Jump to content

Cenk

Bilim Üyesi
  • İçerik sayısı

    51
  • Katılım

Topluluk Puanı

0 Standart Seviye

1 Takipçi

Güncel Profil Ziyaretleri

Güncel ziyaretçiler bloku aktif değil. Diğer kullanıcılar son ziyaretçilerinizi aktif edene kadar göremezler.

  1. Kök hücre tedavisiyle gerçek dişlere kavuşmak mümkün görünüyor, ancak siz yine de dişlerinize iyi bakın.. Diş kaybetmek, düşündüğünüzde bile oldukça korkutucu olabilir fakat hayatınızda birden fazla kez kaçamayacağınız bir gerçek olarak sizleri bekliyor. Ortalama olarak 74 yaşına erişmiş kişilerin dörtte birinden fazlası tüm dişlerini zaten kaybetmiş oluyorlar. Kök hücre tedavisiyle gerçek dişlere kavuşmak mümkün görünüyor, ancak siz yine de dişlerinize iyi bakın.. Bu tarz durumlarda implant tedavisinin çözüm olabileceğini düşünüyor olabilirsiniz, ancak hem süreç içerisinde yaşanacak ağrılı günler ve çekeceğiniz eziyet hem de yaşınız ilerledikçe uyum sağlama gibi problemlerinizi de düşünmeniz gerekebilir. Ancak sizlere bir müjdeli haberimiz var (kendimiz içinde oldukça müjdeli). Keşfedilen yeni teknik, hastanın kendi kök hücrelerinden yeni dişlerin türetilmesini 9 hafta içerisinde başarmış görünüyor! © Columbia University Medical Center Evet yanlış duymadınız. Kendi, öz dişiniz, 9 haftada tekrar yerine gelebilir. Bir implant uygulama süresinin hemen hemen yarısı diyebiliriz. Hem de sizin. Canlı. Öz. Gerçek. İnanılır gibi değil. Detaylara birlikte göz atalım. New York City’de yer alan Columbia Üniversitesi Medikal Merkezi araştırmacıları, hastanın kendi kök hücrelerini temin ederek, anatomik olarak doğru dişin yetiştirilebileceği görüşündeler. Ek olarak yeni oluşturulacak olan diş eksik olan noktada, çevresindeki diş etiyle birlikte gelişebilir diye tahmin ediyorlar. Hali hazırda bir diş üretimi de gerçekleştirmiş durumdalar, ancak henüz insanlarda değil. Journal of Dental Research bülteninde yayınlanan çalışmaya göre, araştırmacılar 22 rat üzerinden çalışmalarını gerçekleştirmişler. Ratların ağızlarına büyüme faktörlerinin yerleştirilmesi ardından yeni kemik materyali rejenere olmuş ve 9 hafta içerisinde entegre konuma gelmiştir. Araştırmacılara göre, diş benzeri yapıların rejenere edilerek tekrar üretilmesi açısından bu çalışma bir ilk olma özelliği taşıyor. Eğer bu tedavi yöntemi insanlarda başarılı olursa, yeni prosedürün uygulanabileceği alanların sınırı oldukça geniş, kemiksi bir yapının tekrar rejenere edilmesi demek, iskelet sistemiyle ilgili bir çok rahatsızlığın geri dönüşümünün sağlanabilir olması anlamına geliyor. Ancak siz yine çok şekerli, asitli, diş eti ve dişlerinize rahatsızlık verebileceğini düşündüğünüz tüketimden uzakta kalmayı ihmal etmeyin. İleri okuma için: PubMed – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22958928/
