Jump to content

Bilim Forum

Yönetici
  • İçerik sayısı

    238
  • Katılım

Topluluk Puanı

0 Standart Seviye

1 Takipçi

Bilim Forum Hakkında

  • Doğum Günü 25-08-1986

Güncel Profil Ziyaretleri

Güncel ziyaretçiler bloku aktif değil. Diğer kullanıcılar son ziyaretçilerinizi aktif edene kadar göremezler.

  1. Kediniz sizi sallamıyor, mesafeli duruyor ve kendini sevdirmiyor olabilir. Veya yolda yürürken sevmek için yaklaştığınız kediyle, önceden tanıdığınız ama selam vermek istemeyen arkadaş misali sizinle temas kurmaktan çekindiği anlar yaşamış olabilirsiniz. Bazı kedilerin neden kendilerini sevdirmedikleri ya da tabiri caizse ‘soğuk yaptıkları’ bilimsel olarak açıklanmış. Ve kedilerin insanlara yönelik davranış farklılıkları genomlarındaki farklılıklar ile ilintili imiş. Yani sorun sizde değil onlarda. Vahşi kedilerin evcilleşme yönünde evrimi MÖ. 9000 yıllarında insanların toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçişi, tarım ve hayvancılığı keşfetmesiyle başlıyor. Tüketebileceklerinden daha fazla üreten insan, fazla besinlerini depolamakta ve yerleşik hayatın sonucu olarak yemek artıkları üretmekteydi. Bunun doğal bir sonucu olarak ulaşılabilir hazır yiyecek vahşi kedilerin insanlarla etkileşim kurmasına neden oluyor. Zamanla insanlar ile bazı kedi türleri yakınlaşırken bu sevgi/sevdirme karşılığı yiyecek anlaşması kedi genomundaki davranış belirleyen bölgelerde genetik aktarımın sonucu olarak değişikliğe sebep oluyor. Washington University School of Medicine’da habeş kedisi ve evcil 6 kedi türü üzerinden yürütülen bilimsel bir araştırmaya göre kedilerin karakteristik değişimlerini üç genetik bağlantı üzerinden açıklanmakta. Evcil kedilerin genlerinde saldırganlığı bastırma, hafıza oluşturma ve korku ya da ödülden öğrenebilme bölgelerinde çok daha fazla mutasyon oluştuğu gözlemlenmiş. Özetle insanlarla etkileşim kuran kediler vahşi kedilerle üreme döngüleri sonucunda kendi bölgelerindeki kedi popülasyonunda sayılarını arttırmışlar ve insanlarla kurmuş oldukları bu karşılıklı ilişki antlaşmasını da genetik olarak soydan soya miras bırakmışlar. Vahşi kedi atalarından kalma genleri baskın olan kedilerde vücuda göre büyük bir kafa yapısı ve fizyolojik olarak daha belirgin farklılıklar gözlemlenmekte. Kedinizin evcillikten uzak bir genetik mirasa sahip ise muhtemelen sizin onu ödüllendirmenize kanmayacak, sizi evcil kedilere nazaran daha kısa zamanda unutacak ve yeri geldiğinde agresif tırmık darbeleriyle vücudunuzda kalıcı izler bırakacaktır. Sakın onu bu yüzden suçlamayın.
