Jump to content

Biyolokum

Bilim Üyesi
  • İçerik sayısı

    66
  • Katılım

Topluluk Puanı

0 Standart Seviye

4 Takipçiler

Güncel Profil Ziyaretleri

Güncel ziyaretçiler bloku aktif değil. Diğer kullanıcılar son ziyaretçilerinizi aktif edene kadar göremezler.

  1. 1984 Dünya Satranç Şampiyonası unvan yarışı öncesinde beş aylık bir hazırlık yapan rus oyuncu Anatoly Karpov’un endişe verici şekilde zayıflamış olduğu fark edilip yarış iptal edildi. Rus oyuncu bu süreç de yapılan onlarca maçla 10 kilogram vermişti ve bu durum sağlığından endişe duyulmasına neden olmuştu. Karpov bu fiziksel değişim de yalnız değildi. Satranç yarışmacılarının bu kadar önemli olmasa da kilo kaybı yaşadığı hatta günlük –koltuklarından hiç kalkmadan- 6.000 kalori yaktıkları bildirildi. Peki bu gerçekten de düşünerek olabilecek bir durum muydu? Beynin vücudundaki etkilerine bakacak olursak; vücut durduğunda temel gereksinimler hariç herhangi bir faaliyet yapmadığında beyin vücudun %20-25 glikoz şekerini kullandığı biliniyor. Bu ortalama olarak 350-450 kalori demek oluyor. Çocukluk döneminde bu oran yaklaşık olarak 2.5 katına çıkıyor. Duke Üniversitesi’nin evrimsel antropoloji yüksek lisans öğrencisi Arianna Harrington ile birlikte, memeli beyninde enerji kullanımını inceleyen Boyer, minik ağaç atışı ve minik cüce marmoseti gibi çok küçük memelilerin vücut enerjisinin beyindeki enerjisini de beynine ayırdığını ortaya koydu. Boyer, bunun nedeni, beyinlerin hafif olmasına rağmen, insan beyinlerinin – ve benzer şekilde ağaç parçalarında ve marmosetlerde glikoza aç beyinlerin – vücudun geri kalanına göre daha büyük olduğuna inanıyor. Boyer Live Science, “Beyninizin bedeninize göre büyükse, muhtemelen metabolik olarak daha pahalı olacak” dedi. Harrington, bu organın çektiği enerjinin çoğunun, beyindeki nöronların, sinaps adı verilen hücre yapıları arasında iletilen kimyasal sinyaller yoluyla birbirleriyle iletişim kurmasına olanak sağlamaya adadığını belirtti. “Enerjinin çoğu sinaps ateşlemeye doğru gidiyor. Bu, beyindeki en pahalı işlemlerden biri olduğu düşünülen membranlar arasında iyonların taşınmasını içeriyor.” Ayrıca, beyin asla dinlenmiyor, diye açıkladı. Uyuduğumuzda, vücudumuzun fonksiyonlarını korumak için hücreler arasındaki sinyalleri yakmaya devam etmek için hala yakıt gerekir. Dahası, beyne hizmet etmek, nöronlara karşı beslenmeyi kanalize etmek için var olan hücre filolarıdır. Ve bu hücrelerin hayatta kalmak ve işlerini yapmaya devam etmek için vücudun glikoz paylarını almaları gerekir. Beynin inşa edilmesine adanan büyük kaynaklar ayrıca, yoğun gelişim dönemlerinde, 5 ya da 6 yaşındayken beynimizin, yetişkin beynimizin ihtiyaç duyduğu enerjinin neredeyse üç katını neden topladığını açıklamaya yardımcı olur. Beyin ne kadar çalışırsa o kadar fazla enerji mi harcayacak? Bilişsel açıdan zor bir görevse evet. Bu zihinsel görev bireyler arasında farklılık gösterir. Ancak Kanadalı bilim insanı Claude Messier’ e göre ‘öğrenilmiş rutinler değil de koşulları sürekli değiştiren görevler’ olarak tanımlar. Mesela müzik aleti çalmayı öğrenmek veya yoğun bir satranç oyununda yeni hamleler bulmak. Messier ‘yeni şeyler öğrenmek için beyin bölgelerindeki enerji aktarımını arttırmak için aktif hale gelir’ dedi. Bu görevler beceri haline geldikçe beyin artık başarmak için çok çalışmaya ihtiyaç duymayacak ve daha az enerji kullanacak. Fakat zor zihinsel görevlerin yerine getirilmesi durumunda enerji kullanımı artsada genel olarak beynin enerji kapasitesi söz konusuyken bu faaliyetler bunu büyük ölçüde etkilemeyecektir. Düşünmek bu kadar etkilemiyorsa karpov bu kadar nasıl zayıflayabilmişti. Bilinen satranç oyuncuları hızlı kalp atışı ve nefes almaya bağlı olarak yoğun stres altına girerler. Bu durumlar kalori yakar. Bu gibi oyuncular ve sanatçılar uzun süre ilgilenmek zorunda olacakları işlerde yemek yeme düzenlerini bozarlar. Uzun süre hareketsiz kalmanın sonucunda vücut toparlanmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyor. Messier ‘eğer çok sık yemiyorsanız veya normal olarak yemiyorsanız zayıflayabilirsiniz’ dedi. Ne yazık ki sadece düşünmek bizi zayıflatmıyor. Blog bölümünde Sevim Çetin tarafından yazılmıştır.