  2. Sineklerin konduklarında yaptıkları el ovuşturma hareketinin sebebi nedir? Sinekleri daha yakından gözlemlerseniz aslında sadece ayaklarını birbirine sürtmediklerini fark edeceksiniz.Sinekler aslında ayaklarını, proboscis adı verilen, ağızlarından bir uzantı şeklinde çıkan ve beslenme için kullandıkları hortumlarına sürterler. Bildiğimiz kadarıyla bunu yapmalarının iki amacı var. Birinci amaç, proboscis’e yapışmış olan polen tanelerini ayaklar yardımıyla temizlemek.ikincisi ise,sineklerin ayaklarından tat almalarıyla ilgili. Sinekler normalde kıvrık duran proboscisi uyarmak için ayaklarının üzerindeki duyarlı kılları kullanırlar.Ayakların sürtünme hareketi bu kılların hortumu yani proboscisi uyarmasını sağlar. Bu sayede sinekler,besin alımı sırasında enerji tasarrufu yapmış olurlar. (Sineklerin besini proboscis aracılığıyla aldıklarını hatırlatalım.) Ayaklarıyla tat alabildikleri için her seferinde,kıvrık durumdaki proboscisi açıp, besinin olup olmadığını kontrol etmelerine gerek kalmaz. Böylece, besinin olup olmadığını ayakları aracılığıyla anlayıp sadece gerektiği zaman proboscisi açmış olurlar. İlk bakışta sanki hayatının fırsatını bulmuş gibi bir görüntünün oluşmasını sağlayan sinek hareketidir.
  3. Ne şekilde olursa olsun, şu an karbondioksit yaymayı durdurmak mümkün değil. Yenilenebilir enerji kaynaklarında gerçekleşen önemli ilerlemelere rağmen, toplam enerji talebi artıyor ve karbondioksit yayımları yükseliyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2011 yılında yayınladığı bir rapor, eğer mevcut güzergahımızdan ayrılmazsak, o zaman 6°C daha sıcak olan bir Dünya’ya bakıyor olacağımızı belirtiyor. Paris Anlaşması’ndan sonra aslında şu anda bile yörünge aynı. Karbon salımlarında önce bir tepe noktası, ardından da darboğaz görmeden, yeni bir güzergahta olduğumuzu söylemek zor. Zaten görmekte olduğumuz yaklaşık 1°C’lik ısınma ile birlikte, gözlenen değişimler şimdiden rahatsız edici durumda.
  4. Kronik ve otoimmün hastalıklardan kurtulmanın ilk adımı beslenmeyi düzeltmek ancak çevresel toksinlerden, kimyasallardan kurtulmak da çok önemli. Temizlik ve hijyen takıntısı bizde çok yaygın. Hijyen önemli ancak takıntı haline gelmesi, mikroplardan arınmak için özellikle bol miktarda çamaşır suyu kullanılması çok yaygın. Bunun zararlarına dair pek çok gönderi paylaşmamıza karşın hala çamaşır suyu kullanmayalım mı soruları gelince bu konuya bir kez daha değinmek istedik. Dr. Mercola “Yaygın Olarak Kullanılan Temizlik Ürünleri Akciğer Hastalığı Riskini Artırabilir” başlıklı yazısında bu konuyu şöyle özetlemiş: Reklamlar ürünlerin bakterilere karşı % 99,9 etkili olduğunu, çamaşırlarınızın güzel kokacağını, armatürlerin parlayacağını vb ileri sürüyor. Ancak maalesef bu ürünlerin içinde sağlığı ciddi ölçüde bozacak kimyasallar bulunuyor. Bir araştırma, haftada bir kimyasal temizleyiciler kullanan sağlık personelinin, KOAH, amfizem, kronik bronşit gibi akciğer hastalıklarına yakalanma risklerinin arttığını gösteriyor. Çamaşır suyunun akciğer hastalığı, sinir sistemi hastalıkları, yanmalar ve kimyasal nedenlerle oluşan zatürre gibi hastalıklarla bağlantısı araştırmalarla ortaya konmuştur. Üstelik çamaşır suyunun başka bazı temizlik kimyasallarıyla karıştırılması öldürücü gazların oluşmasına neden olabiliyor. Ev temizliğinde, çamaşırda korkusuzca kullanılabilecek doğal alternatifler de vardır. Boraks, tuz, karbonat, sirke çeşitli miktar ve karışımlarda kullanılabilir.” Özet çeviri: Nurçin Çağlar | Sağlıklı Yaşıyoruz®