  2. Kızıl, çilli, beyaz tenli nadir ve özel dostlarımız bilimsel anlamda neden bu kadar “özel” hiç düşündünüz mü? Yazıya hızlıca göz attığınızda, güzellikten ziyade kendi kızıl arkadaşlarınızı düşünüp “hakikaten böyleydi onda da” diyebileceğiniz özellikle olduğunu düşünüp sizlerle paylaşmak istedik. Siz de yorumlarınızla ek özelliklerden bahsedebilir, bizlere katılabilirsiniz. Keyifli seyirler. MC1R geni deri ve saç rengini belirleyici özellik taşır. Aktif veya pasif olmasına göre vücut daha fazla/az lemanin üretir ve kızıl tonlarına yönlendirir. Ek olarak çil oluşumunu da tetikler. Açık tenli olmaları sebebiyle çok daha hassas bir özellikleri vardır. Kolayca güneş yanığı olabilirler ve daha fazla güneş ışığı absorbe eder, daha fazla D vitamini üretebilirler. İstatistiksel olarak değerlendirildiğinde kızıl erkeklerin çok daha az prostat kanserine yakalandığı net bir şekilde biliniyor. Çalışmadaki erkeklerin sadece %5’i kadar cuzzi oranda. Arılar maalesef kızıl dostlarımızı daha fazla sokuyorlar. Ne yazık ki renkleri daha saldırgan bir uyarıcı olarak algılandığından, arılar ile pek iyi anlaşamıyorlar. Kızıl dostlarımızın bir laneti de ağrı eşiklerinin oldukça düşük olmasıdır. Öte yandan genetik olarak normal bir bireyden daha fazla anteztezi almaları gerekir. Belki hayır daha fazla diyebilirsiniz ancak kızıl dostlarımızın sadece saçları daha kalındır. Sayı olarak ise 90.000 civarındadır. Bu rakam esmerlerde 110.000, sarışınlarda 150.000! Hemen hemen kızıl olmak gibi, genetik olarak çekinik bir şekilde kalıtılan “solaklık” davranışına daha yatkınlardır. Genetik bela rolündeki MC1R geni, aynı zamanda sıcaklık dedektörü olarak rol alır. Bu yüzden ne kadar kızıl ise, soğuğa karşı birey o kadar fazla hassastır. Aneztezi ve ağrıya karşı aşırı hassasiyet sebebiyle sıradan bir bireye göre dişçi koltuğundan çok daha fazla korkarlar. Olumlu/olumsuz bir çok özellikleri olmasına rağmen sayıları oldukça azdır. Nadir bir genetik hazine olmakla birlikte toplam popülasyonun %1-2 gibi bir kısmını (yaklaşık 70-140 milyon kişi) oluştururlar.
  3. Matematiksel temeli olan her alanda ve ilgi duyan her şahsın aklında yer alan bir sorudur, Pi sayısını bu kadar değerli kılan şey nedir? Matematiksel temeli olan her alanda ve ilgi duyan her şahsın aklında yer alan bir sorudur, Pi sayısını bu kadar değerli kılan şey nedir? Pi basitçe anlatılacak olursa dairenin kareyle olan ilişkisidir. Her zaman en iyisi Birlik Şuuru ile başlamaktır. Böylelikle bir dairenin çapı 1 birimse, çevre 3 ten fazla birim değere sahip bir kesirli sayı olur ve buna pi ya da 3.141592… adı verilir. Arşimed’in zamanından beri birkaç bin yıl öncesi, bu mistik çevre değerini ölçmek için yüzlerce minik üçgen şekiller kullanıldı; örneğin bir pizzanın minik üçgen dilimleri gibi; ama mantık aslında yanlıştı, yaşamın kavisini haritalandırmak için doğrusal düz çizgiler kullanmak doğru değildi. Artık bilgisayarlar sayesinde ve daha iyi anlaşılmış bir armonik ya da fraktal matematik sayesinde Pi sayısının geleneksel değerinin yetersiz olduğunu göstermek için basit ve reddedilmez bir geometrik ispat buldum. Kavisin altında her zaman, Pi sayısının gerçek değeri diyebileceğimiz daha büyük bir değer veren bir alan kalıyordu ve o da 3.144’tü, bu da şu anlama geliyordu; yaşam sürecimiz içinde, bizler Pi sayısının armonik olmayan değerinden (3.141…Daire-Kare=Gökyüzü-Dünya) yeni bir frekansa dönüşüyorduk ve bu yeni frekans doğru ve bütün bir frekanstı. Matematiğe bakış açımız sürekli gelişiyor, tıpkı insan şuurunun da sürekli geliştiği gibi; ama asla değişmeyen ebedi ya da Evrensel Hakikatler var ki biz bunlara “Sabit Tasarımlar” adını veriyoruz. Bunlar bu ya da başka bir gezegen için zamansız ve hakikidir. Şimdiki zamanda veya bundan on bin yıl sonra matematiğin hakikati her zaman sabit kalmalı.
