinde dikkat dağınıklığı, depresyon ve parkinson gibi hastalıklar ortaya çıkarken, fazlalığında da aynı etkiler ortaya çıkar. Mutluluk hormonu olarak bilinen seratonin ise yine duygu durumu, uyku ve iştah üzerinde etkileri vardır. Stres ve kan şekerinin azalması mutluluk hormonumumuzu minimuma indirirken, oksijen ve amin içeren gıdalar bu oranı artırır. Yapılan araştırmalar da depresyon, migren, obsesif kompulsif bozukluk, obezite ve hiperaktivitenin seratonin düzensizliğinden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Vücuttaki seratonin hormonu seviyesini artıran besin ögeleri; omega-3 yağ asidi, triptofan, magnezyum ve çinkodur. Bu maddelerin bulundukları gıdalara ise; yumurta, badem, tavuk, soya, süt, mandalina, muz, kakao, susam, biftek, un kahvaltılık tahıllar ve tatlılar örnek verilebilir. Endorfin ise; nörotransmitter sınıfına girmese de temelde aynı işlevi gören, dopamin ile seratonin hormanlarının tamamlayıcısı olarak etkiler sağlar. Beyin dokuları tarafından üretilmekle birlikte vücuttaki ağrıyı ve acıyı azaltır. Aynı zamanda vücudun stres, korku ve acı gibi dışarıdan etkilerle karşılaşması esnasında işlevselliği duygulara karşılık vermek üzere kuruludur. Endorfin hormonu salgısının kesintisizliği için düzenli spor yapmak esastır. Gıda açısındansa meyveler bu konuda çok faydalıdır, aralarından en etkilisi ise muz olarak bilinir. Bunun yanında çilek, üzüm, portakal da mutluluk verici meyvelerdir. Endorfin ile mutluluk bağlantısıyla ilgili bilinmesi gereken bilgilerden biri de nikotinle arasında olan ilişkidir. Günümüzde sigara içen insan sayısı günden güne artıyor ve nikotin, endorfin salgısını olumsuz yönde etkileyen unsurlardan biri. Nikotin bağımlılarının endorfin salgısı engellenir ve vücut endorfin kullanması gereken koşullarda nikotini kullanmaya çalışır. Bu şartlar altında da endorfin salgılanmadığı için vücuda nikotin alınmadığında endorfin eksikliğinde yaşanan mutsuzluğun aynısı ortaya çıkar. Vücudun normal seyrine dönebilmesi ve mutluluğu taklitten uzak, gerçek haliyle hissedebilmek için üretim tepkimelerimize nikotin yerine endofini gönderilmemizin gerekliliği ortaya çıkıyor böylece. Yani gerçek mutluluk yaşamak için sigara içmiyor olmak ön koşul…
  7. Öncelikle 8 Mart tarihinin neden kutlu olmadığını anlamak için Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tarihçesine kısaca bir bakmamız gerekiyor. Kadınların, hakları için mücadele amacıyla yaptığı ilk eylem, 1857’de çalışma koşullarının iyileşmesini isteyen kadın tekstil işçileri tarafından yapılmıştır. Daha sonra ”ekmek ve güller” sloganıyla 15.000 kadın tarafından, oy hakkı, çalışma saatlerinin azaltılması, çocuk işçi çalıştırılmasının yasaklanması amacıyla yapılan eylem ilkinden yaklaşık 50 yıl sonra, 1908 yılında, yine tekstil işçisi kadınlar tarafından yapılmıştır. Ekmek; ekonomik adaletin ve güvencenin, gül ise daha iyi yaşam koşullarının simgesi olarak kullanılmıştır. 8 Mart’ın Kadınlar Günü olarak kutlanmasına ilk olarak 1910 yılında Kopenhag’ta yapılan 2. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda karar verilmiştir. 25 Mart 1911 yılında ise çalışma koşullarının iyileşmesi için eylem yapan, çoğu göçmen olan 140 kadın tekstil işçisi, eylem yaptıkları fabrikada, çıkış nedeni bilinmeyen yangında, patronları tarafından dışarıdan destek almamaları için kilitlenmeleri sebebiyle feci şekilde yanarak can vermişlerdir. 20.yüzyılın en büyük faciası olarak tarihe kazınan bu olayın ardından, kadın örgütleri tarafından yapılan çağrılarla 100.000 kişi sokağa dökülmüş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için eylem yapmıştır. İlk olarak Rusya’da 8 Mart resmi tatil ilan edilerek ”kahraman kadın işçilerin” anısına kutlanmıştır. Türkiye’de ise ilk kez 1921 yılında kutlanmaya başlanmış olan bu hareket, yıllarca sosyalist ve işçi kadınların kutlayacağı bir gün olarak tanımlanmıştır. Daha sonrasında feminist hareket, tüm kadınların ortak bir ezilmişlik yaşadığını ve kadınların kurtuluş mücadelesi öznesinin tüm kadınlar olduğunu söylemiştir. Ancak Türkiye Sosyalist Hareketi’nin büyük kısmı, kadın kurtuluşunun kapitalizmin yıkılmasıyla gerçekleşeceğini ve bu nedenle öznenin işçi kadınlar olduğunu savunmuştur. Bu durumdan kaynaklı olarak Dünya Kadınlar Günü – Dünya Emekçi Kadınlar Günü ikiliğinin doğması da 80’lerin ortasında başlamıştır. Tarihçesinde de anlaşılacağı üzere kadınlar günü, kutlanacak değil, kadının yaşadığı eziyetlerin vurgusunun yapılacağı, hak talebinde bulunulacağı ve bu uğurda mücadele etmiş kadınları anarak, kadın hareketi ruhunun sürdürülmesi amacının güdüldüğü bir gün olmalıdır. Kapitalizmle mücadele ederek ölmüş yüzlerce kadının izlerini taşıyan bu gün, çiçek alarak, hediye alarak, yemeğe çıkartılarak, indirim ürünlerinden faydalanarak geçirildiğinde yine kapitalizme hizmet etmiş olur. 8 Mart’ın kutlu olması için ortak bilincin, bu sağduyuya hizmet etmesi gerekmektedir. Şunu unutmamak gerekir ki 8 Mart emekçi kadınların tarihteki direniş ve sınıf savaşımından doğmuştur.
