Jump to content

Nergiz Kaplan

Bilim Üyesi
  • İçerik sayısı

    57
  • Katılım

  • Son ziyaret

  • Zafer Günleri

    1

Nergiz Kaplan kullanıcısının son zaferi 30 Temmuz 2020

Nergiz Kaplan en beğenilen içeriğe sahiptir

Topluluk Puanı

2 Standart Seviye

3 Takipçiler

Güncel Profil Ziyaretleri

Güncel ziyaretçiler bloku aktif değil. Diğer kullanıcılar son ziyaretçilerinizi aktif edene kadar göremezler.

  1. 1833 yılında Stockholm’te doğan Alfred Nobel babasının iflas etmesi üzerine Rusya’ya gitmişlerdir. Burada iyi derecede İngilizce, Rusça, Fransızca ve Almanca öğrenen Alfred, doğa bilimleri konusuna da hakimdir. Babası daha sonra ise onu Avrupa’nın birçok kentine gönderse de o daha çok Paris’i sevmiş ve orada bir laboratuvar kurmuştur, burada İtalyan kimyacı A. Sobrero ile tanışan Nobel hayatının da dönüm noktasını yaşamıştır. Şöyle ki; Sobrero nitrogliserin üzerine çalışmakta ve bunu tam olarak nasıl kullanılır hale getirilir onun çalışmalarını yapmaktadır. Bilindiği gibi nitrogliserin sarsıntıda ve ani bir çarpmada hemen patlamaktadır, bunun nasıl daha korunaklı hale gelir düşüncesi üzerine yoğunlaşan Alfred sonunda nitrogliserini kizelgur kum (bu kum ince gözenekli bir silisyum mineralidir) adında bir kuma absorbe ederek onu daha kullanışlı hale getirmiştir ama tabi bedeller ödeyerek, bir kardeşini ve birçok çalışanını bu durumdan dolayı kaybetmiştir Alfred ama asla yılmamış ve çalışmalarından geri kalmamıştır. Sonunda 1867 yılında dinamitin (yani nitrogliserinin kizelgur kuma absorbe edilmesi sonucu açığa çıkan patlayıcı) patentini alır. Bu sayede çokça fabrika ve iş yerleri açan Nobel, maddi olarak hayli iyi bir konuma gelmektedir, bu sayede aldığı patentler bile 350’yi geçmiştir. Daha sonra ise Alfred kendisi için bir bayan çalışan aramaktadır, ilan verir ve bu ilana uygun bayanı işe alır. Bu bayan ileri ki zamanlarda bir kitap yazar kitabın adı ‘Silahları Bırakın’dır, bu sayede Nobel’i servetinin bilime ve barışa adayanlara ödül olarak vermesini tavsiye eder. Hatta bu konuda ileri giderek bu konuda onu ikna eder. Bir zaman sonra Nobel’in kardeşi Ludwig ölür ve gazeteler Nobel’in öldüğünü ve bu yolla ona ağır ithamlarda bulunurlar. Nobel için; sayısız insanın ölümüne neden olmuş zengin kişi derler, oysa Nobel ölmemiştir ve bu haberler onu çok üzer o da bu üzüntünün verdiği ithamlarla vasiyetini değiştirir ve servetinin %94’ünü bilime ve barışa katkı sağlayanlara verilmesini söyler ve bundan sonra Nobel’in vasiyeti üzerine her yıl Kimya, Fizik, Tıp, Edebiyat ve Barış ödülleri verilir (Nobel iktisat ödülleri 1960’tan sonra verilmeye başlanıyor). Nobel Ödülleri Üzerine İlginç Anekdotlar İlk Nobel 1901 yılında W. Röntgen’e verilmiştir (X-ışını üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı) Bu ödülü alan yalnızca 49 kadın vardır, bunlardan biride Marie Curie ve kızı Juliet Curie’dir. Bu ödüle iki kez layık görülen tek kadın ‘Marie Curie”dir. Bu ödülü en genç yaşta alan kişi L. Bragg’dır, henüz 25 yaşında ödül almasına rağmen X-ışını difaksiyonu konusu bilimi ve maddeyi tanıma adına önemli bir adımdır. Bu ödülü haksızca alanlar olmuştur, bunlarda biride Otto Hahn’dır, Nobel çalışmalarında esasında Lise Meitner ve Strassmann’da dahil üç kişi vardır oysa Otto Hahn bu ödülü onlarla paylaşmak yerine diğer çalışma arkadaşlarından bahsetmemiş ve Nobel komitesi de tüm çalışmaların Otto Hahn’a ait olduğu düşünmüştür. John Bardeen; iki fizik ödülünü hiç kimseyle paylaşmadan alan tek isim. Frederick Sanger: İki defa kimya ödülünü almasına rağmen bunları kimseyle paylaşmamıştır. Linus Pauling: İki Nobel almasına rağmen üçüncü Nobel için hazırlansa da yanlış DNA sarmalı önermiştir ve dolayısıyla Nobel’i alamamıştır. tr.wikipedia.org/wiki/Nobel_Fizik_Ödülü uralakbulut.com.tr/wp-content/uploads/2009/11/BILIM-VE-TEKNOLOJI-DÜ-2-RÖNTGEN.pdf jagranjosh.com/general-knowledge/most-interesting-facts-about-nobel-prizes-1539177954-1