  2. Normal bir kaşınma hissi için, beynimiz deri altındaki sinir hücrelerine vakti geldiğinde kaşınma eyleminin sinyalini iletiyor. Sinir hücreleri harekete geçiyor ve kaşınmamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü derimizin yenilenmeye ihtiyacı var. Ölü hücrelerin, birçok başka yolla vücuttan atılması gibi bu yolla da atılarak yenilenmesi gerekiyor. Bunu da kaşınırken, havlu ile kurulanırken, giyinirken ya da soyunurken bir anlamda sağlıyoruz.Bize bu hissi veren sinir hücreleri, beyinden aldıkları emirle aynı zamanda acı hissini de iletmekle yükümlü olan sinir hücreleri… Dolayısıyla bir yerimizi gereğinden fazla kaşıdığımızda duyduğumuz acının sebebi de bu. Öte yandan, kaşınma hissi vücudumuzu bir saldırıya karşı korumamız gerektiğinde de oluşabiliyor. Bu vesileyle kan dolaşımı hızlanıyor ve saldırı bölgesinde bir takım kimyasal tepkimeler sonucu vücut savunmasını hazır etmeye çalışıyor, direniyor, saldırıya karşı tepki gösteriyor.Kaşınma, başka bir açıdan beyinde rahatlama duyusunu da harekete geçiriyor. Sistemimiz rahatlamak istediğinde kaşınma isteğini bu yüzden başlatıyor olabilir.Bilim insanları aynı zamanda HIV, bazı kanser türleri, karaciğer bozukluğu ya da böbrek yetmezliği gibi sebeplerle kaşıntı problemi yaşayan yaklaşık 30 milyon insan olduğunu ifade ediyorlar. Bunların yanı sıra bazı virüslerde kaşınmaya neden olabiliyor.Örnek olarak genellikle çam ağaçlarında bulunan Thaumetopoea pityocampa (çam kese böceği) üzerinde bulundurduğu kıllara dokunmak yada çam ağacı altında belli bir süre oturmakla beraber ciddi bir şekilde kaşınmanıza neden olabilir.Kaşıntının sebebi bu böceğin barındığı virüs olarak bilinmektedir.