  5. Geçmiş çağlarda öz yağların kullanımı, ekstraksiyon gibi yöntemlerle elde edilen saf bitkisel kokulu yağlar; yani işin özü alternatif bir çözüm olabilir. Tabi maliyet faktörünü elimine edebilmenin bir yolu olmadığı için alternatif ancak zararlı yöntemler daha yaygın kullanılıyor..
  6. Bilgilendirme için teşekkürler, imla ve noktalama düzeltmeleri için metine ufak müdahaleler yaptık, bilginiz olsun :)
  7. Beyin hücreleri yaşam boyunca daima bir kayıt işlemi içerisinde ve öğrenme isteğindedir. Bunlar bazen önemsiz olsa bile beynimiz bunları kaydeder . Peki o öğrenilen, kaydedilen şeyler beynimizden nasıl olur da uçar gider? Sinaps Nedir? Sinaps, nöronların (sinir hücrelerinin) diğer nöronlara ya da kas, salgı bezleri gibi nöron olmayan hücrelere mesaj iletilmesini sağlayan özelleşmiş bağlantı noktaları olarak nitelendirilir.Ayrıca sinapslara sinirsel dürtünün bir nörondan diğerine geçtiği nokta da diyebiliriz. Yani sinapsları bir şeye benzetecek olursak, onlar kafamızın içindeki küçük kavşaklar olabilirler. Sinaptik budama nedir? Sinaptik budama, beyinde erken çocukluk ile yetişkinlik arasında gerçekleşen doğal bir süreçtir. Doğanın sinir sistemleri oluşturmak için kullandığı büyük stratejilerden ; nöronlar, aksonlar ve sinapslar gibi sinirsel elementlerin fazla üretilmesi ve ardından fazlalıkların yok edilmesidir. Bu sistem olmasaydı biyolojik olarak oldukça maliyeti fazla olan hücrelerimiz arası haberleşme mekanizması gereği olmayan birçok bağlantı içinde hayatımız boyunca çalıştırmak zorunda kalacaktık ve neticeye baktığımız zaman zihinsel verimimiz bugün olduğu kadar yüksek ve iyi olmayacaktı. Sinaptik budama ne zaman gerçekleşir? Sinapsların miktarı ve yoğunluğu ,erken yaşlarda hızla artar.Sinaptik budama zamanlaması beyin bölgesine göre değişir. Bazı sinaptik budama gelişimde çok erken başlar, zaman zaman geç olabilir ancak en hızlı budama yapılan dönem kabaca 2 ila 16 yaşları arasındadır. Dönemlere göre sinaptik budama Erken embriyonik evre [2 Yıl] Embriyoda beyin gelişimi, gebe kaldıktan sadece birkaç hafta sonra başlar. Hamileliğin yedinci ayında fetüs kendi beyin dalgalarını yaymaya başlar. Bu süre zarfında beyin tarafından yeni nöronlar ve sinapslar çok yüksek oranda oluşur.Yaşamın ilk yılında, bir bebeğin beynindeki sinapsların sayısı on kattan fazla artar. 2 veya 3 yaşındayken, bir bebekte nöron başına yaklaşık 15.000 sinaps bulunur .Beynin (vizyondan sorumlu kısım) görsel korteksinde, sinaps üretimi yaklaşık 8 aylıkken doruğa ulaşır. Bebeklik döneminde, beyin oldukça büyük miktarda büyüme yaşar. Erken beyin gelişimi sırasında nöronlar arasında sinaps oluşumu patlaması vardır. Buna “sinaptogenez” denir. Sinaptogenez’in bu hızlı dönemi; öğrenme, hafıza oluşumu gibi hayati bir rol oynar. Yaklaşık 2-3 yaşlarında, sinapsların sayısı en yüksek seviyeye çıkar. Fakat çok kısa bir zaman sonra bu sinaptik büyüme periyodundan, beyin artık ihtiyaç duymadığı sinapsları çıkarmaya başlar. Gençlik Çağı [Ergenlik Dönemi] Sinaptik budama ergenlik döneminde devam eder, ancak eskisi kadar hızlı değildir. Toplam sinaps sayısı dengelenmeye başlar.Araştırmacılar bir zamanlar beynin erken ergenlik dönemine kadar sadece sinapoz budadığını düşünürken, son gelişmeler geç ergenlik döneminde ikinci bir budama dönemi keşfetti. Erken yetişkinlik Yeni araştırmalara göre, sinaptik budama aslında yetişkinliğin erken dönemlerinde devam etmekte ve 20’li yılların sonlarında bir süre durmaktadır.