  2. Bugüne kadar hep dinozorların yok olmasıyla ilgili konuşulup tartışıldı. Bir de bu konuya tersten bakalım ne dersiniz? Dinozorlar yok olmasaydı ya da günümüze kadar yaşasaydılar neler olurdu? Başka bir deyişle yerküreye çarpan göktaşından kurtulmaları mümkün olabilir miydi? Bunlar gibi birçok soru sadece bizim değil bilim insanlarının da aklını kurcalıyordu. Göktaşı birkaç dakika daha geç ya da erken gelmiş olsaydı Meksika’nın Yucatan bölgesindeki sığ sulara değil, Atlantik ya da Pasifik okyanusunun derin sularına isabet etmiş olacaktı. Böylece çarpma şiddetinin bir kısmı giderilmiş ve aylarca, hatta yıllarca atmosferi boğan sülfür çökeltilerinin dağılması sınırlanmış olurdu. Bunun sonucunda ise büyük tsunami ve tahribatlar olmasından dolayı birçok canlı yok olur, fakat dinozorların hayatta kalma şansı olabilirdi. Bazı araştırmacılar göktaşı çarpmamış olsaydı da iklimdeki soğuma nedeniyle dinozorların yok olacağına, bazıları ise Hindistan’daki Deccan Platosu yanardağındaki patlamalardan dolayı dinozorların bir kısmı yok olsa da geriye kalanları herhangi bir olayın etkilemeyeceği savunuyorlar. Dinozorlar eğer günümüze kadar gelseydiler bu bitki bolluğundan özellikle uzun boyunlu saropod dinozoru hızla gelişip erken yaşta üremeye ve bedenleri giderek küçülmeye başlardı. Bazı uzmanlar bitkilerdeki evrimin dinozorları da etkileyeceğini, çiçekli bitkilerin artması nedeniyle otobur dinozorların bunlarla besleneceğini ve bu bitkilerin sindirimi daha kolay olacağı için bedenlerinin küçüleceğini öngörüyor. Çiçekli bitkilerin ortaya çıkmasıyla beraber meyveler de ortaya çıkacağından meyveyle beslenen dinozorların sayısı da hızla artacaktı. Uzmanların tartıştığı bir başka konu da ‘’dinozorlar günümüze kadar gelmiş olsaydı insanların evrilme şansı olur muydu?’’ sorusudur. Bazı uzmanlar dinozorların varlığının büyük hayvanları tehdit ettiğini kabul ediyor ve yarasa, kemirgen, küçük etoburlar ile tırmanan primatların daha da çeşitlenmiş olabileceğini söylüyor. Dinozorlar varken de hominid adı verilen insansı canlılar ortaya çıkabilirdi. Tıpkı atalarımız tehlikeli büyük hayvanlarla baş edecek stratejiler geliştirdiği gibi insanımsı canlılar da zekalarını kullanarak aynı şeyi yapabilirdi. Dinozorlar günümüze kadar gelebilirdi fakat insanların nüfusunun artışı, yayılışı gibi nedenlerden dolayı nasıl ki mamutların ve büyük canlıların soyu tükendiyse dinozorlar da (birkaç tür hariç) aynı sona mahkum olacaklardı.
  3. Bir günde ortalama ürettiğimiz 96 milyon ton çöp nereye gidiyor? Türkiye’de her gün kişi başına 1.2 kg çöp üretiliyor. 80 milyonluk ülkemizde bu rakam 96 milyon tonu geçiyor. Peki yalnızca bir günde ürettiğimiz 96 milyon ton çöp nereye gidiyor? İlk önce atılan çöpler toplanıyor ve bu iş belediyeler tarafından yapılıyor. Belediyelere ait çöp kamyonları her bölgenin çöp çıkarma yoğunluğu ve nüfus sayısına göre belli bir çizelge oluşturup belirli gün ve saatlerde 3, 7 ve 12 tonluk kamyonlarla toplama işlemini gerçekleştiriyor. Daha çok 7 tonluk kamyonlar kullanılıyor. Toplanan çöpler endüstri kuruluşlarına ya da çöp sahalarına götürülüyor. Endüstri kuruluşları geri dönüşümü yapılabilecek kağıt, cam, karton, plastik gibi atıkları alıyor. Çöp sahalarına gidenler ise evsel atık, tıbbi atık, tehlikeli atık vb. gibi bölümlere ayrılarak düzenli depolanıyor ya da imha ediliyor. Peki düzenli depolama nedir? Düzenli depolama çöpleri gömme işlemine denir. Depolamaya uygun olan çöpler için derin çukurlar açılır, çöpler bu çukurlara dökülür ve toprağa sızmasını önlemek için yalıtımlı bir malzeme ile kaplanarak kapatılır. İmhası yapılacak çöpler ise yakılarak yok edilir. Yakılması uygun çöpler tutuşturulur ve yanması beklenir. Yanan ve yok olan çöplerin üstüne yenileri eklenir. Zararlı atıklar ise beton bir yapı içinde denizin dibine bırakılır. Bugün birçok gelişmiş ülke çöpten enerji üretmektedir. Bu işlem için de piroliz yöntemi kullanılır. Piroliz nedir? Piroliz havasız ortamda çöplerin sıkıştırılarak kömür, sıvı yakıt ya da gaz haline getirilmesidir.. İsveç bu işi o kadar iyi yapmaktadır ki ülkede çöp kalmadığı için başka ülkelerden çöp ihraç etmektedir. Gelişmekte olan ülkemizde ise çöpten enerji üretmek ne yazık ki çok tercih edilen bir yöntem değildir. Gerekli altyapıların kurulması, yatırımların artması ve daha çok Çevre Mühendisi istihdamı ile bu alanda da gelişme sağlanacaktır.