  3. Beslenme konusunda paradigmalar değişiyor. Eskiden hangi besinden alındığına bakılmaksızın kalori hesabı yapılır, harcanan kaloriye göre alınması uygun olan kalori miktarı belirlenir ve beslenme buna göre düzenlenirdi. Daha sonra her kalorinin aynı olmadığı, kalorinin hangi besinden alındığının önemli olduğunu gösteren araştırmalar yayımlandıkça bu görüş değişti. Şimdi ise bir adım daha ileri gidilmiş. Dr. Banu Taşçı Fresko’nun “Beynini Doğru Besle” kitabını (1) okurken migrenle metabolik sendrom ilişkisinin anlatıldığı sayfada aynen şöyle bir cümle gördüm: “Disbiyozis (bağırsakta yararlı/zararlı bakterilerin dengesinin bozulması) sonucu yenilen yiyecekten alınan enerji miktarı artar. Yani disbiyozis olmayan bir kişi aynı besinden daha az kalori alabilir (71).” İşte bunu okuyunca bazı kişilerin “Aynı şeyleri yiyoruz, ben kilo alıyorum o almıyor.” derken aslında doğru bir noktaya değindiklerini anladım. Kitapta bu cümle için verilen referans araştırmayı buldum. (2) Araştırmanın özetini tercüme ettim: “Dünya çapındaki obezite salgını, enerji dengesini etkileyen bedensel ve çevresel faktörlerin araştırılmasını gerektiriyor. Genetik olarak obez farelerle zayıf farelerin bağırsak mikrobiyotalarının karşılaştırılması ve gönüllü insanların mikrobiyotalarının da karşılaştırılması sonucunda; obezitenin, iki dominant bakteri çeşidi olan Bacteriodetes ve Firmicutes bakterilerinin miktarındaki değişikliklerle bağlantılı olduğu görüldü. Bu çalışmada, biz metagenomik ve biyokimyasal analizlerle, bu değişikliklerin farelerin bağırsak mikrobiyotalarının metabolik potansiyelini etkilediğini gösterdik. Sonuçlarımız, obez farelerin mikrobiyomlarının beslenmeden daha fazla enerji (kalori) aldıklarını gösteriyor. Daha da ötesi, bu özellik transfer edilebilir; mikropsuz farelere obez farelerden mikrobiyota transferi yapılması farelerin kilo almasına yol açarken, zayıf farelerden mikrobiyota transferi daha az kilo almalarına yol açıyor. Bu sonuçlar bağırsak mikrobiyotasının obezitenin patofizyolojisine etki eden bir faktör olduğunu gösteriyor.” Çeviri: Nurçin Çağlar Sağlıklı Yaşıyoruz® notu: Dr. Banu Taşçı Fresko’nun kitabı çok önemli bilgiler içermesinin yanında her bölümün sonunda çok önemli bilimsel referanslar içeriyor. Kitabı mutlaka okuyun.
  4. Aslına bakarsanız çok gözle görünür bir fark yok, zaten yaşamdaki tüm detaylar gibi burada da işlevselliği sağlayan yine detayların gizli dünyasıdır. İkisi de mayalanarak elde edilir, bunun dışında probiyotik yoğurtlarda bağırsak florasını düzenleyen laktik asit bakterilerinin miktarı daha fazladır. Bir ürünün probiyotik olarak adlandırılabilmesi için, bilinen yoğurt mayaları ile birlikte bir veya daha fazla probiyotik kültür de içermesi gerekmektedir (ör: Lactobacillus bulgaricus, Streptococcus thermophilus, Acti regularis, vb). Bu mayaların vücudumuzda faydalı etkiler gösterebilmeleri için, bağırsaklara canlı olarak ulaşmaları gerekmektedir. Mayalı yoğurt üretilirken Streptococcus thermophilus ve Lactobacillus bulgaricus karışık kültürü kullanılır. Probiyotik yoğurt yapımı sırasında ise bu mikroorganizmaların yanı sıra diğer laktobasiller, bifidobakterler ve enterokoklar yer almalıdır. Örneğin L. acidophilus ve bifidobakterler, enzimlerin aktimikrobiyal etkisine, asit ortama ve yüzey gerilimine diğer probiyotiklere kıyasla daha dirençli olduklarından fermente süt ürünlerinde daha çok tercih edilirler. Bazı mayalar da probiyotik yapımında kullanılabilir ki bunlar da Saccharomyces cerevisiae,Candida torulopsis Saccharomyces boulardii’dir. Probiyotikler bağırsak mikroflorasını, mayalı yoğurda göre daha çok kapsar.