  8. Hayvanlar aleminde doğum yaparken en çok acı çekenin insan olması, hatta doğum esnasında ölmesinin sebebi; omurganın S şeklinde olması mıdır? Omurga değil, leğen kemiği yani pelvis yapısı ile ilgili. Bu radikal değişim de başlıca bipedalizm (iki ayaklılık) nedeniyle seçilim gösteriyor. Dolayısıyla insan bebeklerinin diğer primatlara nazaran daha prematüre doğması gerekiyor ki bebeğin kafası pelvisten geçebilsin. Bu da yanında aşkın evrimini getiriyor. Geçtiğimiz günlerde The Royal Society’de yayımlanan makaleye göre insan pelvisleri arasındaki bu muhteşem çeşitlilik, doğal seçilimden ziyade aslında coğrafî göçler ve genetik sürüklenme etkisi ile şekillenmiş olabilir. Zira aynı coğrafi bölgedeki insanlarda (popülasyon içi) bile doğum kanalı ve pelvis yapısı fazlasıyla çeşitlilik gösteriyor. Obstetrik ve jinekolojik olarak analiz edildiğinde anlaşılıyor ki insan dişilerinin bazıları normal doğum yapmakta zorlanıyor veyahut hiç yapamıyor. Bu dişilerin büyük bir kısmı da sezaryene alındığı için genlerini bir sonraki jenerasyona aktarabiliyorlar. Bu da seçilim baskısını azaltıyor. Android tip ve Platypelloid tip normal doğum yapamaz. Bu yüzden de röntgen isteniyor. Ama mesela gebelik diyabeti sebebiyle yüksek kilolu bebek de doğumu zorlaştırıyor. Öte yandan bu genelleme mantıklı değil, İneğimizin doğururken çıkardığı sesleri duysaydınız içiniz parçalanırdı. Üstelik gözlerinden yaşlar geldi hayvancağızın. Üstelik çoğu büyük baş olsun küçük baş olsun doğumuna yardım etmek gerekiyor. Doğuran farede olsa insanda olsa doğum doğumdur. O acı anlatılmaz yaşanır.. Uygunsuz pelvis yapısı yoksa Homo sapiens vajinal yoldan doğum yapabilir. Genellikle ilk doğum zorlu olur. İkinci ve üçüncü doğumdan itibaren giderek her doğum daha kolay olur. Bağ yapıları esnediği için. Doğum pozisyonu da bunda etkili diye düşünüyorum, o çatal denen zıkkım hamile kadın için tamamen eziyet, şimdi şimdi anlaşıldı, bebeğin kayıp gelmesi ve yer çekiminden maksimum şekilde faydalanabilmek için kadının çömelir vaziyette doğum yapması gerektiği, doulalık denen doğum koçları kadının doğum yaparken etrafında strese sokacak çok etken olduğunu insan doğum şeklinin doğadaki hayvanlara has huzurdan mahrum olduğunu söylüyorlar ki bence haklılar. Fransiz kralı XIV. Louis metresinden doğacak olan çocuğunun doğumunu iyi görebilmek için metresi bacakları havaya kalkık bir şekilde sırt ustu yatırılana dek dunyadaki kadınların çoğu yer çekimi kuvvetinden yararlanmak için çömelerek doğum yaparlardı. O günden sonra dünyada yatarak doğum yapmak popüler olmuştur.
  9. Çok parmaklılık anormalisi: Polidaktili tam olarak nedir? Polidaktili denilen bu durum, diğer popüler anormali türlerine göre toplumda daha sık gözlenmekte. Sadece el parmakları değil ayak parmaklarının sayısındaki fazlalıkla da kendini gösteren polidaktilide baş parmağın ya da serçe parmağın yanında oluşan yapılar, parmaktan sayılıyor. Kimi zaman gerçek bir parmak kadar gelişmiş olan yapı, kimi zaman da sadece bir çıkıntı şeklinde duruyor. Gelişmiş olsun veya olmasın, ekstra parmaklar çoğu zaman ana parmakların gösterdiği fonksiyonel özellikleri gösteremiyorlar. Fazla parmaklar bazı durumlarda yanındaki parmağa yapışık şekildedir. Bizden bir hikaye: Afyon’da bir köyün 10 hanesi, 6 parmaklı olduğu sebebiyle hastaneye başvurmuş.Aslında bu sayının daha fazla olduğu, kişilerin utandıkları için bunu sakladıkları söyleniyor. Tarımla uğraşan bu köyün sakinleri, fazla parmağa sahip oldukları için iş yapamadıklarından şikayetçi. Köyde nesillerdir polidaktiliye sahip bireylerin olduğundan anlaşılacağı üzere fazla parmaklılık, genetik bir mutasyon sonucu ortaya çıkıyor. Eğer Afyonlu köylüler gibi akraba evliliğini tercih eden bir yerde yaşıyorsanız genetik farklılığı her jenerasyonda yaşamanız olası. Nadir hastalıkların cirit attığı ülke Hindistan’dan Akshat Saxena, çok parmaklı oluşunu avantaja çevirmek istemiş. El ve ayak parmaklarının toplamı 34 yapan bu Hintli çocuk, dünyanın en çok parmaklı insanı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeyi başarmış. Saxena’nın annesi ilk çocuğu olduğu için heyecanlıyken birden parmaklarındaki fazlalığı görünce çok şaşırmış. Ülkemizde de doğan çocuğun ilk olarak el ve ayak parmaklarını sayıp kontrol etme geleneği günümüze taşınmış bir uygulama. Aynı zamanda 6 parmaklı el, Fringe dizisinde bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Dizinin jeneriğinde kelebek, kurbağa, yaprak gibi birçok işaret kullanılmış. Bunlardan bir tanesi de el izi. İlk bakışta anlaşılmasa da el izinde altı parmak var; yani polidaktili birinin el izi. Dizinin kritiğini yapanlar komplike düşünerek 6 parmaklı bu eli Pisagor Teoremi ile ilişkilendirmişler. Bazıları ise ilk insana ait bir fosilin 6 parmaklı olduğuna atıfta bulunmak için böyle bir sembol seçildiğini düşünmüş. Haklı olabilirler, dizinin bir sahnesinde Sam Weiss’in elinde The First People (İlk İnsanlar) kitabı görülüyor. Bu kitabın ise sadece bir kez basıldığı düşünülüyor. Weiss’in tuttuğu kitapta da ilk basım olduğu yazıyor.