  4. Karıncalardan biri öldüğünde diğer karıncalar bunu farketmez. Sanki o karınca yaşıyormuş gibi ya da hiç yokmuş gibi yanlarından gelip geçerler. Ta ki üçüncü güne kadar… Üç gün sonra karıncalardan bir tanesi onu yuvanın dışına çıkarır ve onu çöplüğe götürür (Karıncalar ölülerini bir yerde toplarlar). Şimdi siz soracaksınız ki neden üç gün sonra, neden hemen öldüğü an değil? Bunun da bilimsel bir açıklaması var. Bildiğiniz gibi -ya da bilmediğiniz gibi- karıncalar koku ile iletişim kuran hayvanlardır ve birbirlerine salgıladıkları kimyasallarla birbirlerini anlarlar. Ölen karınca üçüncü günden sonra vücudu çürümeye başlar ve bu çürüme sebebiyle de oleik asit salgılar. Diğer karıncalar oleik asidin kokusunu tanıdıkları için “bu karınca ölmüştür” yargısına varırlar ve karıncayı yuvanın dışına çıkarırlar. Hayvan ölmüş olsun veya olmasın, oleik asit salgılayan her şey karıncalar için ölü bir karıncadan ibarettir. Bunu farkeden karınca biyoloğu Edward Wilson da “Ömrümü şu karıncalara verdim, azıcık da eğleneyim.” demiş ve oleik aside bandırılmış kağıt parçalarını karınca yuvalarına atmış. Karıncalar da bu kağıt parçalarını ölü karınca zannedip dışarıya atmışlar. Sonra Wilson’ın aklına başka bir kunduzluk gelmiş ve canlı karıncaların üzerine oleik asit damlatmaya karar vermiş. Asit damlatılan karınca da yuvaya girdiği gibi bir başka karınca oleik asit kokusunu aldığı için “ölmüşsün ama gömenin yok.” diyerek yuvanın dışına atmış. Bu sırada eve oleik asit kokusuyla gelen karınca olanlara hiç itiraz edemiyormuş. Nasıl etsin, adam leş gibi oleik asit kokuyor!
  5. Flamingolar genellikle parlak pembe tüyleri ile dikkat çeken uzun bacaklı gölet kuşlarıdır. Peki tüyleri aslında pembe renginde değil dersek ne dersiniz? Flamingolar genellikle parlak pembe tüyleri ile dikkat çeken uzun bacaklı gölet kuşlarıdır. Adını “alev renkli” anlamına gelen İspanyolca&Portekizce kelimeden alan kuşlar, canlı görünümleriyle bilinirler. Flamingoların tüylerinin rengi kalıtsal bir özellik değildir. Kuşlar aslında donuk gri bir tüy rengi ile doğarlar. Peki DNA’larının bir parçası değilse, bu kuşlar tüylerindeki pembe ve kırmızı tonlarını nereden alıyorlar? Flamingoların tüy renginin gerçekte pembe olmadığını biliyor muydunuz Flamingoların parlak pembe rengi, su yosunları, larvalar ve flamingoların sulak alanlarında yediği tuzlu karideslerin içinde bulunan kırmızı-turuncu pigment olan beta karotenden gelir. Kuşun sindirim sisteminde, enzimler karotenoidleri parçalayarak pigmentlere dönüştürür, pigmentler karaciğerdeki yağlar tarafından emilerek flamingoların tüylerinde ve ciltlerinde birikirler. Kuşun fiziksel özelliğinin bu denli değişmesi için karotenoidlerden çok büyük miktarlarda alması gerekir. Flamingo diyeti neredeyse yalnızca karotenoid içeren besinlerden oluştuğu için, kuşların kendilerini renklendirmelerinde herhangi bir problemleri yoktur. Güney Amerika’ya özgü dört farklı flamingo türü vardır. Bununla birlikte, bu farklı türler ve hatta daha küçük flamingo popülasyonları kıtanın ayrı alanlarında yaşar. Bu nedenle flamingo renkleri, bulundukları yere ve mevcut yiyeceğe göre farklılık gösterir. Bazı flamingolar pembenin daha koyu veya daha parlak tonlarına sahiptir; bazıları turuncu ve kırmızı renk tonlarını içerir; diğerleri saf beyazdır.