  5. Cehennem kelimesinin kökeni İbranice’de bir kelime olan ‘’Ge-Hinnom’’dur.’ ’‘’Ge’’ vadi, ‘anlamına gelir. ’’Hinnom’’ ise bir isimdir. Yani ‘’Ge–Hinnom’’ ‘’Hinnom Vadisi’’ demektir. Bu sözcük İngilizceye Gehenna, Fransızcaya da Géhenne olarak geçmiştir. Vadilerin ömrü insanlardan ve dinlerden çok daha uzun soluklu olduğu için Hinnom vadisi halen mevcut ve Kudüs’ün güney batısında yer alıyor. Peki Hinnom vadisi ne olmuş da Ortadoğu kaynaklı tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında ki cehenneme dönüşmüş? Kardeş çocukları olan Filistinliler ile Yahudilerin günümüzde birbirini yediği antik Kenan (Filistin) diyarında eskiden korkutucu bir Tanrı yaşarmış. İsmine Molok (Moloch, Molek) derlermiş. Kendisine tapanlardan da habire kurban istermiş ama sıradan kurbanlar değil. Çocukların kendisine kurban edilmesinden çok hoşlanırmış. Molok’un Gehinnom vadisinde altında sürekli ateş yanan bir ızgaranın bulunduğu putu varmış. Molok’a tapanlar ilk doğan çocuklarını bu ızgaraya atar ve yakarak Molok’a kurban ederlermiş. Anneler, babalar yanan çocuklarının çığlıklarını duyup pişman olmasınlar diye de kurban töreni sırasında sürekli davul çalınırmış. Gel zaman git zaman M.Ö. 7. Yüzyılda Yoşiyahu (Josiah) isimli aklıselim bir Yahudi kral başa geçer ve Molok’a tapınılmasını ve çocuk kurban edilmesini yasaklar. Bu tarihten sonra Hinnom vadisi Kudüs’ün çöplüğü haline gelir. Ayrıca gömülmeye değer bulunmayan idam edilmiş suçluların cesetleri de buraya atılmaya başlanır. Çöplerin, cesetlerin kokularından ve hastalık yayma risklerinden kurtulmak için bugün de kullanılan basit bir yönteme başvurur antik Kudüslüler. Çöpler ile cesetleri yakarlar. Hem eskiden burada yakılarak insan kurban edilmesi hem de daha sonra suçluların (günahkârların) cesetlerinin burada yakılması, ölümden sonra yakılarak cezalandırılma inancını doğurmuş. Bu mit önce Yahudilikte yerini almış, oradan Hıristiyanlığa ve sonra son büyük tek tanrılı din olan müslümanlığa geçmiş. Eski Ahit Yeremya 32: 35’de Hinnom vadisinden bahsedilir. ’’Ben-Hinnom Vadisi’nde ilah Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne de aklımdan geçirdim.’’ Markos İncilinin 9: 43-47: numaralı bölümü de Hinnom vadisinin dehşetinden bahseder: ”Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir”. ”Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”. ”Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir”. ”Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez’’. Kur’anın Zuhruf suresinin 77. ayetinde de cehennem bekçisi ile günahkarlar arasında geçen diyalog anlatılır. ’’Onlar cehennem bekçisine: ”Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün.» diye seslenirler. Mâlik de: «Siz böylece kalacaksınız.» der’’. Peki Kur’anda cehennemin bekçisi ve meleği olarak tasvir edilen bu Malik kimdir?. Yoksa eski bir tanıdık mıdır? ‘’Malik’’ Sami dillerinden biri olan İbranice de ki ‘’MLK’’ kökünden türemiştir. Melek, malik, mülk, melik,memlük gibi kelimelerin köken aldığı “MLK” kökü aslında Tanrı Molok’un adıdır. Yani kurnaz tanrı Molok yok olmamış, arka kapıdan yeni dinlere sızarak kendine malik ve melek adıyla yer bulmuştur. Velhasıl-ı kelam; Molok’a çocukların kurban olarak sunulduğu Ge-Hinnom Cehenneme, Molok ise Malik’e, Melek’e dönüşmüştür. Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü Fotoğrafta Ge-Hinnom vadisinin güncel bir görünümü yer alıyor…