  10. Kök hücre tedavisiyle gerçek dişlere kavuşmak mümkün görünüyor, ancak siz yine de dişlerinize iyi bakın.. Diş kaybetmek, düşündüğünüzde bile oldukça korkutucu olabilir fakat hayatınızda birden fazla kez kaçamayacağınız bir gerçek olarak sizleri bekliyor. Ortalama olarak 74 yaşına erişmiş kişilerin dörtte birinden fazlası tüm dişlerini zaten kaybetmiş oluyorlar. Kök hücre tedavisiyle gerçek dişlere kavuşmak mümkün görünüyor, ancak siz yine de dişlerinize iyi bakın.. Bu tarz durumlarda implant tedavisinin çözüm olabileceğini düşünüyor olabilirsiniz, ancak hem süreç içerisinde yaşanacak ağrılı günler ve çekeceğiniz eziyet hem de yaşınız ilerledikçe uyum sağlama gibi problemlerinizi de düşünmeniz gerekebilir. Ancak sizlere bir müjdeli haberimiz var (kendimiz içinde oldukça müjdeli). Keşfedilen yeni teknik, hastanın kendi kök hücrelerinden yeni dişlerin türetilmesini 9 hafta içerisinde başarmış görünüyor! © Columbia University Medical Center Evet yanlış duymadınız. Kendi, öz dişiniz, 9 haftada tekrar yerine gelebilir. Bir implant uygulama süresinin hemen hemen yarısı diyebiliriz. Hem de sizin. Canlı. Öz. Gerçek. İnanılır gibi değil. Detaylara birlikte göz atalım. New York City’de yer alan Columbia Üniversitesi Medikal Merkezi araştırmacıları, hastanın kendi kök hücrelerini temin ederek, anatomik olarak doğru dişin yetiştirilebileceği görüşündeler. Ek olarak yeni oluşturulacak olan diş eksik olan noktada, çevresindeki diş etiyle birlikte gelişebilir diye tahmin ediyorlar. Hali hazırda bir diş üretimi de gerçekleştirmiş durumdalar, ancak henüz insanlarda değil. Journal of Dental Research bülteninde yayınlanan çalışmaya göre, araştırmacılar 22 rat üzerinden çalışmalarını gerçekleştirmişler. Ratların ağızlarına büyüme faktörlerinin yerleştirilmesi ardından yeni kemik materyali rejenere olmuş ve 9 hafta içerisinde entegre konuma gelmiştir. Araştırmacılara göre, diş benzeri yapıların rejenere edilerek tekrar üretilmesi açısından bu çalışma bir ilk olma özelliği taşıyor. Eğer bu tedavi yöntemi insanlarda başarılı olursa, yeni prosedürün uygulanabileceği alanların sınırı oldukça geniş, kemiksi bir yapının tekrar rejenere edilmesi demek, iskelet sistemiyle ilgili bir çok rahatsızlığın geri dönüşümünün sağlanabilir olması anlamına geliyor. Ancak siz yine çok şekerli, asitli, diş eti ve dişlerinize rahatsızlık verebileceğini düşündüğünüz tüketimden uzakta kalmayı ihmal etmeyin. İleri okuma için: PubMed – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22958928/
  11. Ömür boyu üreme yeteneğine sahip olmak, ömrün belli bir evresinde kaybedilmesinden daha avantajlı olmayacak mıdır? Ömür boyu üreme yeteneğine sahip olmak, gelecek nesillere gen aktarımı açısından, bu yetinin ömrün belli bir evresinde kaybedilmesinden daha avantajlı olmayacak mıdır? Kadınlar neden menopoza girer? Menopoz ve evrim.. Bir anne için her doğum, belli bir enerjetik yatırımı da beraberinde getirecektir. Bu yatırımın karşılığı ise yavrunun üreme çağına kadar hayatta kalabilmesini sağlamak ve dolayısıyla gen aktarım olasılığını arttırmaya katkıda bulunmaktır. Eğer anne, fazla bebeğe sahip olursa, onlara yapmak zorunda kalacağı yatırımla birlikte diğerlerinin gelecekteki başarısını riske sokacaktır. Bunun yerine çok sayıda birey vermektense, çabalarını yavru bakımı üzerine yoğunlaştırarak, gen aktarım olasılığını arttırabilecektir. Menopoz, insanlar dışında sadece hayvanat bahçesinde yaşayan, yani yaşam süresi yabanıl ortamdaki türdeşlerine göre daha uzun olan gorillerde görülmüştür. Birçok türde üreme oranı yaşın ilerlemesiyle azalır ancak tam anlamıyla kesilme söz konusu değildir. Yani tutsak ve bakım altındaki memelilerde(en azından bazılarında) dişilerin üreme kapasiteleri, ölümlerinden ve erkeklerin üreme kapasitesinin azalmasından daha önce sonlanır. Bu nedenle menopozu açıklamak için bizim modern yaşam tarzımızın, atalarımızın yaşadıklarından daha uzun bir ömür sağladığını söylemek doğru kabul edilebilir. Menopozun evrimsel kökeni ile ilgili çeşitli bakış açıları: Argümanlardan ilki şu şekilde: eski insan dişileri, sert çevreye bağlı olarak beklenen yaşam uzunluğu dolayısıyla, 30-40 yıllık yaşam süresine yetecek miktarda yumurta üretimi yönünde seçilime uğradı. Daha uzun süre sağlıklı yumurta bulundurmak enerjetik anlamda dezavantajlı ve maliyetlidir. Bu yüzden yaşam öyküsü çözümü, ortalama tüm kadınların ölünceye dek üreyebildikleri bir yaşam süresinden daha kısa olacak şekilde yumurta ömrünü sınırlamış olabilir. Diğer bir kuvvetli argüman Büyükanne hipotezi: çok çocuklu bir anne, çocukların tümüne bakabilme kapasitesi açısından sınırlı olabilir. Bu durumda anne yaşlandığında en genç yavrunun zarar görme ihtimali ortaya çıkar. Ancak kadına, kendi annesi tarafından yardım edilirse, ana becerilerini daha genç yaşta öğrenebilir ve çocukların hayatta kalma oranını arttırabilir. Yani büyükanne kendi yavrularının çoğunun erişkin oluncaya kadar hayatta kalmalarını garantileyerek, kendi uyum gücünü destekler.
  12. Bugüne kadar hep dinozorların yok olmasıyla ilgili konuşulup tartışıldı. Bir de bu konuya tersten bakalım ne dersiniz? Dinozorlar yok olmasaydı ya da günümüze kadar yaşasaydılar neler olurdu? Başka bir deyişle yerküreye çarpan göktaşından kurtulmaları mümkün olabilir miydi? Bunlar gibi birçok soru sadece bizim değil bilim insanlarının da aklını kurcalıyordu. Göktaşı birkaç dakika daha geç ya da erken gelmiş olsaydı Meksika’nın Yucatan bölgesindeki sığ sulara değil, Atlantik ya da Pasifik okyanusunun derin sularına isabet etmiş olacaktı. Böylece çarpma şiddetinin bir kısmı giderilmiş ve aylarca, hatta yıllarca atmosferi boğan sülfür çökeltilerinin dağılması sınırlanmış olurdu. Bunun sonucunda ise büyük tsunami ve tahribatlar olmasından dolayı birçok canlı yok olur, fakat dinozorların hayatta kalma şansı olabilirdi. Bazı araştırmacılar göktaşı çarpmamış olsaydı da iklimdeki soğuma nedeniyle dinozorların yok olacağına, bazıları ise Hindistan’daki Deccan Platosu yanardağındaki patlamalardan dolayı dinozorların bir kısmı yok olsa da geriye kalanları herhangi bir olayın etkilemeyeceği savunuyorlar. Dinozorlar eğer günümüze kadar gelseydiler bu bitki bolluğundan özellikle uzun boyunlu saropod dinozoru hızla gelişip erken yaşta üremeye ve bedenleri giderek küçülmeye başlardı. Bazı uzmanlar bitkilerdeki evrimin dinozorları da etkileyeceğini, çiçekli bitkilerin artması nedeniyle otobur dinozorların bunlarla besleneceğini ve bu bitkilerin sindirimi daha kolay olacağı için bedenlerinin küçüleceğini öngörüyor. Çiçekli bitkilerin ortaya çıkmasıyla beraber meyveler de ortaya çıkacağından meyveyle beslenen dinozorların sayısı da hızla artacaktı. Uzmanların tartıştığı bir başka konu da ‘’dinozorlar günümüze kadar gelmiş olsaydı insanların evrilme şansı olur muydu?’’ sorusudur. Bazı uzmanlar dinozorların varlığının büyük hayvanları tehdit ettiğini kabul ediyor ve yarasa, kemirgen, küçük etoburlar ile tırmanan primatların daha da çeşitlenmiş olabileceğini söylüyor. Dinozorlar varken de hominid adı verilen insansı canlılar ortaya çıkabilirdi. Tıpkı atalarımız tehlikeli büyük hayvanlarla baş edecek stratejiler geliştirdiği gibi insanımsı canlılar da zekalarını kullanarak aynı şeyi yapabilirdi. Dinozorlar günümüze kadar gelebilirdi fakat insanların nüfusunun artışı, yayılışı gibi nedenlerden dolayı nasıl ki mamutların ve büyük canlıların soyu tükendiyse dinozorlar da (birkaç tür hariç) aynı sona mahkum olacaklardı.