  6. Elmas bilinen en sert madde ve en değerli taşlardan biridir. Karbon elementinin allotroplarından biri olan elmas, saf karbondur. Elmasın saf karbon olduğu ise Lavoisier tarafından keşfedilmiştir. 3.51 gram/cm³ yoğunluğa sahip olan elmasın erime noktası 3500 °C’dir. En sert madde olarak tanımlanan elmas, mineralojide kullanılan mohs sertlik göstergesinde 10 ile gösterilir. Yani en yüksek değer olan 10, elmasın en sert madde olduğunu kanıtlıyor. Elmasın 57 fasetli özel kesilmiş haline pırlanta denir. Pırlanta üzerinde 57 faset bulunur. Faset, ışığı yansıtan açılı yüzeylere verilen isimdir. İnsanlar, elmasın güzel görüntüsü ve ışığı kırma özelliğinden dolayı, ziynet eşyası olarak kullanırlar. Peki elmas en sert madde ise, onu nasıl şekillendiriyorlar? Elmas çok iyi bir elektrik izolatörüdür ve ısı iletkenliği en yüksek maddedir. Bu sebeple zarar görmeden kesilebilir. Fakat ısıdan etkilenmiyorsa ve en sert madde ise, onu şekillendirip kesebilmek neredeyse imkansız gibi görülüyor. Ama öyle değil. Çivi çiviyi söker misali elması da elmas kesiyor. Elmas kesilirken ağırlığının yarısını kaybediyor. Bu elbette büyük bir kayıp…
  7. Aynı genetik bilgiyi taşıyan tek yumurta ikizlerinin parmak izleri bile birbirinden farklıdır. Peki neden? Adli soruşturmalar sırasında bir suçun faillerini belirlemek için kullanılan yöntemlerden biri, parmak izi incelemesi. Bir olay yerinde bir kişiye ait parmak izlerinin bulunması o kişinin daha önce orada bulunduğunu gösterir ve bu durumun sebebi parmak izlerinin kişiye özel olmasıdır. Aynı genetik bilgiyi taşıyan tek yumurta ikizlerinin parmak izleri bile birbirinden farklıdır. İnsanların parmak izlerinin neden birbirinden farklı olduğunu anlamak için parmak izlerinin oluşma sürecine göz atmak gerekir. Bir insanın parmak izleri ana rahmindeyken oluşur. Gebeliğin 10. haftası civarında başlayan süreç 16-17. hafta civarında tamamlanır. Parmak izlerinin şeklini belirleyen, derinin en dış katmanı olan epidermis ile daha içteki katman olan dermis arasındaki etkileşimdir ve bu etkileşimi belirleyen pek çok etken vardır. Örneğin kan basıncı, kandaki oksijen miktarı, hormon seviyeleri, parmaklar ile amniyotik sıvı arasındaki etkileşim ve fetüsün rahim içindeki hareketleri bu etkenlerden bazılarıdır. Haftalar süren bir süreç boyunca tüm bu etkenlerin iki ayrı fetüs için aynı olması olasılık dışı olduğu için insanların parmak izleri birbirinden farklıdır.
  8. Resimde gördüğünüz malumunuz neredeyse hepimizin evinde bulunan meşhur ‘ağlayan çiçek’ (Dieffenbachia). Aslında sadece resimde gördüğünüz çiçek de değil, bu çiçeğin benzeri olan akrabaları (genus) da Türkiye’de birçok evde bulunmakta. Ağlayan çiçek, içerisinde bulunan kalsiyum oksalat kristalleri ile özellikle çocuklarda el, dil ve dudaklarda şişme, yanma, ağrı meydana getirebileceği gibi hava yolu tıkanıklığı, solunum yetmezliği gibi ciddi klinik bulguları da ortaya çıkarabiliyor. Bu çiçek belirli zamanlarda, özellikle dokunulduğu veya hırpalandığı zamanlarda, saplarından binlerce kristal ok fışkırtıyor. Küçük çocuklar ve evcil hayvanlarda, hırpalanan veya dokunulan yaprak saplarından fışkıran binlerce kristal ok özellikle gözler olmak üzere yaralanmalara sebep olabiliyor. Sonuçta bir tek bu bitkinin değil her bitkinin hem yararları hem de zararları mevcut..Bu yüzden şöyle de diyebiliriz:Yararları gibi zararlarını da bilelim ki sonucu kötü olursa hüsrana uğramayalım.. Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hastalıkları Dergisinde de bilimsel yayın olarak yer alan araştırmayı Prof. Ümit Sarıcısı başkanlığındaki Dr.Mert Müslehiddinoğlu, Dr. Murat Sarıcı, U. Melis Akpınar ve Serdar Ümit Sancı bizzat deneyimleyip gözlemlemiş ve bu konuda önemli uyarılarda bulunuyor.
  9. Evinizin duvarında asılı duran haritaların aslında tam olarak gerçeği yansıtmadığını biliyor muydunuz? Küreler; küre olan dünyayı haritalamamız için en uygun cisimlerdir. Fakat, boyutları çantaya sığamayacak kadar büyük olduğu için ve tek seferde bütün ülkeleri göremediğimiz için iki boyutlu haritaları tercih ederiz. Herkesin okullarda veya ofislerde gördüğü ve merkatör projeksiyonu yöntemiyle çizilen bu harita aslında çok yanlıştır. Örneğin; Afrika devasa bir kıtadır. Bu kıtayı bir puzzle olarak düşünürsek, içine; ABD, Çin, Batı Avrupa, Hindistan, Arjantin, İngiltere ve tüm İskandinav ülkelerini sığdırabiliriz. Başka bir örnek vermek gerekirse bu haritada Alaska ve Brezilya denk gözüküyor Fakat gerçekte Brezilya, Alaska'nın beş katı kadar büyük. Bunun gibi bir çok örnek verilebilir. Peki bunun sebebi ne? Sebebi, dünyanın tam bir küre şeklinde olmaması. Geoid şeklindeki dünyamız 3 boyutlu veya 2 boyutlu düzleme tam ölçüleriyle aktarılamıyor. https://thetruesize.com/ Sitesinden ülkelerin gerçek boyutlarına bakabilirsiniz. Özellikle Rusyayı diğer ülkelerle karşılaştırınca çok şaşıracaksınız!