İlginç bir şekilde, bu süre zarfında budama çoğunlukla beynin karar verme süreçlerinde, kişilik gelişiminde ve eleştirel düşüncede yoğun olarak yer alan beyin prefontal korteksinde gerçekleşir. Peki neye göre budar? Bu gizem daha yeni yeni çözülüyor. Araştırmacıların dediğine göre, daha az kullanılan sinaptik bağlantılar, “C1q” adını taşıyan bir protein tarafından belirleniyor. Mikroglial hücreleri de bu belirlenen sinapsı tespit ettiklerinde, bu proteini bağlayıp, o sinapsı yok ediyorlar ya da buduyorlar. Beyin bir sinaps oluşturduğunda, güçlendirilebilir veya zayıflatılabilir. Bu, sinapsın ne sıklıkla kullanıldığına bağlıdır. Başka bir deyişle, süreç “onu kullan ya da kaybet” ilkesini izler: Daha aktif olan sinapslar güçlendirilir ve daha az aktif olan sinapslar zayıflar ve sonuçta budanır. Bu süre zarfında alakasız sinapsların çıkarılması işlemi, sinaptik budama olarak adlandırılır. Bunun için her ne yaparsanız yapın, ne öğrenirseniz öğrenin özellikle tekrarlayın. Zaten biliyoruz ki bir alanda ya da işte ne kadar fazla denersek ve tekrarlarsak, o işte o kadar gelişiriz. Bunun sayesinde “Pratik mükemmelleştirir.” sözünü gayet iyi bir şekilde anlar ve ne derece doğru olduğunu görürüz. Blog bölümünde M. Furkan Öksüz tarafından kaleme alınmıştır.
  8. Kongo Kaplan Balığı ya da Golyat Kaplan Balığı, yalnızca Kongo nehir sisteminin orta kısımlarında bulunur. Ortalama bir insan kadar büyüyebilenleri rapor edilmiştir: 70 kg ve 1.70 m
  9. Stephen King’in efsaneleşmesini sağlayacak olan kıvılcımı yakan kişi bir kadındı. Üniversiteden mezun olduktan sonra iş arayışına çıkan Stephen, yerleşkesine yakın bir yer olan Hampden‘da İngilizce öğretmenliği yapmaya başlamıştı. Gündüzleri kasabadaki çocukları eğitirken geceleri de eşi Bayan Tabitha ile vakit geçiriyordu, pek tabii zihninden kağıt parçalarına dökülmek için can atan öykülere kısa da olsa ayıracak vakti vardı. İngilizce öğretmenliği Stephen için bir sorundu, çünkü yazmak için ayırması gereken vaktinin hep kısa olması kendisini huzursuz ediyordu. Okulda önceden yaşanılan bir olay hakkında kafasında oluşan fikir Stephen‘in Carrie‘yi kaleme almasına sebep oldu. Hikayenin ilk taslağının üç sayfasını hazırladı fakat okuduktan sonra tiksinmişti ve parçalara ayırıp çöpe attı. Bunun dört sebebini ”Yazma Sanatı” adlı kitabında açıklayan Stephen King şöyle anlatıyor: Ertesi günün akşamı okuldan eve döndüğünde; kendisini ellerinde tuttuğu, sigara külleriyle kirlenmiş, rengi parça parça grileşmiş, kırış kırış şekilde birleştirilmiş kağıt parçalarıyla bekleyen kişi Bayan Tabitha’ydı. Kendisinin tiksinerek yırttığı sayfaları Bayan Tabitha tek tek birleştirip okumuş ve hikayenin geri kalanını öğrenmek istediğini söylemişti. Stephen King‘in liseli kızlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum diye yakarmasına karşılık Bayan Tabitha, tebessümle King‘in gözlerine bakarak ona yardım edebileceğini söylemişti. Stephen King ve Tabitha King Bayan Tabitha‘nın ısrarı sonucunda yazmaya devam ettiği romanı “Carrie” 5 Nisan 1974 yılında yaklaşık 30.000 kopya olarak basıldı. 