  4. Kenarlar, bir nesnenin şeklini belirleyen şeylerdir. Onlar olmadan, bir kareyi daireden ayırt edemeyiz. Ancak; bir şeklin biçim alması için, o kalıbın tamamını görmemiz gerekmez. Güzel bir örnek mi istiyorsunuz? Yukarıda yer alan ve ürpertici şekilde fark edilebilen üçgen buna bir örnek. 🔺 Gerçekte, ortada hiç çokgen yok. Bölünmüş renklerin içerisinde, bunu oluşturacak bir bağ çizgisi bulunmuyor. Ancak beyinlerimiz bizi kandırıp; Pac-Man benzeri karakterlerin birer tam çember olduğunu ve üzerlerinde de 3 boyutlu bir üçgenin yer aldığını düşünmemizi sağlıyor. 🔺 Bu göz yanılması, nesnelerin dikkatli biçimde yerleştirilmesine bağlı. Allen Beyin Bilimi Enstitüsü’nde baş uzman olan Christof Koch, zihinlerimizin eksik bilgiyi tamamlayabildiğini söylüyor. Burada ise; bu Pac-Man şekilleri, bu sözde üçgenin köşelerinde duruyor ve biz de, aslında orada bir çokgenin olduğunu zannediyoruz. 🔺 Bu gibi atlamalar, günlük yaşamda fayda sağlıyor. Eğer birisi bir ağacın arkasına gizlenirse ve o kişinin sadece ayağını görürseniz; beyniniz farkında olmadan boşlukları doldurur ve siz bunun muzip bir vücut parçası değil de, eksiksiz bir insan olduğuna karar verirsiniz. 🔺 Üçgen olmayan bu şeyin varlığı ise, bu kadar kesin değil. Beyin, bilgiyi işlemek için bir bulmacanın parçalarına değil; yapılan hizalamaya bakıyor. Bu yüzden; şekli sadece, Pac-Man cisimleri ve yan taraflardaki V dilimleri kesin biçimde konumlandırıldığı zaman tespit ediyor ve üst kısımda bir üçgen olduğu izlenimine kapılıyor. Koch, çok oyalandığınız zaman bu yanılsamayı görmeyeceğinizi söylüyor. Fakat endişelenmeyin. Zaten hiç orada değildi.
  5. Etrafında küresel bir olay ufku yüzeyi taşıyan, gök cisimlerinden farklı oluşumlara karadelik denilmektedir. Karadelik, gök cisimlerinden ayrılmalarını sağlayan en önemli özellikleri etraflarında gerçekleşen bir ufku olmayan oluşumlara denilmektedir. Karadelikler genel görelilik kuramına göre açıklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle etrafında küresel bir olay ufku yüzeyi taşıyan, gök cisimlerinden farklı oluşumlara karadelik denilmektedir. Etrafını çevreleyen olay ufkuyla gök cisimlerinden ayrılan karadeliklerin küresel olan olay ufkunun üzerinde ışık hızı ile kurtulma hızı birbirine eşit olup ufkun içinde ise kurtulma hızı ışık hızından büyük olmaktadır. Kütlesi olan ya da olmayan herhangi bir cisim karadeliğe bir kere düşerse bir daha çıkması mümkün olmaz. Çünkü görelilik kuramına göre bu durum bu şekilde açıklanmaktadır. Işık hızını geçemeyen her ne olursa karadelik dışına çıkamaz. karadelikler kendi ışık hızı ile doğrudan gözlemlenemeyen oluşumlar olup, tamamen de hakkında araştırma yapılamaz oluşumlar değildir. Olay ufku kara deliğin kütle, açısal momentum ve elektrik yükü gibi değerlerinin hesaplanmasında fikir vericidir. Aslında oldukça basit bir yapı şeklinde görülen bu nesnelerin enerji yükü 0’dır. Elektriksel yükü 0 olan kara deliğin kütlesi ve açısal momentumu ile büyüklüğü hesaplanabilmektedir. Karadelik bu üç çeşit sayı ile fiziksel özelliklerinin hesaplanması yönünden uzaydaki diğer gökcisimleri olan yıldızlar ve de gezegenler kadar karmaşık değildir. Bu nedenle de bu durum “karadeliklerin saçı yoktur” şeklinde açıklanmaktadır. Kara deliklerin üç farklı sayısal değer üzerinden hesaplanabiliyor olması aslında onların temel parçacıklara benzediğini göstermektedir.