  10. Sadece dünya değil, diğer gezegenler de, uyduları da, Güneş de, güneş sistemi de, galaksiler de dönüyorlar. Bütün bu dönüşlerin ne zaman, niçin ve nasıl başladıkları bilinmiyor. Dünyanın dönüş sebebi basitçe, başlangıçta gaz bulutu şeklinde olduğu, bu gaz bulutunun sürekli döndüğü, sonradan katılaşıp dünya oluşunca onu durduracak bir kuvvet olmadığından dönmesine devam ettiği şeklinde izah ediliyor. Dünyanın ve güneş sisteminin oluşumu ile ilgili en çok kabul gören varsayıma göre 10-15 milyar yıl önce bir gaz bulutu oluşmaya başlıyor. 5-6 milyar yıl önce muhtemelen yakınlarda bir yerde bir süpernova patlamasından oluşan şok dalgaları, gaz ve toz parçalarından oluşan bu bulutun dönmeye başlamasını sağlıyor. Başlangıçta bir küre görüntüsünde olan bulut gittikçe daha hızlı dönüyor ve yoğunlaşıyor. Bunun sonunda da şekli düzgün bir disk halini alıyor. Merkezkaç kuvvetin etkisiyle bir miktar madde merkezden dışarı doğru atılıyor. Kendi aralarındaki çekim güçlerinin etkisiyle birleşen bu parçalar, dünya ve diğer gezegenleri oluşturuyorlar. Merkeze doğru çökenlerden de Güneş meydana geliyor. Dünyanın ve gezegenlerin hem kendi çevrelerinde hem de Güneş'in etrafında aynı yönde, aynı düzlemde ve Güneş'in dönüş yönü doğrultusunda dönmeleri bu teoriyi destekliyor. Ancak Venüs'ün diğer gezegenlere göre ters yönde dönmesi, Uranüs'ün kutbu Güneş'e bakacak şekilde tepe taklak dönmesi, Pluto'nun diğerlerine göre hayli eğik düzlemi de teoriyle çelişiyorlar. İlk olarak 1687 yılında Sir Isaac Newton'un 'Hareketlerin Kanunları' isimli kitabında belirttiği gibi, eğer bir şey hareket ediyorsa ve ona hiçbir dış kuvvet etki etmiyorsa hareketine sonsuza kadar devam eder. Dünyanın ilk dönüş hareketini nasıl kazandığı tam olarak bilinmiyorsa da onu etkileyecek önemli ölçüde bir dış kuvvet olmadığından dönüşüne epey bir süre devam edeceği kesin.
  11. Geçen yüzyılda dramatik şekilde okyanus dolaşımını zayıflatan bulgulara ait makale yayınlanmıştı. Hong Kong Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü’ndeki bilim insanları, geçmişteki okyanus sirkülasyonunu bugün olduğu yerde yeniden yapılandırmak için Kanada kıyılarındaki fosil ve tortular üzerinde çalıştı. Okyanus sirkülasyonunun zayıflaması, özellikle de Atlantik Meridyen Alt-üst olma Sirkülasyonu (AMOC), Kuzey Amerika ve Avrupa için geleceğe yönelik endişelere neden olur. Araştırmacılar, gelecekte bizi nelerin beklediğini anlamak için, geçmişteki benzer olayları araştırıyorlar. Geçmişte, bilim adamları Heinrich olayları olarak adlandırılan dramatik olayları kaydettiler. Heinrich olayı, Kuzey Atlantik’teki buzulların ani ve geniş çaplı parçalanması ve daha sonra erimesidir. Bu olayların, 640.000 yıl öncesine dayanan Dünya üzerindeki son 7 buzul çağından 5’inde meydana gelen birçok buz çağı olayları ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bilim insanları, Kuzey Atlantik ve Grönland’daki buzdağlarının ve buzulların parçalanmasının ve erimesinin Kuzey Atlantik’e büyük bir tatlı su girişine neden olabileceğini ve günümüzde benzer bir senaryo olabileceğine inanıyor. Okyanus Akıntılarının Yavaşlaması Bizi Nasıl Etkileyecek? Özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’nın iklim ve hava durumu için dramatik sonuçlar doğurabilir. AMOC, okyanus ısılarını tropiklerden kuzey enlemlerine aktarmaya yarar. Bu olmazsa, Kuzey Amerika’nın kuzeyi ve Avrupa’nın kuzeyinde daha soğuk şartlar bulunabilir. AMOC, küresel iklimi düzenler ve ısıyı dünya genelinde daha dengeli bir şekilde dağıtmak için çalışır. Bu mekanizma olmadan mevsimsel yağışlar ve sıcaklıklar yeni okyanus / atmosfer senaryosuyla uyumlu olacak şekilde değiştirilecektir.