  6. Yaz aylarında en çok şikayet ettiğimiz ve çözüm aradığımız konu sinek ve böceklerden korunmaktır. Bu amaçla geliştirilmiş, toksik kimyasallar içeren ürünlerin çok zararlı yan etkileri var. O nedenle doğal çözümlerin neler olabileceğini Danışma Kurulu üyemiz Fitoterapist Dr. Bekir Uğur Yavuzcan’a sorduk. Bakalım Dr. Yavuzcan neler demiş: “Ev-işyeri ve tatil alanlarında, sinek ve böcekler için en iyi itici-caydırıcı uçucu bitkisel yağlar şunlardır: lavanta, limon, nane, sedir ağacı, kekik, limon otu (citronella), çay ağacı, sardunya, biberiye, okaliptüs , karanfil uçucu yağlarıdır. Yaz mevsiminde sinek ve böceklere karşı bu yağlardan en etkili olanları ise limon yağı, lavanta yağı, nane yağıdır ve limon otu (citronella) yağıdır. İçerdikleri bazı doğal kimyasallar nedeniyle özellikle uçucu haşereler üzerinde toksik etkileri vardır. Unutmayın ki uçucu yağlar yani keskin kokulu yağlar direkt cilt üzerine temas ettirilmemelidir çünkü cilt üzerinde irritan etkileri bulunur. Bu nedenle uçucu yağları mutlaka bir sabit yağ içinde (en güzeli fındık yağı, hindistan cevizi yağı, susam yağı, kalendula yağı, avokado yağı veya zeytinyağı içine birkaç damla damlatarak) kullanılması gerekmektedir. Püskürtmeli küçük bir şişe içine 10 ml veya 20 ml olabilir, yukarıdaki saydığım 6 sabit yağdan birini ekledikten sonra üzerine en fazla 4-5 damla uçucu olan üç yağdan birisini (limon-lavanta-nane) ilave edip şişenin ağzını kapatıp çalkalıyoruz. Bu karışımı cildimizde açıkta kalan her yere (gözler hariç) sıkabilirsiniz. Hiçbir haşere ve sinek uğramaz bile yanınıza artık. Balkonlara ve odalara sineklerin gelmesini engellemek için ise: 10 damla limon yağı + 10 damla lavanta yağı + 5 Damla nane yağı + 5 damla karanfil yağı + 50 ml püskürtmeli şişe içine saf su konarak çalkalanıp odaların içine veya balkonlara püskürtülerek sineklerin gelmesi engellenebilir. Mutfaklarda tezgah altı ve üzeri dolapları ise hamam böcekleri ve bazı haşerelerden uzak tutmak için temizlik bezinize 8-10 damla biberiye ve kekik yağından damlatıp silerseniz uzun bir süre uğramazlar mutfağınıza. Aynı zamanda tezgahlarınız için harika bir dezenfektandır bu ikili karışım. Yatak altı, giysi dolabı içleri ve kütüphanelerde kitap aralarında güveleri ve tahta kurularını uzak tutmak için lavanta yağı emdirilmiş, etrafı naylonla sarılmış bezler bulundurmanız yeterlidir.” Sinek kovucu ilaçlar, sineklerden ziyade bize zarar veriyor zira kokuyu alan sinekler kaçıyor, bizse bu odada barınıyor, uyuyor, yemek yiyoruz. Sağlıklı yaşamak için sağlıklı beslenmek yetmiyor. Aynı zamanda ekolojik yaşamak durumundayız. Ekoloji uzmanı Erkan Şamcı’nın sivri sinekleri uzak tutmak için kendimize zarar vermeden doğal bir önerisi var. Karbonat + Limon + Limon Yağı + Su ile doğal, hoş kokulu ve etkili sinek kovucu yapabiliriz. Sprey şişe içine ; Yaklaşık 1/2 litre su 1/2 çay kaşığı karbonat 1/2 limonun suyu 40-50 damla limon yağı Bu artık ekolojik bir sinek kovucu. Odanız hem mis gibi kokacak, hem de sinekler gelemeyecek. Bundan iyisi, Şam’da kayısı.