  6. Gorgia Devlet üniversitesinde yürütülen bir araştırmaya göre aç kalındığında, karbonhidratsız bir diyet uygulandığında veya uzun ve yoğun spor yapıldığında β-Hydroxybutyrate isimli küçük bir molekül vücudumuz tarafından üretiliyor. Bu molekül bir çeşit ketondur ve karaciğerde yağ asitlerinden yapılır. Suda çözünebilir. Yaşlandığımızda vücutlarımız kanser ve kardiyovasküler hastalıkara karşı daha yüksek risk altına girer. Bu sırada hücrelerimizden bazıları bölünerek kendini çoğaltma yeteneğini kaybeder. Bölünemeyen bu yaşlı hücreler, kendini tazeleyemediği için etrafına zararlı kimyasallar yaymaya başlar ve komşularının da başını yakar. İlk paragrafta bahsettiğimiz β-Hydroxybutyrate molekülü, bu yaşlı hücrelere bölünebilme yeteneğini yeniden kazandırarak kendini yenilemesini sağlar. Ayrıca β-Hydroxybutyrate belli bir tip RNA-bağlayıcı proteine bağlandığı zaman kök hücre faktörünü yükseltir. Octamer bağlı transkripsiyonel faktör(Oct4-kök hücre faktörü) DNA hasarı nedeniyle oluşan yaşlı hücrelere karşı koruyuculuk üzelliği vardır. Yani kan hücrelerini genç tutar. Fakat yüksek karbonhidratlı veya kalorili beslenme alışkanlıklarında bu faydalı molekül baskılanmaktadır. Araştırmacılar β-Hydroxybutyrate keşfinin önemli olduğunu belirtiyorlar ve bu keton’un etkilerini taklit edecek yapay bir kimyasal bulmaya çalışıyorlar. İnsanlara 24 saat yemek yememelerini söylemek, onlara bu ilacı vermekten daha zor. Ayrıca bu kök hücre faktörü, yaşlanmayı geciktirme ve engelleme amacıyla ilaç sektörünün bir hedefi haline gelebilir. Gelecekte bilim insanları zararlı “yaşlı” hücreleri hedefleyerek onları yok etmeyi ve dokuları kök hücreler ile “yenilemeyi” hedefliyorlar.
  7. Soğan, sarımsak, pırasa gibi Allium türlerinin koku ve göz yakma özellikleri içerdikleri allyl sulphide denilen kükürtlü bileşiklerden kaynaklanmaktadır. Bu uçucu bileşikler, S-alkyl-L-cysteine sulphoxide ‘in Allinaz enzimi ile değişikliğe uğramasıyla meydana gelir. Bu bitkinin yaralanmalara ve çevreden gelecek saldırılara karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasının parçasıdır. Ağzınızdan ya da burnunuzdan ya da yapabiliyorsanız kulaklarınızdan da nefes alsanız, zamanla gözünüzde bu kükürt bileşiğine karşı oluşacak hassasiyet sebebiyle, yanma gerçekleşecektir. Eğer ağızdan nefes aldığınızda yanmadığını düşünüyorsanız, sanırım bir şekilde hassasiyet eşiğine ulaşma süresini uzatmaktasınız. Fakat eğer gözünüz yanmasın istiyorsanız, doğramadan önce bir süre soğan-sarımsağı buzdolabında bekletirseniz, enzim aktivitesi yavaşlayacağı için, geçici bir koruma sağlamış olursunuz. Peki bu sakız çiğnerken göz yaşarmaz diye bilinen şey gerçek midir ? Gerçek değil, şöyle ki, sakız çiğneyerek ya da ağzınızdan nefes alarak sadece koku reseptörlerinizce yakalanması gereken bileşik miktarını zamana yayıyorsunuz, gerekli miktar tamamlandığında yine gözünüz yanmaya başlayacak. Şunu düşünün, ağzınızdan nefes alsanız ya da sakız çiğneseniz fenolün kokusunu almaz mısınız?