  12. Gözümüzle gördüğümüz mimari yapıların dışında, göremediğimiz muhteşem minik yapılar da var. Onlar, dünyanın en küçük mimarları tarafından oluşturulmuş, çok gizemli yapılar. Güvenli, korunaklı ve özel malzemelerden inşa edilmişler. En ilginç tarafı da insan inşasına benzer özelliklere de sahip olmaları. Gelin, bizleri hayran bırakacak minik yapılara hep beraber bakalım ve bizimle yaşamı paylaşan küçük dostlarımıza selam duralım! kaynak: https://www.bilimgunlugu.com/5r1f Kütük Kulübe Küçük sopaları testereyle keser gibi bölerek sarmal bir kabin oluşturan torbalı güve tırtılı. Dikey Kale Bazıları, bir dal yüzeyine yapışkanla, dikey bir kale inşa eder. Kafesten Kale Bu tırtıllar, pupa adı verilen kozaya dönüşmeden önce uzun tüylerinden koruyucu bir kafes oluştururlar ve kendilerini havada asılı tutarlar. Örgü Kule Bu malzemenin gizemli bir ipek yapısı var. Peru'da gözlemlenen bu ilginç mimari, dünyadaki bilim adamlarını şaşkına çevirmiş. Orman Çadırı Torbalı güve tırtılı, kuru yaprakları kullanarak ormanda minik bir çadır kurmuş. Karma Çadır Bazı orman çadırları ise dağınık halleriyle daha sanatsal bir görüntüye sahip. Dışkı Barikat Çok yorulmadan, dışkı ile etrafını çevreleyen kötü kokulu bir barikat oluşturmak, tehlikeleri bertaraf edebilir.
  13. Fil hastalığına sebebiyet veren hücreler arasında biriken doku sıvısı, lenf sıvısı ile hemen hemen aynı bileşenlere sahiptir. Lenf sistemi denince halk arasında akla hemen doku sıvısı gelir. Ancak, doku sıvısı ile lenf damarlarında bulunan sıvı hemen hemen benzerdir. Lenfatik sistem damarlarında bulunan bu sıvı, lenf olarak adlandırılmakla birlikte, doku sıvısı ile neredeyse aynı bileşenlere sahiptir. Ancak aynı şey değildir. Doku sıvısında hücreler arası matrikste, bilimsel ismiyle institial sıvıda, hücre ve her hücrenin etrafından geçmekte olan kılcal damarlar arasındaki besin, gaz vs. alışverişinden doğan maddeler bulunur. Nadir de olsa, kan proteinleri de kılcal damarlardan doku sıvısına geçebilir. Kılcal damarlardan daha ince çapa sahip olan lenf damarları doku sıvısında bulunan maddeleri, yani yitirilen sıvı ve proteinleri, difüze eder. Bununla birlikte, boyun bölgesindeki dolaşım sisteminin büyük toplardamarına dökerek tekrar kana kazandırmak gibi bir göreve sahiptir. Bundan başka, lenf, akyuvarları da içerir. Lenf sıvısında ilerleyen maddelerle birlikte lenf düğümü denilen yerler, lenfi süzerek organizmanın bekçileri olan akyuvarlara ev sahipliği yapar. İşte burada, doku sıvısı ve lenf arasındaki küçük farklılıklar gözünüze çarpmıştır. Lenf düğümlerinin savunma hücrelerine ev sahipliği yapması, istilacılara karşı büyük bir adaptasyondur. Lenfatik sistemi içerisindeki bir enfeksiyon karşısında eğer akyuvarlar istila eden konakçılara karşı galip gelemezse, lenf sisteminde biriken parazitler doku sıvısının hücresel alanda birikmesine, lenf damarlarının bu alandaki sıvıları proteinleri difüze edememesine, yani ödeme sebep olacaktır. Ancak bu durum, sadece parazitlerden kaynaklanan bir durum olmamakla birlikte, ameliyat sonrası lenf sisteminin zarar görmesi, kanser dokusunun bölünerek lenf damarlarını tıkaması da lenf damarlarındaki akışı aksatacaktır. İşte bu durumda, lenf sisteminin tıkanan bölgelerinde ağrılı, oldukça şişmiş, şekil bozukluğu ile seyreden son derece ciddi bir durum olan Elefantiyazis (halk arasında Fil hastalığı) meydana gelecektir. Bu hastalık, Latince isimleri Wuchereria bancrofti, Brugia tumori, Brugia malayi olan bir parazit solucanların lenf damarlarını tıkaması ile meydana gelir. Ancak nadir görülen bu hastalık, bu parazitten ziyade, genelde kanser dokusunun kontrolsüz büyümesi veya ameliyat esnasında lenf damarının zarar görmesi ile ortaya çıkar. Elefantiyazis hastalığının etkenlerinden biri olan parazitlerin yaşam döngüsü ile bu hastalığın seyrini daha anlaşılır hale gelecektir. Wuchereria bancrofti Çoğunlukla tropikal bölgelerde görülen bu paraziter hastalık, çeşitli sivrisinek türleri tarafından insana geçmektedir.Bu parazitler, morfolojik olarak yaşam döngülerinde 5 evreye sahiptir. İlk evrede (L1), doğurgan dişi kurtlardan her gün 10 bin kadar larva veya Mikrofilaria (parazitik formların erken aşaması) salınır. Salınan bu mikrofilarialar, sivrisinekler tarafından kan öğünleri sırasında