43 yaşında olan bu eserin son film uyarlaması ise 2013 yılındaydı ve dünya çapında $84 Milyon dolar hasılata ulaştı. Romanlarını kurgularken izlediği yol 2013 Yılında UMAS LOWELL‘da konferansa katılan Stephen King meslektaşı ve yakın bir arkadaşı olan John Irving‘in şu sözüne atıfta bulunuyor : “Bir kitabı yazmaya başladığımda, ilk önce o kitabın son cümlesini yazarım.” Umas Lowell konferansından bir kare. Ardından bunun kendisi için eğlenceyi tamamen mahvetmek anlamına geldiğini söylüyor. Kendi izlediği yolu ise şu şekilde anlatıyor: “Ben küçük fikirlerle başlıyorum, farklı yerlerden gelen küçük fikirler. Bazen kalıyorlar ve o fikirlerle farklı şeyler yapıyorsun. Bazen de uçup gidiyorlar. Ama asıl düşünce şu; bir fikirle yola çıkıp onunla başlangıç yapıyorsunuz, fikirlerinizin karakterlerdeki etkilerini gördüğünüzde ise yeni şeyler keşfederek bundan zevk almaya başlıyorsunuz.” Bildiğiniz üzere Stephen King romanlarını kaleme alırken aynı zamanda hikayenin gidişatını düşünüyor, heyecanını ve yazarkenki şevkini kaybetmemek için kendi kurguladığı hikayesine kapılar açıyor ve her birinden olmasa da bazılarından gelen davetleri değerlendirerek devam ediyor yolculuğuna, böylelikle akıcı olmanın kilit noktasını buluyor. Bangor Daily News‘a verdiği röportajda Korku Ağı romanını yazarken işlerin nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor: “O hikayeye başladığımda kendi kendime Dracula’daki gibi iyilerin kazanmasını düşlemedim. İyi adamlar kaybedecek, sonunda da herkes vampire dönüşecekti. Ancak böyle olmadı. Çünkü kitapla birlikte ilerliyorsunuz ve bu hikayeyi gitmek istemediğim daha karanlık yerlere götürdü. Hikaye büyük ve güçlü bir makineye dönüşebilir ve bunu fark edemezsiniz.” Kurgu hakkındaki en sevdiği tanım ise ABD’li Roman Yazarı Dr.Thomas Williams‘a aittir. “Williams roman yazmayı boş, karanlık bir ovada kamp ateşi yakmaya benzetir. Karakterlerse karanlığın içinden ellerinde odun yığınlarıyla teker teker çıkarlar ve bu odunları ateşe atarlar, ateş sönmeden önce kendilerini çok şanslı hissederler. Tüm karakterler ateşin etrafında ısınmak için dikilirler.” Kendisi için de roman yazmanın böyle bir şey olduğunu dile getiriyor. “Bu denli efsaneleşmesinin sebebi gerçekten sadece hikaye ile beraber gidip o anki fikirlerini yazıya dökmesi mi? Bu tamamen saçmalık.” Diyecek olanlarınız vardır elbette. Eğer bana soracak olursanız, kesinlikle buna katılmayacağımdan emin olabilirsiniz. Gariptir ki aynı şeyleri hissediyorum, şu şekilde açıklayayım: İnteraktif bir filmin içine atılmışsınız gibi düşünün, yaşayacağınız şeylerin tamamı filmi izleyen kişinin seçimleriyle gerçekleşecek. Bu sizi korkudan öldürebilir, heyecandan tir tir titretebilir. Fakat filmi izleyen ve seçimleri yapan kişinin tek düşüncesi sonraki adımda ne olacağıdır. Hikaye ile beraber yazmak işte tam olarak böyle bir şey, karakterlerinize kaleminizin ucundan sayfanıza düşen mürekkep ile can veriyorsunuz ve sonunun nereye gideceğini siz bile kestiremiyorsunuz. Kullanmış olduğu ve önerdiği teknikler 1. Gerçeği Anlat : Stephen King‘e göre gerçek hayatta yaşadığımız olaylardan alınan parçaların yazıya dökülmesi okuyucuyu etkilemek için yeterli olacaktır. (Carrie, Hayvan Mezarlığı, Kujo… gibi bir çok romanı yaşadığı olaylar üzerinden yazılan romanlardır.) 