  8. Kan neden demir gibi kokar veya tadı neden demir gibi hissettirir? Kan kokusu, yırtıcı hayvanlar için yemek anlamına geliyor. Linköping Üniversitesi’nde çalışan bir grup araştırmacı kandaki hangi maddelerin hayvanların davranışlarında değişikliklere sebep olduğunu incelemiş. Deneyler, kanda bulunan trans-4,5-epoxy-(E)-2-decenal adlı aldehit grubu bir maddenin kokusunun, yırtıcı hayvanlar için kanın kendisi kadar çekici olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, deneylerde dört ayrı yırtıcı hayvan türünü kullanmış: Asya vahşi köpekleri, Afrika vahşi köpekleri, Güney Amerika çalı köpekleri ve Sibirya kaplanları. Yarım metre uzunluğunda bir tahtanın üzerine dört ayrı sıvı dökülmüş ve hayvanların bu sıvılara verdiği tepkiler incelenmiş. Kullanılan dört sıvı şunlar: at kanı, meyve özü, kokusuz bir çözücü ve kana kokusunu verdiği düşünülen aldehit.
  9. Gülme eyleminin gerçek amacı nedir biliyor musunuz? Gülmenin evrimsel kökenleri keyfe değil, hayatta kalmaya dayanıyor desek ne dersiniz.. Gülmek, dünya genelinde her kültürde önemli bir paya sahip. Fakat gülmenin neden var olduğu belli değil. Bunun doğuştan gelen sosyal bir olgu olduğu açık olsa da (insanların bir grup içinde gülmesi, tek başlarına gülmelerinden 30 kat daha muhtemeldir), bir iletişim şekli olarak gülmenin işlevi, gizemini koruyor. Proceedings of the National Academy of Sciences bülteninde yayınlanan ve UCLA’dan Gregory Bryant’ın önderlik ettiği geniş bir araştırmacı grubunun yürüttüğü yeni bir çalışma, gülmenin, dinleyicilere gülen kişinin arkadaşlık durumunu belirtebileceğini öne sürüyor. Araştırmacılar dinleyicilere, eş zamanlı gülüşlerinin kısa parçalarına dayalı olarak yabancıların ve arkadaşlarının arkadaşlık durumuna karar vermelerini söylediler. 24 farklı topluluktan yararlanan araştırmacılar, gülüşün özel akustik özelliğine dayalı olarak dinleyicilerin hatasız bir şekilde arkadaşları yabancılardan ayırabildiklerini buldular.
  10. Her şey güzel de, bunun bilim ile ne alakası var şimdi? dediğinizi duyar gibiyiz. Elbette kokunun güzelliğini övmek değil derdimiz, bir açıklaması var; sizlerle paylaşmak istedik. Günlük giydiğimiz kıyafetlerin temiz olması için çamaşırların yıkanması, ardından asılması ve son olarak kuruması beklenir. Peki dışarıya asılan çamaşırlar neden daha iyi kokarlar? Her giysi belli bir programda yıkanır. Yıkama esnasında ortaya çıkan yüksek sıcaklık, çamaşırların liflerinde ki bakterileri tamamen öldürmez. Makineden çıktıktan sonra nemli ve sıcak ortamdaki koşullar, bakterilere gayet güzel bir ev sahipliği yapar. Dışarıya asılan çamaşırlarda ise durum daha farklıdır. Güneşten gelen ultraviyole ışınlar, hem bakterileri öldürür hem de deterjan ile birleşerek hoş bir koku oluşturur. Ayrıca, özellikle de ilkbahar ve yaz aylarında dışarıya asılan çamaşırlar, bitkilerden gelen hoş koku ile birleşir ve güzel bir koku oluşur.