  13. Karbon ayak izi nedir? Azaltmak için neler yapabiliriz? Dünya, gelecekteki küresel ısınmayı 2°c’nin altına sınırlamak için mücadele ederken, şimdi, herkesin sera gazı emisyonlarımızı mümkün olduğunca çabuk azaltmak için bu işin bir parçası olma zamanı. Ancak kişisel düzeyde bile, hepimiz günlük bir çevresel etki yaparız. Seçimlerimizi nispeten hızlı bir şekilde değiştirebiliriz ve toplum bunu yaygın olarak kabul edilen davranışlar olarak yayabilir. Bu fikirle, İsveç’teki Lund Üniversitesi’nden iki araştırmacı ve Kanada’daki British Columbia Üniversitesi, “bireysel sera gazı emisyonlarını azaltma potansiyeline sahip olanları tanımlamak için kapsamlı bir yaşam tarzı tercihleri paketini” analiz etmeye başladı. Bu yaşam tarzı seçimlerini yapmak için 39 hakemli incelemeye, hükumet raporlarına ve çevrim içi araçlara baktılar. Yaptıkları analize göre, kişisel emisyonlarınıza en büyük etkiyi yapacak olan 4 şey: arabanızdan kurtulmak, uçak yolculuğundan kaçınmak, bitkisel bazlı bir diyete geçiş ve son olarak en radikal şekilde daha az çocuk sahibi olmak. Tonlarca Co2’nin eşdeğer emisyonu (tCo2e) olarak ölçülen bu yaşam tarzı değişiklikleri, kişisel karbon ayak izlerimizi azaltmak, parlak ampulleri uzun ömürlü olanlarla değiştirmek gibi “küçük şeyleri” geri dönüştürmekten daha fazla azaltma potansiyeline sahiptir. Ekibin verileri gösteriyor ki, bir yıl boyunca et yemeyi bırakırsanız, bireysel karbon ayak iziniz CO’ den 820 kilogram düşürebilir, bu da geri dönüşümden ortalama dört kat daha etkilidir. Ekibin çalışmalarında yazdığına göre; “Ciddi davranışsal değişim mümkündür; genç nesillerin mevcut yaşam tarzlarından çevre ile duyarlı yollardan ayrılmaya istekli olduklarına dair kanıtlar var”. Sürdürülebilirliğe küçük günlük katkılarımız, üzerine eklendiği sürece kesinlikle değerlidir, ancak araştırmalar, bunların daha etkili bir düzeyde çevre dostu seçimlerin bir “pozitif yayılım” gerektirmediğini göstermektedir. Yani diğer bir deyişle, geri dönüşümlerini ayıran birçok kişi de büyük benzinle dolu arabaları kullanıyor. Ancak ekip, gezegen uğruna daha büyük fedakarlıklar yaparsak, bir bütün olarak toplumsal normları değiştirmek için daha fazla olanak olduğunu savunuyor.
  14. İnsan neden unutur? Anahtarınızı 10 dakika önce nereye koyduğunuzu unutabilirsiniz ancak 10-15 yıl önce yaptığınız bir şey aniden aklınıza gelebilir. Peki neden? Şüphesiz ki beynimiz vücudumuzun en karmaşık yapılarındandır. Karmaşıklığına rağmen müthiş bir dizaynda çalışan beynin de kusurlarından birisi unutmaktır. Çok iyi bildiğiniz bir şeyin aklınıza gelmemesi, koyduğunuz eşyayı bulamamanız bunların sonuçlarındandır. Unutma eylemi Beynimiz içerisinde üç çeşit hafıza bulunmaktadır. Bunlar “Duyusal hafıza, Kısa süreli hafıza, Uzun süreli hafıza” olarak nitelendirilir. Duyusal hafızaya “Kişi bir nesneyi algılandıktan çok kısa süre sonra kaybolan bilgi/veri” diyebiliriz.Yani dokunma, duyma, tatma gibi beynimize gelen verilerdir . Bu bilgiler ön beyinde tutulur. Eğer alınan bilgi/veri ilgimizi çekerse kısa süreli hafızaya yönlendirilir. Ardından da o bilgi kişi için eğer önemli ise uzun süreli hafızaya gider, yok eğer değilse unutulmaya başlanır ve önemsenmez. Unutmamızın nedeni de gün içinde çok fazla veri geldiği için beynimizin bunların hangisini kısa süreli kısma atacağını bilememesidir. Bilgisayara benzetecek olursak ilk gelen veri duyusal hafızadaki bilgidir. Kısa süreli hafıza bir bekletilme yeridir. Eğer önemliyse de hard-diskimize alırız.Ancak önemli bir nokta vardır ki kaydetme sistemi bilgisayara benzese de hatırlama işleme tamamen farklıdır. Bir örnek verecek olursak gün içerisinde 10 dakika önce araba anahtarını nereye koyduğunuzu unutabilirsiniz ancak 10-15 yıl önce yaptığınız bir şey aniden aklınıza gelebilir. İşte tam burada beynin öğrenme mekanizmasını anlıyoruz. Eğer öğrenilen veya unutmamamız gereken şey duygusal bir etiket bırakırsa beynimiz bunu daha iyi aklımızda tutar ve ilk uykuda onu prova eder ve kaydeder. Kalıcı bilgi için yapılması gerekenler Çoğu kişinin kullandığı tekniklerden birisi de kodlamadır. Öğrenilen bilgiyi bir şeye benzetmek, onla ya yazılışının benzediği şeyle ya da aklınızda çağrıştırdığı cisimle birbirine örtüştürmek sizin yararınıza olacaktır. Öğrendiğiniz bilgiye senaryo uydurmak da yararınıza olabilir. Birden fazla şey öğrendiyseniz bunlarla alakalı hayal gücünüzle bir hikaye oluşturabilir, gerek mizah gerek farklı duygular katarak hatırlamanızı kolaylaştırabilirsiniz.