  7. Hepimizin uykuyla ilgili öyle ya da böyle birkaç sıkıntısı mutlaka vardır. Özellikle 30 yaş sonrasında horlama, ağrıyla uyanma, yanlış pozisyon sonrası kitlenme veya baş/boyun ağrıları gibi rutinleşmiş kronik ağrılara maruz kalma gibi sıkıntılar baş göstermektedir. Bu sorunları bilimsel temelli argümanlar ve tavsiyelerle hızlı bir şekilde ortadan kaldırmasak da, belki bir nebze faydalı çözüm önerisi olarak kullanılabilir düşüncesindeyiz. Omuz Ağrısı için ne yapabiliriz? Ağırlaşmış ve ağrılı omuzlarla uyanıyorsanız, tek yönlü yatmaktan hemen vazgeçmelisiniz. Duruş bozukluğundan kaynaklı ağrıların önüne geçmek için midenizin üzerine yatmamayı da ihmal etmeyin. Uyurken omuz ağrısı için ne yapılmalıdır? En ideal uyuma pozisyonu sırt üstü yatıştır. İnce bir yastığı (tercihen ortopedik olabilir) başınızın altına koyun. Bir başka yastıkla da midenizin üzerinde konumlandırıp sarılmayı deneyin. Omuzlarınız bu şekilde rahat ve huzurlu bir uykuya eşlik edebilir. Eğer sırt üstü yatmakta zorlanıyorsanız, acı çekmediğiniz, ağrı hissetmediğiniz yöne doğru yatmayı deneyin. Dizlerinizi mümkünse biraz göğsünüze doğru çekerek dizlerinizin arasına da inceden bir yastık alırsanız, keyifli bir uyuma gerçekleştirebilirsiniz. Sırt ağrısı için ne yapmalıyız? Eğer sırt ağrısı probleminiz varsa, omurga kıvrımlarını normal konumlarında dinlendirmeniz özellikle şarttır. Eğer yatağınız fazla yumuşak ise, yenisiyle değiştirmenin zamanı gelmiş demektir. Sırt ağrısı için ne yapmalıyız? Sırt üstü uyumak yüksek ihtimalle sizin için en iyi pozisyon olacaktır. Dizlerinizin altına inceden bir yastık koymanız, omurilik pozisyonunuzun rahatlamasına ve gerilimin azaltılmasına yardımcı olacaktır. Sırtınızın alt bölgesine minik bir rulo şeklinde koyabileceğiniz ince bir havlu da yine gerilimin azaltılmasına yardımcı olabilir. Eğer illa ben yan yatabiliyorum diyorsanız, cenin pozisyonu oluşumun temelinden gelen ideal bir yatış örneğidir. Ayaklarınızın, dizlerinizin arasına bir yastık ile destek yaparak, dolaşımı da rahatlatmayı unutmayın. Boyun ağrısı için ne yapmalıyız? Sırt ağrısında olduğu gibi, yine boynunuzu da destekleyerek gerilimi azaltmaya çalışmalısınız. Genel uyuma pozisyonunda olduğu gibi başınızın altına bir yastık ile destek verirken, eş zamanlı olarak kollarınızın altına da birer yastık alıp, omuz/boyun gerilimini rahatlatarak, mışıl mışıl uyumayı deneyebilirsiniz. Boyun ağrısı için ne yapmalısınız? Özellikle boyun ağrısından muzdarip dostlarımızın yastık seçiminde çok dikkatli olmalarında fayda var. Eğer yan yatma tutkunu iseniz, yastığınızın çok yüksek olmadığından emin olun. Boyun ve omuz yüksekliğinizi dengeleyecek kadar yüksek olması yeterlidir. Uykuya dalma probleminiz mi var? Ever zor olacak biliyoruz, ancak tüm telefon, tablet, bilgisayar gibi elektronik cihazlardan acilen uzaklaşmalısınız. Uykuya dalma problemini nasıl çözebiliriz? Özellikle uykuya dalma gibi bir sorunu çözebilecek yegane öneri beyninizi ve vücudunuzu bazal konuma getirmek olacaktır. Öte yandan kafein kullanımına mutlaka 6 saat önceden son vermelisiniz. Ayrıca enerji içecekleri, çay tüketimi ve gazlı içecekler gibi karbonatlı tüketimleri de hayatınızdan uzaklaştırmalısınız. Sabah ve öğlen vakitlerinde minik egzersizler ile vücudunuzdaki gerilimi azaltmayı da deneyebilirsiniz. Kan dolaşımının sağlıklı gerçekleşmesi, sizi daha hızlı bir uykuya sürükleyecektir. Uykuda Kalma Probleminiz mi var? Uykuya dalmak gibi çılgın problemleri aştınız, mışıl mışıl bir uykuya geçtiniz. Ancak kısa bir süre sonra veya gece boyunca birden fazla kez uykudan uyanıyor ve tekrar dalmakta zorlanıyor musunuz? Uykuda kalma problemini nasıl çözeriz? Mutlaka elektronik cihazlardan uzaklaşarak uykuya dalmalı, bilinç altınıza hükmeden görseller ve gözlerinize acı çektiren mavi