  11. Basit bir “dışkı yerleştirme” ile karaciğer sirozu çözüme kavuşabilir! Bilim insanları çalışmalarını bağırsak florasının insan sağlığını ne kadar olumlu etkileyebileceği yönünde geliştirmeye devam ediyor, bunun örneklerini bir çok makalede defalarca kez (buradaki örnekte olduğu gibi) okuduk. Şimdi ise 20 hasta ile yapılan çalışma neticesinde (ön çalışma diyelim) karaciğer sirozu ve hepatik ensefalopati rahatsızlıklarının 10 hastaya verilen fekal mikrobiyota transplantasyonu ile sağlık düzeylerinin iyileştirildiği haberini alıyoruz. Çalışmacıların şu anda tek hedefi ‘daha fazla hasta üzerinde çalışmanın uygulanabilirliğini onaylamak’ olarak belirtiliyor. Öte yandan, yararlı Lachnospiraceae ve Ruminococcaceae mikroplarıyla, zehirli Enterobacteriaceae bakterisini bağırsaktan uzaklaştırarak hepatik enselopati ihtimalini ve beraberinde gelen beyin hasarlarını indirgeyerek çok daha verimli hale getirmeyi planlıyorlar. Esrarengiz bir dünya insan vücudu, makalenin tamamına ve detaylarına kaynak bağlantısından erişebilirsiniz.
  12. Günümüzde teknolojiye olan ilgi oldukça fazla ve bu durum bizi içen içe endişelendiriyor. Teknolojik gelişimlere ayak uydurmak zorunda kalıyoruz. Kullandığımız sosyal ağlardan tutun da gittiğimiz hastaneye kadar bir sürü alanda verilerimiz işleniyor ve saklanıyor. Peki bu ne kadar güvenilir? Makine Öğrenmesi (Machine Learning) işte bu verilerimizin bazı veri analizi araçlarıyla analiz edilmesi, işlenmesi, bu analizler sonucunda anlamlı sonuçların ortaya çıkarılması ve bu sonuçlar ışığında teknolojik araçların davranışlarını belirlemesini kapsar. Örnek verecek olursak; Yaklaşık bir ay önce çıkan bir habere göre Cambridge Üniversitesi adını “Vegebot” koydukları otonom bir sistemle çalışan ve makine öğrenmesi yoluyla marul toplayan bir robot geliştirdi. Vegebot bir tepe kamera ve bilgisayar görüşü kullanarak marulları yakalıyor. Binlerce makine öğrenmesi algoritmasına dayanarak bu marulun hasat edilip edilmeyeceğine karar veriyor. Marul hastalıklı veya henüz olgunlaşmadıysa toplanmıyor. Eğer marul hasata uygunsa bıçaklar yardımıyla topraktan çıkartılır. Bir diğer en bilinen örnek ise Facebook Haber Kaynağıdır. Haber Kaynağı, her üyenin ilgi alanlarına göre makine öğrenmesi algoritmalarını kullanarak kişiselleştirilir. Makine Öğrenmesi için kullanılan diller arasında Java, Pyton ve R programlama dilleri popülerlik göstermektedir. Ayrıca Makine Öğrenmesi, yapay zeka ve istatistik alanlarıyla da yakından ilişkilidir. Son olarak; “Veri güçtür.” Kaynak: The Engineer |Merve Duman
  13. Muhtemelen en iyisi, bunu oturarak okumamaktır. Bilgisayar başında çalışanları bunalıma sürükleyecek bir kaç cümlemiz var. Eğer bizden biriyseniz, şimdiye dek gününüzün en az yüzde 80’ini oturarak geçirdiniz. İşe giderken otobüste oturmak, masada oturmak, yemekte oturmak… güzel, fikri kaptınız. Ve geçen 5 yıl boyunca internet olmadan yaşamadıysanız, bunun sizin için ne kadar kötü olduğunu şimdi iyi anlayacaksınız. Fakat hepsini daha önce duymuş olduğunuzu düşünseniz bile bunu okuyun. Görünüşte çok masum olan bir şeyin, kalp damar hastalıkları ve şeker gibi neden bu kadar geniş sorunları tetikleyebileceğini açıklamaya yardımcı oluyor: 200,000 insanın katıldığı yeni yapılan bir çalışma, günde 11 veya daha fazla saat oturanların, günde 4 veya daha az saat oturanlarla karşılaştırıldıklarında erken ölüm tehlikelerinin yüzde 40’a kadar artabildiğini gösterdi. Siz oturur oturmaz, yağ parçalamaya yardımcı olan enzimler yüzde 90 oranında azalıyor, insulin etkisi ve iyi kolesterol kesiliyor ve kan basıncınız yükseliyor. Bacak kasları kapanıyor ve boynunuz ile bel kemiğinize baskı biniyor. Oturmayla birlikte beyninizde bazı yerlerde kan pıhtılaşması oluşuyor, aynı zamanda obezite, şeker ve kalp damar hastalığı tehlikeniz artıyor. Ve kalbiniz tehlike altına giriyor; masa başı işe sahip insanların kalp krizi geçirme oranı, etkin işlere sahip insanlardan iki kat daha fazla. Kolon ve meme kanseri, aşırı oturma ve son üç saattir oturmak ile bağlantılandı.