2. Kısa cümleler işe yararken uzun cümlelere ihtiyacımız var mı?: Tabiri caizse dallandırıp budaklandırmak. Gereksiz yerlerde fazla kelimeler israf ederek kurduğumuz cümleler. Stephen King bu konu için, ”Ev hayvanınıza akşam kıyafetleri giydirmek gibi’‘ benzetmesini yakıştırıyor. 3. Tek cümlelik paragraflar kurun: Stephen King kurgunun amacının dil bilgisi doğruluğundan ziyade okuyucunun hoşuna gideceği bir hikaye sunmak olduğunu düşünüyor, bu da akıcı olmayı beraberinde getiriyor. King‘e göre tek cümlelik paragraf kurmak yazmaktan çok konuşmaya benziyor ve bunun iyi bir şey olduğunu söylüyor. “Yazmak baştan çıkarıcıdır, iyi konuşmak ise baştan çıkarmanın bir parçasıdır. Eğer öyle değilse neden birçok çift akşam yemeğinden sonra soluğu yatakta alıyor?.” Sanırım bu soruya cevap veremeyeceğiz Bay King teşekkürler… 4. İdeal okuyucularınız için yaz: İdeal okuyucularınız için kalemi elinize alın: Bu noktada Stephen King bir şeylerini yazarken ideal okuyucularını düşündüğünü söylüyor, “Bu bölümü okuduğunda ne düşünecek?” diye merak ettiğini söylüyor. Kendi ideal okuyucusu Bayan Tabitha imiş… 5. Çok çok ve çok oku: Stephen King‘in söylemine göre yazacak bir şeyiniz yoksa hiçbir şey okumuyorsunuzdur. Kendisi uzun bekleme odalarında, tiyatro lobilerinde, sıkış tepiş sıra kuyruklarında kitap okuduğunu anlatıyor. 6. Her seferinde tek kelime yaz: Bir röportajında sunucu Stephen King‘e nasıl yazdığını sormuş. Cevabı ise “Her seferinde bir kelime.” olan Stephen King‘in şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıp uzun süre cevapsız kalan bu sunucuyu anlatırken Bay King, şaka yapmadığını söylüyor. 7. Her gün yaz: Stephen King‘in bu önerisini dikkate almak gerekli diye düşünüyorum, kendisi gerçek anlamda yazma bağımlısı bir kişilik. Her sabah birkaç saat yazı yazdığını söylüyor. Bu bir atletin uzun bir maratona hazırlanması gibi bir şey. Kendinizi sürekli denemezseniz her yazınız yarıda kalacaktır demeye getiriyor olabilir. Kısaca gelişimini izle ve yazmadan durma. 8. Eğlenmek için yaz: Kendisi sıkılarak, heyecan duymayarak yazdığımız hiçbir şeyin sevileceği kanaatinde değil ve son derece haklı eğer ki bir Tabitha‘nız yoksa… (Hatırlarsanız ”Carrie” içine sinmeyen tiksinip yırttığı bir hikayeye sahipti) Stephen King’in başarılı olmak için 5 kuralı 1. HER GÜN PRATİK YAP 2. Deneyim, en iyi öğretmendir. 3.Profesyonel bir yazar olmak istiyorsanız, yazdıklarınızla ilgili geri dönüş yapan bir iş bulun. 4. Her zaman başka bir alternatif için de çalışın. 5. Okumaktan vazgeçme: “Eğer okumak için vaktim yok diyorsan, yazmak için de vaktin yoktur.” –Stephen King. BONUS: REDDEDİLMEKTEN KORKMA (Stanley Kubrick, The Shining isimli kitabının filme uyarlanması için yazılan senaryoyu reddetmiştir.) İşte Stephen King’in nasıl efsaneleştiği verdiği cevapların arkasında saklı… “Bence dünyanın en aşağılık yaratığı, kadınları döven bir erkektir,” ”O”, sayfa 240. AHMET ŞAHİN AYTUN tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  10. İşte size oldukça net mini bir bilgi görseli.. Bir hemşire yeni doğmuş bir bebeğin damarını bulmaya çalışıyor.
  11. Cenk