  15. Kediniz sizi sallamıyor, mesafeli duruyor ve kendini sevdirmiyor olabilir. Veya yolda yürürken sevmek için yaklaştığınız kediyle, önceden tanıdığınız ama selam vermek istemeyen arkadaş misali sizinle temas kurmaktan çekindiği anlar yaşamış olabilirsiniz. Bazı kedilerin neden kendilerini sevdirmedikleri ya da tabiri caizse ‘soğuk yaptıkları’ bilimsel olarak açıklanmış. Ve kedilerin insanlara yönelik davranış farklılıkları genomlarındaki farklılıklar ile ilintili imiş. Yani sorun sizde değil onlarda. Vahşi kedilerin evcilleşme yönünde evrimi MÖ. 9000 yıllarında insanların toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçişi, tarım ve hayvancılığı keşfetmesiyle başlıyor. Tüketebileceklerinden daha fazla üreten insan, fazla besinlerini depolamakta ve yerleşik hayatın sonucu olarak yemek artıkları üretmekteydi. Bunun doğal bir sonucu olarak ulaşılabilir hazır yiyecek vahşi kedilerin insanlarla etkileşim kurmasına neden oluyor. Zamanla insanlar ile bazı kedi türleri yakınlaşırken bu sevgi/sevdirme karşılığı yiyecek anlaşması kedi genomundaki davranış belirleyen bölgelerde genetik aktarımın sonucu olarak değişikliğe sebep oluyor. Washington University School of Medicine’da habeş kedisi ve evcil 6 kedi türü üzerinden yürütülen bilimsel bir araştırmaya göre kedilerin karakteristik değişimlerini üç genetik bağlantı üzerinden açıklanmakta. Evcil kedilerin genlerinde saldırganlığı bastırma, hafıza oluşturma ve korku ya da ödülden öğrenebilme bölgelerinde çok daha fazla mutasyon oluştuğu gözlemlenmiş. Özetle insanlarla etkileşim kuran kediler vahşi kedilerle üreme döngüleri sonucunda kendi bölgelerindeki kedi popülasyonunda sayılarını arttırmışlar ve insanlarla kurmuş oldukları bu karşılıklı ilişki antlaşmasını da genetik olarak soydan soya miras bırakmışlar. Vahşi kedi atalarından kalma genleri baskın olan kedilerde vücuda göre büyük bir kafa yapısı ve fizyolojik olarak daha belirgin farklılıklar gözlemlenmekte. Kedinizin evcillikten uzak bir genetik mirasa sahip ise muhtemelen sizin onu ödüllendirmenize kanmayacak, sizi evcil kedilere nazaran daha kısa zamanda unutacak ve yeri geldiğinde agresif tırmık darbeleriyle vücudunuzda kalıcı izler bırakacaktır. Sakın onu bu yüzden suçlamayın.
  16. Bir günde ortalama ürettiğimiz 96 milyon ton çöp nereye gidiyor? Türkiye’de her gün kişi başına 1.2 kg çöp üretiliyor. 80 milyonluk ülkemizde bu rakam 96 milyon tonu geçiyor. Peki yalnızca bir günde ürettiğimiz 96 milyon ton çöp nereye gidiyor? İlk önce atılan çöpler toplanıyor ve bu iş belediyeler tarafından yapılıyor. Belediyelere ait çöp kamyonları her bölgenin çöp çıkarma yoğunluğu ve nüfus sayısına göre belli bir çizelge oluşturup belirli gün ve saatlerde 3, 7 ve 12 tonluk kamyonlarla toplama işlemini gerçekleştiriyor. Daha çok 7 tonluk kamyonlar kullanılıyor. Toplanan çöpler endüstri kuruluşlarına ya da çöp sahalarına götürülüyor. Endüstri kuruluşları geri dönüşümü yapılabilecek kağıt, cam, karton, plastik gibi atıkları alıyor. Çöp sahalarına gidenler ise evsel atık, tıbbi atık, tehlikeli atık vb. gibi bölümlere ayrılarak düzenli depolanıyor ya da imha ediliyor. Peki düzenli depolama nedir? Düzenli depolama çöpleri gömme işlemine denir. Depolamaya uygun olan çöpler için derin çukurlar açılır, çöpler bu çukurlara dökülür ve toprağa sızmasını önlemek için yalıtımlı bir malzeme ile kaplanarak kapatılır. İmhası yapılacak çöpler ise yakılarak yok edilir. Yakılması uygun çöpler tutuşturulur ve yanması beklenir. Yanan ve yok olan çöplerin üstüne yenileri eklenir. Zararlı atıklar ise beton bir yapı içinde denizin dibine bırakılır. Bugün birçok gelişmiş ülke çöpten enerji üretmektedir. Bu işlem için de piroliz yöntemi kullanılır. Piroliz nedir? Piroliz havasız ortamda çöplerin sıkıştırılarak kömür, sıvı yakıt ya da gaz haline getirilmesidir.. İsveç bu işi o kadar iyi yapmaktadır ki ülkede çöp kalmadığı için başka ülkelerden çöp ihraç etmektedir. Gelişmekte olan ülkemizde ise çöpten enerji üretmek ne yazık ki çok tercih edilen bir yöntem değildir. Gerekli altyapıların kurulması, yatırımların artması ve daha çok Çevre Mühendisi istihdamı ile bu alanda da gelişme sağlanacaktır.
  17. Kızıl, çilli, beyaz tenli nadir ve özel dostlarımız bilimsel anlamda neden bu kadar “özel” hiç düşündünüz mü? Yazıya hızlıca göz attığınızda, güzellikten ziyade kendi kızıl arkadaşlarınızı düşünüp “hakikaten böyleydi onda da” diyebileceğiniz özellikle olduğunu düşünüp sizlerle paylaşmak istedik. Siz de yorumlarınızla ek özelliklerden bahsedebilir, bizlere katılabilirsiniz. Keyifli seyirler. MC1R geni deri ve saç rengini belirleyici özellik taşır. Aktif veya pasif olmasına göre vücut daha fazla/az lemanin üretir ve kızıl tonlarına yönlendirir. Ek olarak çil oluşumunu da tetikler. Açık tenli olmaları sebebiyle çok daha hassas bir özellikleri vardır. Kolayca güneş yanığı olabilirler ve daha fazla güneş ışığı absorbe eder, daha fazla D vitamini üretebilirler. İstatistiksel olarak değerlendirildiğinde kızıl erkeklerin çok daha az prostat kanserine yakalandığı net bir şekilde biliniyor. Çalışmadaki erkeklerin sadece %5’i kadar cuzzi oranda. Arılar maalesef kızıl dostlarımızı daha fazla sokuyorlar. Ne yazık ki renkleri daha saldırgan bir uyarıcı olarak algılandığından, arılar ile pek iyi anlaşamıyorlar. Kızıl dostlarımızın bir laneti de ağrı eşiklerinin oldukça düşük olmasıdır. Öte yandan genetik olarak normal bir bireyden daha fazla anteztezi almaları gerekir. Belki hayır daha fazla diyebilirsiniz ancak kızıl dostlarımızın sadece saçları daha kalındır. Sayı olarak ise 90.000 civarındadır. Bu rakam esmerlerde 110.000, sarışınlarda 150.000! Hemen hemen kızıl olmak gibi, genetik olarak çekinik bir şekilde kalıtılan “solaklık” davranışına daha yatkınlardır. Genetik bela rolündeki MC1R geni, aynı zamanda sıcaklık dedektörü olarak rol alır. Bu yüzden ne kadar kızıl ise, soğuğa karşı birey o kadar fazla hassastır. Aneztezi ve ağrıya karşı aşırı hassasiyet sebebiyle sıradan bir bireye göre dişçi koltuğundan çok daha fazla korkarlar. Olumlu/olumsuz bir çok özellikleri olmasına rağmen sayıları oldukça azdır. Nadir bir genetik hazine olmakla birlikte toplam popülasyonun %1-2 gibi bir kısmını (yaklaşık 70-140 milyon kişi) oluştururlar.