  14. Telgrafın tellerine kuşlar mı konar? Elektrik tellerine konan kuşlara neden elektrik çarpmadığı hepimiz için merak konusu olmuştur. Bu konunun aslı akıma dayanır. Tel üzerine konan bir kuş üzerinde akım oluşmaz. Çünkü sadece akım, bir canlının üzerinden akabilirse o canlıya elektrik zarar verebilir. Akımın canlı üzerinden akabilmesi için, bir taraftan girip vücudu başka bir yerden terk etmesi gerekir. Eğer bir kuş sadece bir tel üzerinde olmaz ve iki ayrı tele temas ederse bir teldeki akım kuşun üzerinden başka bir tele aktığı için kuşa elektrik etki eder. Örneğin; evlerimizdeki prizlerde iki delik olması aynı sebebe dayanır. Çünkü, elektriğin kullanacağımız aletin bir tarafından girmesi, aletin içinde dolaştıktan sonra başka bir bölümden terk etmesi gerekir. “Peki bir tel üzerinde duran kuşun bir ayağından giren elektriğin diğer ayağından çıkması ile neden elektrik çarpmıyor?” sorusu aklımıza gelebilir.Bir tel üzerinde duran kuşa elektrik çarpmaz, yani bu olay gerçekleşemez. Çünkü, kuşun üzerinde bulunduğu tel çok düşük dirençli ve akımın kolay geçebileceği bir tel olduğu için, akım geçmesi zor olduğu ve çok daha yüksek dirençli kuşun üzerinde geçmez. Bu da keyif yapmanız için tatlı bir animasyon alıntısıdır, Pixar’dır, işin en iyisidir.
  15. Yoğunluğu her noktada aynı olan küre şeklindeki bir yapının çevresine etki eden kütle çekim kuvveti sabittir. Ancak şekli tam küresel olmadığı için Dünya'nın kütle çekim alanı her yerde aynı değildir. Dünya'nın kendi etrafındaki dönüşü, şeklinde bazı düzensizliklere sebep olur. Dünya'nın Ekvator hizasındaki çapı kutuplardakinden yaklaşık 40 kilometre daha uzundur. Dünya'nın her yerinde hep aynı yer çekimi kuvvetine mi maruz kalıyoruz? İki cisim arasındaki kütle çekim kuvveti aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğundan, kutuplardaki bir cisme etki eden kütle çekim kuvveti Ekvator'dakinden %0,66 daha fazladır. Dünya ile Ay arasındaki kütle çekim etkileşimi de Dünya'nın şeklinde düzensizliklere neden olur. Bunun yanı sıra yüzey şekilleri de Dünya’nın kütle çekim alanındaki değişimlerin nedenlerindendir. Örneğin Ekvator bölgesinde 5000 metre yüksekliğindeki bir dağın zirvesinde bulunan bir insanın ağırlığı, deniz seviyesindeki ağırlığından daha düşüktür. Son yıllarda yapılan araştırmalar buzullardaki erimenin, okyanus tabanının hareketli yapısının Dünya’nın kütle çekim alanını etkilediğini gösteriyor. Kayaçların yoğunluğu da Dünya'nın kütle çekim alanında düzensizliklere neden olur. Çoğunlukla kayaçların yoğunluğu 2-4 g/cm3 arasında değişir yani 1 cm3 kayacın kütlesi 2-4 gram aralığında olabilir. Yoğunluğu düşük tortul kayaçlardan oluşan bölgelerdeki kütle çekim kuvveti, yoğunluğu yüksek kayaçlardan oluşan bölgelere göre daha düşüktür.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...