ışık maruziyetinden kurtulmalısınız. Öte yandan alkol almamanız gerektiğini hatırlatalım, özellikle alkol kullanımından kaynaklanan aşırı su ihtiyacı, uykunuzu çok acil sonlandırmanıza sebep olabilir. Ek bilgi olarak, mutlaka oda sıcaklığınızı 20-22 dereceye sabitleyerek uyumayı deneyin. Uyanamıyor musunuz? Mutlaka bir alarm kullanıyor olmalısınız, özellikle hayatınızda mesai kavramı var ise uyanmak için 5-10 tane alarm ayarlayıp, tekrar tekrar erteleyenlerden birisiniz demektir. Uyanmakta zorlanıyor musunuz? Bunu yapmaktan acilen vazgeçin. Uyanamama problemini çok kolay ve hızlı bir şekilde tek alarm ayarlayarak ve her gün düzenli aynı saatte uyanmaya çalışarak aşabilirsiniz. Kolay, basit, etkili bir yöntemdir. Ancak hafta sonları zaten bir tatil günüm var diyerek öğlene kadar uyuyarak bunu yapamazsınız, plana sadık kalmalısınız. Horlama problemini nasıl çözeriz? Maalesef horlama problemini tek seferde ince bir yastık kullanırsanız çözersiniz diyebilmek isterdik, ancak bu tarz basit bir sorun değil. Hele ki fizyolojik sorunlarla alakalı olarak anatomik bir geçmişi varsa, sadece azaltmak için bir kaç tavsiyede bulunabiliriz, o kadar. Horlama problemini nasıl çözebiliriz? Eğer düzenli bir horlayıcı karakterseniz, sırt üstü yatmaktan kaçınmalısınız. Uyku apnesi gibi ciddi sorunlarla karşılaşmamak için, dilinizi, boğazınızdan uzak tutmanız gerekiyor. Yastığınızı çok dikkatli seçin, yumuşak yastıklar kafanızın arkaya düşmesine ve dilinizin konumlanarak horlamanıza sebebiyet verebilir. Sağlıklı bir hava akışıyla, horlamayı azaltmaya çalışmalıyız. Boğazınızdan dilinizi ve geniz bölgenizin engellerini kaldırmak için bir tık daha fazla yüksekliğe ihtiyacınız olabilir. Ekstra bir yastık kullanarak soluk alış verişinizi rahatlatmayı deneyebilirsiniz. Yan yatmayı deneyin, özellikle ayaklarınızı doğal cenin pozisyonunda tutarak keyifli bir nefes alımı sağlayabilirsiniz. Horlama problemini çözmek için dil kaslarını kuvvetlendirebileceğiniz egzersizler de var, deneyerek horlamayı biraz daha azaltabilirsiniz. Kas/Ayak kramplarından mı şikayetçisiniz? Bacağınızda belirli bir bölgeye veya özellikle ayağınızda gerçekleşen ani spazm hareketleri gün içerisinde yeterli kan dolaşımının gerçekleşmemesi, kas zayıflığı veya giyim/duruş bozuklukları sebebiyle gerçekleşir. Özellikle topuklu giyinen kadınların sıklıkla yüzleştiği bir gerçektir. Kas ve ayak kramplarından mı şikayetçisiniz? Ancak ayak krampları yaştan bağımsız, hastalık vs. olmadan da hayatınıza düzenli olarak gerçekleşebilir. Ve gece krampları sizi uykudan zıplatacak şiddet ile, sinirsel hasar verecek boyutta bile olabilir. Eğer sıradan bir ağrıya sahip olmadığınızı düşünüyorsanız, mutlaka doktorunuzla iletişime geçmelisiniz. Yatmadan önce gerdirme hareketleriyle minik masajlar deneyerek ayağınızı rahatlatmalı, dolaşımı keyifli hale getirerek yoga benzeri egzersizleri hayatınıza yerleştirmelisiniz. Kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir masaj/egzersiz planı sağlayabilirseniz, hayatınız boyunca huzurlu ve krampsız bir düzene kavuşabilirsiniz. Uykuyla ilgili başka sorunlarınız mı var? Ayakkabı değiştirmek veya kahve içmek gibi basit problemlerden çok daha fazlasına mı sahipsiniz? Ciddi uyku sorunlarınız var ise bir doktora danışmalısınız. Düzenli mide yanması, ağrılı ayaklar, “bun girdi” tabiriyle halk arasında ifade edilen ayak huzursuzluğu gibi çok daha farklı sorunlarınız var ise egzersiz alışkanlığınız, yeme içme düzeni ve içeriği, kan değerleri, kilo, anatomik bozukluklar gibi bir çok farklı faktörün birlikte değerlendirilmesi gerekebilir. Bu konular Google gibi arama motorlarından çok daha ötesinde bir bilgiye sahip olmayı gerektirir, minik tavsiyelerle kurtulabileceğinizi düşünmüyorsanız; mutlaka bir uzman doktora danışmayı ihmal etmeyiniz.