  18. Bu çalışmanın prosedürleri Kaliforniya Üniversitesi tarafından uygulandı ve çalışmayı daha önce psikolojik meditasyonlarda uygulamaları bulunan Alan Wallace tarafından yönetildi. Bu çalışma psikolojik etmenlerin telomerazla ilişkisini anlamlandıran ilk çalışmadır. Telomerler kromozomun ucunda bulunup kromozomu koruyan parçalardır. Hücreler genç kalabilmek için her bölündüğünde kısalır ayrıca sigara, obezite, stres gibi fiziksel etmenlerde telomer uzunluğunu dolayısıyla hücrelerimizin yaşını kısaltır. Eski çalışmalarda telomerin yaşla birlikte azaldığı belirlense de yeni çalışmalar yaşın yanında fiziksel etmenlerinde telomer uzunluğunu etkilediği belirlendi. Çalışma da ‘farkındalık ve yaşamda ki amaç’ olmak üzere 2 kavram üzerinde duruldu. Katılımcılar budist web sitelerinden toplanmış olup Kuzey Colorado’da ki Shambala Dağ Merkezinde izole bir ortamda inzivaya bırakıldı. Merhamet ve nezaket uygulamaları, nefes egzersizleri, birlik ve beraberliği sağlamak için oy birliği uygulamaları yapıldı. Farkındalık eğitimi bir kişinin konsantrasyonunu arttırdığı ve ana odaklanmasını sağladığı için olumsuz ve negatif düşünceden uzaklaştıracağı ve aynı şekilde meditasyonun yaşamda bir yön duygusunu teşvik etmesi, bu nedenle anlık zevklerden uzaklaşılıp daha özgün bir memnuniyet duygusu oluşturulması beklendi. Çalışma sonucunda kan örnekleri alındı ve artan bir telomeraz aktivitesine rastlandı. Bu çalışmayı destekleyen daha önce ki çalışmalarda ise kardiyovasküler risk taşıyan hastalarda LDL kolestrol seviyesi azalışı telomeraz aktivitesini arttırmıştır. Başka bir çalışma da epinefrin hormonunun(stres hormonu) azalması telomeraz miktarını arttırmıştır. Yine de, kontrol grubuyla inziva grubu aynı yerde deneye tabi tutulsa daha inziva grubunun günlük yaşam stresinden uzaklaştırılıp sadece eğitime tabi tutulması bu araştırmayı pek yeterli kılmıyor. Ayrıca deneye katılan insanların maddi yardım aldığı için deneye olumlu yaklaşabileceği düşünülebilir.
  19. Matematiksel temeli olan her alanda ve ilgi duyan her şahsın aklında yer alan bir sorudur, Pi sayısını bu kadar değerli kılan şey nedir? Matematiksel temeli olan her alanda ve ilgi duyan her şahsın aklında yer alan bir sorudur, Pi sayısını bu kadar değerli kılan şey nedir? Pi basitçe anlatılacak olursa dairenin kareyle olan ilişkisidir. Her zaman en iyisi Birlik Şuuru ile başlamaktır. Böylelikle bir dairenin çapı 1 birimse, çevre 3 ten fazla birim değere sahip bir kesirli sayı olur ve buna pi ya da 3.141592… adı verilir. Arşimed’in zamanından beri birkaç bin yıl öncesi, bu mistik çevre değerini ölçmek için yüzlerce minik üçgen şekiller kullanıldı; örneğin bir pizzanın minik üçgen dilimleri gibi; ama mantık aslında yanlıştı, yaşamın kavisini haritalandırmak için doğrusal düz çizgiler kullanmak doğru değildi. Artık bilgisayarlar sayesinde ve daha iyi anlaşılmış bir armonik ya da fraktal matematik sayesinde Pi sayısının geleneksel değerinin yetersiz olduğunu göstermek için basit ve reddedilmez bir geometrik ispat buldum. Kavisin altında her zaman, Pi sayısının gerçek değeri diyebileceğimiz daha büyük bir değer veren bir alan kalıyordu ve o da 3.144’tü, bu da şu anlama geliyordu; yaşam sürecimiz içinde, bizler Pi sayısının armonik olmayan değerinden (3.141…Daire-Kare=Gökyüzü-Dünya) yeni bir frekansa dönüşüyorduk ve bu yeni frekans doğru ve bütün bir frekanstı. Matematiğe bakış açımız sürekli gelişiyor, tıpkı insan şuurunun da sürekli geliştiği gibi; ama asla değişmeyen ebedi ya da Evrensel Hakikatler var ki biz bunlara “Sabit Tasarımlar” adını veriyoruz. Bunlar bu ya da başka bir gezegen için zamansız ve hakikidir. Şimdiki zamanda veya bundan on bin yıl sonra matematiğin hakikati her zaman sabit kalmalı.
  20. Mavi bilyemiz ve tüm gezegenlerin ortak şekli neden aynıdır? Gezegenlerin şekilsel yapısı neden hep benzerdir? Bilim adamları fazlaca suya sahip olduğu için dünyamızı bir mavi bilye olarak tanımlıyor. Güneş sistemindeki diğer gezegenlerde su ya hiç yok yada buz kalıbıyla kaplı haldedir. Güneş sisteminin ötesinde ki gezegenler dünyamız bildiğimiz gezegenler hepsi birer küre şeklindedir. Gezegenin ilk aşamalarını incelemeden bu yuvarlaklığın sebebini anlayamayız. Gezegenler oluşumu sırasında önce yıldızların etrafında toz bulutu olur sonra birbiri ile çarpışan bu bulutlar birleşerek büyük öbekler olur. Yeryüzündeki her cisim büyüdükçe kütle çekim etkisi artar ve ancak dünya veya ay gibi büyük hale gelirse bu çekim etkisi hissedilebilir hale gelir. Oluşan gezegenin büyüklüğü arttıkça yüzeyinin çökmesine neden olacak bir kütle çekim gücü oluşur. Ve bu çökme tüm yüzeylerden aynı anda olur ve gezegenin bilinen yuvarlak şekli almasına neden olur. Yuvarlaklığın olması için cisimlerin 965 km’den daha büyük çapa sahip olmalı aksi takdirde gök taşları kuyruklu yıldızlar gibi küçük ve zayıf olanların şekilleri gariptir. Düşündüğümüzün aksine gezegenimiz tam olarak bir küre değildir. Dünyamız kendi etrafında döndükçe oluşan merkezkaç kuvvet ile kara ve su kütleleri uzaya doğru yönelirken kütle çekim kuvveti de her şeyin yerinde kalmasını sağlar. Aslına bakılırsa Ay’da kıymetli mavi bilye Dünya’mızın şeklini bozan bir etmendir. Ay’ın dünya üzerindeki gel-git etkisi okyanus ve karaların orta bölgede azda olsa yükselmesine neden olur. Yapılan araştırmalarda görülüyor ki her gezegen farklı etkileniyor ve şekilleri de farklılık gösteriyor. Mars Dünyadan daha hızlı döndüğü için yüzeyindeki çıkıntılar fazladır,cüce gezegen olarak bilinen Haumea oldukça hızlı döndüğü için bir amerikan topu gibidir. Ancak uzaydan bakıldığında gezegenlerimiz tam bir yuvarlak gibi görünür.