yutulur ve bağırsak duvarına nüfuz eder. Sivrisineğin bağırsak duvarını istila eden parazit formu yavruları, daha sonra geliştiği ve 2 kere deri değiştirip patojen hale geldiği sivrisineğin toraks kaslarına, yani göğüs kaslarına, göç eder. Bu durum 10-14 gün sürer ve mikrofilaria’nın yaşam döngüsünde L3 olarak adlandırılan, larvanın 3. evresine girer. Larva L3 evresinde iken, beslenme boyunca dermisde konakladığı yer ağız kısmına göç eder ve artık aktif bir biçimde beslenme konumuna girer. Tekrar deri değiştirmekle birlikte, L4 evresine giren bu larva artık üreme olgunluğuna ulaşmak için, sivrisineğin ağız kısmından kan yolu ile başka bir canlının lenfatik sisteme göç edecektir. 6-9 ay içerisinde larva, yetişkin bir parazit solucan haline gelecektir. Gelişmiş yetişkin formdaki parazitler, genişleyebilme kabiliyetlerinden dolayı lenf damarlarında fonksiyon bozukluğu meydana getirmekle birlikte, doku sıvısı birikimine de sebebiyet verecektir. Sonuçta oldukça ciddi bir hastalık olan Elefantiyazis (Fil hastalığı) dediğimiz organizmanın bacak, el, ayak, kol, testis torbaları vb. bölgelerdeki lenf damarlarını tıkanmasıyla ağrılı, hareket kabiliyetini sınırlayan muazzam şişkinlikler oluşacaktır. L1-Mikrofilaria L2-ikinci larva evresi L3-üçüncü larva evresi L4-dördüncü larva evresi (nymph) L5-Yetişkin parazit Fil hastalığının tedavisinde parazitleri öldürme amaçlı çeşitli antibiyotikler kullanılır. Ancak, hastalık oldukça güç bir durum teşkil ettiğinden, her tarafa yayılan parazitleri ilaçla yok etmek yerine, ortak çözüm olarak hastalık daha bulaşmadan hastalık etkenlerini kontrol altına alma çalışmaları yapılmaktadır. Biologie tarafından blog bölümünde yayınlanmıştır.
  14. Çoğu kadın tarafından merak edilen bir konu vücudun görünümünde çok rahatsız edici bir durum olan cilt çatlaklarıdır. Cilt çatlaklarına birçok farklı etmen neden olmakla birlikte toplum içerisinde genellikle kadınların hamile kalması sonrasında görülen bir sorun olarak algılanmaktadır. Fakat bu sorun sadece hamilelik ile ilişkilendirilmemeli ve neden olabilecek diğer etmenlerde öğrenilmelidir. Ana mantıkta bu rahatsızlığın oluşmasına neden olan durum, cildin orta katmanındaki gerilme dolayısıyla yırtılması ve çatlak bir görünümün oluşmasıdır. Bu duruma neden olan faktörler arasında hamilelik dışında; vücut spor çalışmaları, ergenlik dönemi sıkıntıları, genetik faktörler, sık sık kilo alarak tekrar vermek, ciltte bulunan kolajen lif eksikliği, hormonal değişimler ve farklı hastalıklardan dolayı kortizon tedavisi görmek gibi durumlar bulunmaktadır. Cilt çatlaklarının oluşmasından önce alınabilecek bazı önlemler sayesinde bu sağlık sorunu önlenebilir. Ciltte oluşan çatlakların tedavi edilmesi noktasında çok zor bir süreç gerekirken önüne geçmek daha kolay ve etkili olmaktadır. Öncelikli öneriler başında uzmanlar tarafından sık sık diyet yapıldığı takdirde hızlı bir şekilde kilo verildikten sonra yeniden kilo alınmaması için doğru bir beslenme planı uygulanması ve metabolizmanın verilen kilo ile birlikte yaşamaya alıştırılması vardır. Önlem yollarından birisi de cildin sık sık nemlendirilmesi için özellikle banyodan sonra nemlendirici kremler kullanılması ve soğuk havalar ile güneşlenme işlemleri sonrasında nemlendirme uygulanmasıdır. Ayrıca vücudun su ihtiyacının doğru bir şekilde karşılanması için günde en az 8-10 bardak su içilmesi ve her gün düzenli olarak egzersiz yapmaya dikkat edilmesi gibi önlemler de alınabilir. Ergenlik döneminde ise gençlerin daha çok lifli yiyecekler yanında çinko, A, E ve C vitamini içeren besinleri tüketmesi önemlidir. Çoğu kadın tarafından merak edilen bir konu vücudun görünümünde çok rahatsız edici bir durum olan cilt çatlaklarıdır. Cilt çatlaklarına birçok farklı etmen neden olmakla birlikte toplum içerisinde genellikle kadınların hamile kalması sonrasında görülen bir sorun olarak algılanmaktadır. Fakat bu sorun sadece hamilelik ile ilişkilendirilmemeli ve neden olabilecek diğer etmenlerde öğrenilmelidir. Ana mantıkta bu rahatsızlığın oluşmasına neden olan durum, cildin orta katmanındaki gerilme dolayısıyla yırtılması ve çatlak bir görünümün oluşmasıdır. Bu duruma neden olan faktörler arasında hamilelik dışında; vücut spor çalışmaları, ergenlik dönemi sıkıntıları, genetik faktörler, sık