    Valentina Tereshkova kimdir?

    Valentina Tereshkova kimdir bilir misiniz? Amatör paraşütçüyken, uzaya çıkan ilk kadın olma başarısını gösteren Valentina Tereshkova...( foto tarihi 1965 imiş..)
  12. Şüphesiz hepimiz koalaları sevimlilikleri, tembellikleri ve ağaçlara sarılı yaşamları ile tanıyoruz. Hatta son zamanlarda viral olan, arkadaşları onu ağaçtan attığı için ağlayan koala videosunu da es geçmeyelim. Koalaların yaşam alanları Avusturalya ormanlarıdır. Maalesef ki insanları çok sevmiyorlar ve yaşam alanlarından oldukça memnunlar. Yani onları evcilleştirmek çok zor. Onları yaşam alanından ayırıp hayvanat bahçesine almaksa, koalalara sadece acı veriyor. Önceden Avusturalya’ya yerleşen insanlar yumuşak tüylü kürkü için onları avlıyordu. Oldukça tembel ve hareketsiz olmaları nedeniyle de avlanmaları çok kolay oluyordu. Bu durumda insanları sevmemeleri gayet tabii. Koalalar tıpkı kangurulargibi keseli hayvanlardır. Onlarla ilgili diğer ilginç bilgi ise hamilelik süreçleri. Çok kısa bir hamilelik geçiren koalalar, yalnızca 35 gün yavrularını karnında taşıyorlar. 3- 5 cm doğan yavrular annelerinin keselerine giriyor ve burada büyüyüp gelişmeye devam ediyor. Kese hayatları ise 6 ay sürüyor. Fakat bitmiyor, bu defa da annelerinin sırtında yaşamaya devam ediyorlar. 2- 3 yıl kadar da annelerinin sırtında büyüyp hayatı öğrenmeye çalışıyor yavru koalalar. Anne koalalar ise yavrusuna bakarken bile uykusundan ödün vermiyor. Yaklaşık günde 18 saat uyuyan koalalar uykusundan asla vazgeçmiyor. KOlalar yalnızca okaliptüs yaprakları yerler. Birçok hayvan gibi insanlar için de son derece zehirli olan bu yaprakları sindiren özel bakteriler bulunmakta. Evrimsel süreçte bu bakteriler ile koalalar mutualist bir ilişki içindedirler. Yaşam alanları ise elbette okaliptüs ağaçları. Oldukça tembel oldukları için tüm hayatları bu ağaçta geçiyor. Su içmeye bile vakit ayırmıyorlar. Zaten su aramak istese bile en fazla kat edebileceklerii mesafe 3- 5 metre. Çünkü günde yalnızca 4 dakika kadar hareket edebilecek enerjiye sahipler. Ağaçtan damlayan suları içiyor, hatta bazen hiç su içmiyorlar. Peki koalalar neden bu kadar çok uyuyor (günde 18-22 saat) ve çok az hareket ediyorlar? Bunun sebebiyse okaliptüs yaprakları! Tek yedikleri besin olan okaliptüs yaprakları onlara gerekli enerjiyi sağlayamıyor ve vücutları hep uyku istiyor. Ayrıca ormanda yaşamaları, bol oksijen de uykuya bir sebebiyet tabi. Fakat en büyük sebep yeterli beslenmemeleri. Peki bu sevimli mi sevimli canlılar saldırganlar mı? Maalesef ki evet. O tatlı görüntüleri yanıltıcı. Grubun kendi içerisindeki kavgalar oldukça sakin geçiyor fakat köpekler ve insanlar konusunda biraz agresif olabildikleri biliniyor. Avustralya’da 2014 Aralık dolaylarında bir kadın, köpekleri ile birlikte koaladan kurtulmaya çalışırken, kendisini ısırdığını ifade etmiş (!). Kadının bacağını ısıran koala hiç de kolay bırakmamış. Kadın çırpınışlar sonucu koalanın dişlerinden kurtulabilmiş. ERİCA CARNEA tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  13. Kırmızı kan hücreleri üzerindeki grip (influenza) virüsünün elektron mikroskobu ile renkli taranmış görüntüsü. Flu (influenza) virus (blue) on red blood cells. (Imaged using a scanning electron microscope).
  14. Cenk

    Escherchia coli bakterisi (SEM)

    "Escherichia coli" bakterisinin elektron mikroskobu ile 17000 kat büyütülerek renkli taranmış görüntüsü. Coloured scanning electron micrograph of "Escherichia coli" bacteria (Magnification: x17000)
  15. Ter bezlerimizin ürettiği terin atıldığı açıklık olan bu görüntü, Dr. Jeremy Burgess tarafından elektron mikroskobu ile çekilmiş

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...