  21. Stephen Hawking ve Tren/Zaman belgeselinden yola çıkıyoruz. Objeler ışık hızına yakın hızda giderse, görünmez mi olur? Hawking bir belgeselinde ışık hızına ulaşamasa da ışık hızına çok yakın hızda giden bir trenden bahsediyor. Trenle bir hafta yolculuk yapanlar indiklerinde dünyada yüz yıl geçmiş oluyor. Trenden bir hafta boyunca çıkan ve yansıyan fotonları trenin dışında gözlenmesi 100 yıl sürdü. Yani atıyorum saniyede beş bin foton çıktıysa gözlemci sadece birini gördü. Trenden yayılan ve yansıyan ışık durumu farklı. Trenin içindeki lamba senin dediğin gibi saniyede 5 bin foton yayınlıyor olsun. Trenin dışındaki gözlemci trenin içindeki zamanı 5 bin kat yavaşlamış olarak görecek, lambayı saniyede tek foton yayınlayan soluk bir ışık kaynağı olarak değerlendirecektir. Trenin içindeki gözlemci için bir haftada yayınlanan foton sayısı = haftadaki saniye sayisi × 5200 (daha doğrusu); dışarıdaki gözlemcinin gözlediği 100 yıldaki saniye sayısı × 1 fotonla uyum içinde olacaktır. Bunun nedeni tren içi ışık kaynağının da relativistim hareketidir. Buna karşılık trenden yansıyan ışık, dışarıdaki ışık kaynağı için böyle bir durum yoktur. Dışarıdaki kaynaktan saniyede 5000 foton trene çarpıyorsa, hepsi geri yansımalı. Bir problem var yalnız. Çarpan foton, top gibi geri zıplamaz. Yansıma olayında foton atom tarafından somurulur ve tekrar geri yayınlanır. Bu bir gecikmeye neden olur (Işığın madde içi hızı ile boşluktaki hızının farkı da bu gecikmelerden). Trenin atomları relativistik hızda olduğu için bu gecikme 5 bin kat artmış olacaktır. Örnek olarak saniyenin 5 binde biri düzeyindeki gecikme, 1 saniye düzeyine çıkacak, burada çarpan fotonu 300 bin km. ötede yayınlayan tren görüntüsü ulaşacaktır.
  22. İnsan yaşamını uzatmak işe yarar bir şey midir? İnsan yaşamını uzatmak işe yarar bir şey midir? Modern kimya öncüleri ve simyacılar, insan ömrünü uzatmanın yararlı bir şey olduğunu düşünmüşlerdir. Bu modern kimyacıların ve simyacıların iki ana amaçları vardı: birincisi, kurşun gibi ana metalleri “asil” diye tabir edilen altın ve gümüş gibi metallere dönüştürmek, ikincisi ise sonsuz gençlik veren bir iksir geliştirmek. 20. yüzyılın başlarında, bu iki temel amaç, bilim adamları tarafından gerçekleştirilmesi imkansız bir rüya olarak görüldü. Ancak şimdi, yeniden bu fikir ile sınanmakta ve sonsuz gençliğin sırlarını bulmaya çalışmaktayız. Organizmalar neden büyür ve ölürler? Yaşlanmaya olan ilgi ve genç kalma takıntısı 1978’de telomerlerin keşfiyle alevlenmiştir. Kromozomların bitimindeki nükleotidlerde koruyucu DNA dizileri bulunmuş ve her hücre bölünmesinde bu dizilerin kısaldığı gözlemlenmiştir. Organizmada meydana gelen bu kademeli bozulma, yaşlanmayla sonuçlanmaktadır. Bazı hücreler, telomeraz enzimini kullanarak bu kısalmayı önlemektedir. Kanser hücrelerinin bu enzimi kullanarak ölümsüz olduğu düşünülmüştür. Telomeraz enzimini her zaman aktif tutarak yaşlanmaya karşı durmak/yaşlanmamak fikri yeniden olası görülmeye başlanmıştır. Eğer yaşlanma yavaşlatılabilseydi ya da önlenebilseydi, bu sosyal ve ahlaki sorunlara yol açardı. Ayrıca bir çok soruyu da beraberinde getirirdi: Yaşlanmayı önlemek, tüm dünya tarafından kullanılabilen bir şey olabilir mi? Eğer değilse, bu tedaviden kim yararlanacak? Eğer 600 yıl yaşasak ne olacak? Tedaviyi/ilacı almadan da 600 yıl yaşamak mümkün olabilir mi? Eğer tedaviyi/ilacı almadan genç kalmak ve uzun yaşamak mümkün olmasaydı, bu ilaç kara borsaya düşmez miydi? Peki siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
  23. Karıncalardan biri öldüğünde diğer karıncalar bunu farketmez. Sanki o karınca yaşıyormuş gibi ya da hiç yokmuş gibi yanlarından gelip geçerler. Ta ki üçüncü güne kadar… Üç gün sonra karıncalardan bir tanesi onu yuvanın dışına çıkarır ve onu çöplüğe götürür (Karıncalar ölülerini bir yerde toplarlar). Şimdi siz soracaksınız ki neden üç gün sonra, neden hemen öldüğü an değil? Bunun da bilimsel bir açıklaması var. Bildiğiniz gibi -ya da bilmediğiniz gibi- karıncalar koku ile iletişim kuran hayvanlardır ve birbirlerine salgıladıkları kimyasallarla birbirlerini anlarlar. Ölen karınca üçüncü günden sonra vücudu çürümeye başlar ve bu çürüme sebebiyle de oleik asit salgılar. Diğer karıncalar oleik asidin kokusunu tanıdıkları için “bu karınca ölmüştür” yargısına varırlar ve karıncayı yuvanın dışına çıkarırlar. Hayvan ölmüş olsun veya olmasın, oleik asit salgılayan her şey karıncalar için ölü bir karıncadan ibarettir. Bunu farkeden karınca biyoloğu Edward Wilson da “Ömrümü şu karıncalara verdim, azıcık da eğleneyim.” demiş ve oleik aside bandırılmış kağıt parçalarını karınca yuvalarına atmış. Karıncalar da bu kağıt parçalarını ölü karınca zannedip dışarıya atmışlar. Sonra Wilson’ın aklına başka bir kunduzluk gelmiş ve canlı karıncaların üzerine oleik asit damlatmaya karar vermiş. Asit damlatılan karınca da yuvaya girdiği gibi bir başka karınca oleik asit kokusunu aldığı için “ölmüşsün ama gömenin yok.” diyerek yuvanın dışına atmış. Bu sırada eve oleik asit kokusuyla gelen karınca olanlara hiç itiraz edemiyormuş. Nasıl etsin, adam leş gibi oleik asit kokuyor!