sık kilo alarak tekrar vermek, ciltte bulunan kolajen lif eksikliği, hormonal değişimler ve farklı hastalıklardan dolayı kortizon tedavisi görmek gibi durumlar bulunmaktadır. Cilt çatlaklarının oluşmasından önce alınabilecek bazı önlemler sayesinde bu sağlık sorunu önlenebilir. Ciltte oluşan çatlakların tedavi edilmesi noktasında çok zor bir süreç gerekirken önüne geçmek daha kolay ve etkili olmaktadır. Öncelikli öneriler başında uzmanlar tarafından sık sık diyet yapıldığı takdirde hızlı bir şekilde kilo verildikten sonra yeniden kilo alınmaması için doğru bir beslenme planı uygulanması ve metabolizmanın verilen kilo ile birlikte yaşamaya alıştırılması vardır. Önlem yollarından birisi de cildin sık sık nemlendirilmesi için özellikle banyodan sonra nemlendirici kremler kullanılması ve soğuk havalar ile güneşlenme işlemleri sonrasında nemlendirme uygulanmasıdır. Ayrıca vücudun su ihtiyacının doğru bir şekilde karşılanması için günde en az 8-10 bardak su içilmesi ve her gün düzenli olarak egzersiz yapmaya dikkat edilmesi gibi önlemler de alınabilir. Ergenlik döneminde ise gençlerin daha çok lifli yiyecekler yanında çinko, A, E ve C vitamini içeren besinleri tüketmesi önemlidir. Cilt Çatlaklarının Doğal Yolla Giderilmesi Uzmanlar tarafından belirtildiği üzere cilt çatlaklarının tamamen giderilmesi neredeyse mümkün değildir. Fakat erken dönemde yani ciltteki çatlaklar henüz kırmızımsı renkte iken müdahale edilerek görünürlükleri daha azaltılabilir. Genel olarak vücudun karın, uyluk, kol ve göğüs bölgelerinde görülen çatlaklar doğal çözüm yöntemleri ile gözle görülür bir şekilde indirgenebilir. Bunun için kullanılabilecek en uygun maddeler bitkisel yağlardır. Bu yağlarla vücutta masaj yapılması büyük bir etki gösterecektir. Fakat uzun dönem önce oluşmuş ve artık beyaz renge dönmüş çatlaklarda bu yöntem sonuç göstermeyebilir. Kullanılabilecek bitki yağları; badem yağı, zeytinyağı, buğday rüşeymi yağı, lavanta yağı, kakao yağı, papatya yağı, aloe vera, üzüm çekirdeği yağı olabilir.
  15. DEPRESYON BİR VİTAMİNLE TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ? Depresyonun pahalı olmayan, kolayca ulaşılabilecek, reçetesiz satılan bir takviyeyle iyileşebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Veya kronik kaygı durumundan, doğal stres azaltıcı maddeler içeren bazı yiyecekleri daha fazla tüketerek kurtulabileceğinizi? Okumaya devam edin şaşıracaksınız ve memnuniyet duyacaksınız. DEPRESYON GELİŞMESİNİN ALTINDA B12 VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ OLDUĞU UZUN ZAMANDIR DÜŞÜNÜLÜYOR. B12 hayatın temel yapı taşlarından birisi. Ve yıldızlı bir antidepresan. Hepimizin, kırmızı kan hücresi ve sinir hücresi zarı üretmek, DNA’mızın ifadesinin düzenlenmesi ve diğer çeşitli beyin ve vücut fonksiyonlarını yerine getirmek için B12’ye ihtiyacımız var. Beyni ve sinir sistemini korur, dinlenme ve ruh hali döngülerini düzenler ve bağışıklık sisteminin düzgün işlev görmesini sağlar. Ciddi eksiklik durumu sadece depresyona yol açmakla kalmaz, paranoya, sanrı, hafıza kaybına hatta idrar kaçırma, tat ve koku duyularının kaybolması ve en sonunda da beynin fiziksel olarak küçülmesine ve bunamaya yol açabilir. Tıp literatürü bu belirtileri gösteren ve sadece bir B12 iğnesiyle düzelen kişilerin vaka raporlarıyla doludur. Bunların en çarpıcı olan birisinden, 2003 tarihli bir vakadan örnek vermek isterim. Hayatı boyunca vejetaryen olan bir kadında bir buçuk ay süresince sürekli kötüye giden depresyon durumundan sonra sanrılar ve paranoid duygular başlamış, katatoniye (uyanık ve hayatta olmasına rağmen hiç tepki vermemek, donmak) kadar gitmiş belirtiler. Elektroşok ve antipsikotik ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılıyormuş ki başka bir hastaneye götürülmüş. Orada B12 seviyesi ölçülmüş ve bir iğne yapılmış. Bundan sonra tamamen iyileşmiş ve başka tedaviye gerek kalmamış. Toplumun beşte ikisinde ciddi B12 eksikliği olduğu tahmin ediliyor. Bunun nedenleri arasında yetersiz beslenme, disbiyosis (bozulmuş bağırsak florası), PPI türü mide ilaçları ve diyabet ilaçları kullanımı bulunuyor. Vejetaryen ve veganların daha da dikkatli olması gerek bu konuda çünkü B12 en çok hayvansal gıdalarda bulunuyor.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...