  24. Kenarlar, bir nesnenin şeklini belirleyen şeylerdir. Onlar olmadan, bir kareyi daireden ayırt edemeyiz. Ancak; bir şeklin biçim alması için, o kalıbın tamamını görmemiz gerekmez. Güzel bir örnek mi istiyorsunuz? Yukarıda yer alan ve ürpertici şekilde fark edilebilen üçgen buna bir örnek. 🔺 Gerçekte, ortada hiç çokgen yok. Bölünmüş renklerin içerisinde, bunu oluşturacak bir bağ çizgisi bulunmuyor. Ancak beyinlerimiz bizi kandırıp; Pac-Man benzeri karakterlerin birer tam çember olduğunu ve üzerlerinde de 3 boyutlu bir üçgenin yer aldığını düşünmemizi sağlıyor. 🔺 Bu göz yanılması, nesnelerin dikkatli biçimde yerleştirilmesine bağlı. Allen Beyin Bilimi Enstitüsü’nde baş uzman olan Christof Koch, zihinlerimizin eksik bilgiyi tamamlayabildiğini söylüyor. Burada ise; bu Pac-Man şekilleri, bu sözde üçgenin köşelerinde duruyor ve biz de, aslında orada bir çokgenin olduğunu zannediyoruz. 🔺 Bu gibi atlamalar, günlük yaşamda fayda sağlıyor. Eğer birisi bir ağacın arkasına gizlenirse ve o kişinin sadece ayağını görürseniz; beyniniz farkında olmadan boşlukları doldurur ve siz bunun muzip bir vücut parçası değil de, eksiksiz bir insan olduğuna karar verirsiniz. 🔺 Üçgen olmayan bu şeyin varlığı ise, bu kadar kesin değil. Beyin, bilgiyi işlemek için bir bulmacanın parçalarına değil; yapılan hizalamaya bakıyor. Bu yüzden; şekli sadece, Pac-Man cisimleri ve yan taraflardaki V dilimleri kesin biçimde konumlandırıldığı zaman tespit ediyor ve üst kısımda bir üçgen olduğu izlenimine kapılıyor. Koch, çok oyalandığınız zaman bu yanılsamayı görmeyeceğinizi söylüyor. Fakat endişelenmeyin. Zaten hiç orada değildi.
  25. Flamingolar genellikle parlak pembe tüyleri ile dikkat çeken uzun bacaklı gölet kuşlarıdır. Peki tüyleri aslında pembe renginde değil dersek ne dersiniz? Flamingolar genellikle parlak pembe tüyleri ile dikkat çeken uzun bacaklı gölet kuşlarıdır. Adını “alev renkli” anlamına gelen İspanyolca&Portekizce kelimeden alan kuşlar, canlı görünümleriyle bilinirler. Flamingoların tüylerinin rengi kalıtsal bir özellik değildir. Kuşlar aslında donuk gri bir tüy rengi ile doğarlar. Peki DNA’larının bir parçası değilse, bu kuşlar tüylerindeki pembe ve kırmızı tonlarını nereden alıyorlar? Flamingoların tüy renginin gerçekte pembe olmadığını biliyor muydunuz Flamingoların parlak pembe rengi, su yosunları, larvalar ve flamingoların sulak alanlarında yediği tuzlu karideslerin içinde bulunan kırmızı-turuncu pigment olan beta karotenden gelir. Kuşun sindirim sisteminde, enzimler karotenoidleri parçalayarak pigmentlere dönüştürür, pigmentler karaciğerdeki yağlar tarafından emilerek flamingoların tüylerinde ve ciltlerinde birikirler. Kuşun fiziksel özelliğinin bu denli değişmesi için karotenoidlerden çok büyük miktarlarda alması gerekir. Flamingo diyeti neredeyse yalnızca karotenoid içeren besinlerden oluştuğu için, kuşların kendilerini renklendirmelerinde herhangi bir problemleri yoktur. Güney Amerika’ya özgü dört farklı flamingo türü vardır. Bununla birlikte, bu farklı türler ve hatta daha küçük flamingo popülasyonları kıtanın ayrı alanlarında yaşar. Bu nedenle flamingo renkleri, bulundukları yere ve mevcut yiyeceğe göre farklılık gösterir. Bazı flamingolar pembenin daha koyu veya daha parlak tonlarına sahiptir; bazıları turuncu ve kırmızı renk tonlarını içerir; diğerleri saf beyazdır.
  26. Etrafında küresel bir olay ufku yüzeyi taşıyan, gök cisimlerinden farklı oluşumlara karadelik denilmektedir. Karadelik, gök cisimlerinden ayrılmalarını sağlayan en önemli özellikleri etraflarında gerçekleşen bir ufku olmayan oluşumlara denilmektedir. Karadelikler genel görelilik kuramına göre açıklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle etrafında küresel bir olay ufku yüzeyi taşıyan, gök cisimlerinden farklı oluşumlara karadelik denilmektedir. Etrafını çevreleyen olay ufkuyla gök cisimlerinden ayrılan karadeliklerin küresel olan olay ufkunun üzerinde ışık hızı ile kurtulma hızı birbirine eşit olup ufkun içinde ise kurtulma hızı ışık hızından büyük olmaktadır. Kütlesi olan ya da olmayan herhangi bir cisim karadeliğe bir kere düşerse bir daha çıkması mümkün olmaz. Çünkü görelilik kuramına göre bu durum bu şekilde açıklanmaktadır. Işık hızını geçemeyen her ne olursa karadelik dışına çıkamaz. karadelikler kendi ışık hızı ile doğrudan gözlemlenemeyen oluşumlar olup, tamamen de hakkında araştırma yapılamaz oluşumlar değildir. Olay ufku kara deliğin kütle, açısal momentum ve elektrik yükü gibi değerlerinin hesaplanmasında fikir vericidir. Aslında oldukça basit bir yapı şeklinde görülen bu nesnelerin enerji yükü 0’dır. Elektriksel yükü 0 olan kara deliğin kütlesi ve açısal momentumu ile büyüklüğü hesaplanabilmektedir. Karadelik bu üç çeşit sayı ile fiziksel özelliklerinin hesaplanması yönünden uzaydaki diğer gökcisimleri olan yıldızlar ve de gezegenler kadar karmaşık değildir. Bu nedenle de bu durum “karadeliklerin saçı yoktur” şeklinde açıklanmaktadır. Kara deliklerin üç farklı sayısal değer üzerinden hesaplanabiliyor olması aslında onların temel parçacıklara benzediğini göstermektedir.
  1. Daha fazla aktivite göster

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...