  8. Parasetamol yani ağrı kesici ve ateş düşürücü etkiye sahip ilaçlar malum reçetesiz satılan ve bakkalda bile bulacağımız, dünyada en yaygın kullanılan ilaçların başında geliyor. Ancak bu ilaçlara her durumda sarılmayı alışkanlık haline getirmiş kişilerin dikkatli olmaları gerekir. Yapılan bir araştırma ile ağrı kesicilerin kullanımı sonrasında risk alma davranışının yani gözü karalığın arttığı, empatinin körelerek kırıcı olmaktan çekinilmediği keza bilişsel işlevlerin de köreldiği ortaya çıkarılmış. Bir nevi kaygı azalması, belki de uyuşturucu benzeri bir rahatlama etkisi gibi sonuçları ile(sa), bu ilaçların fazlaca tüketilmesi bizleri günlük yaşamda ve gelecekle ilgili kararlarımızda rasyonel olmaktan uzaklaştırıp ödeyemeyeceğimiz bedelleri karşımıza çıkartıyor. Üstelik bu ilaçların çoğu medikal durumda plasebo ile eşdeğer işlevler gördüğü yani ağrı ve acıyı sadece algıda azalttığını biliyoruz ve maalesef bir dolu zararlı yan etkiyi getirdiğini de. Dünya Sağlık Örgütünün pandemiye yakalanma şüphesine düşenlere bu ilaçları önermiş olması da ayrı bir problem.
  9. Bir dergide "dünya haritasındaki hatalar" ile alakalı bir yazıdan esinlenerek "Afrika kıtası dünya haritasında küçük mü çiziliyor" şeklinde bir yazı yazma ihtiyacı duyduk. Sorumuzun cevabını araştırırken gördük ki gerçekten Afrika Kıtası haritalarda küçük çiziliyor. Niçin mi ? Sebeplerine değinmeden önce öncelikle bu konu hakkındaki bazı değerlere/bilgilere bakalım. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıda bir dünya haritası yer almaktadır. Yazımızdaki bilgileri haritayı büyütüp karşılaştırarak teyit edebilirsiniz. Dünya haritasına dikkat ederseniz Kuzey Amerika, Afrika Kıtası'ndan daha büyük olarak görülmekte. Bu sadece yukarıdaki haritada değil genel kullanımda olan birçok dünya haritasında da böyle. Peki gerçekte yüzölçümü olarak hangisi daha büyük? Afrika kıtasının yüzölçümü 30,221,53 km² 'dir. Kuzey Amerika'nın ise yüzölçümü 24.230.000 km²'dir. Kaba bir hesapla iki kıta arasında 6 milyon km²'lik bir fark bulunuyor. Ama genel kullanımdaki dünya haritalarında Kuzey Amerika, Afrika'dan daha büyük olarak gösteriliyor. Bu arada 6 milyon km² ne kadardır diye düşünebilirsiniz. 6 milyon km²'lik alan tam olarak 7,6 adet Türkiye demek. Yani 7,6 tane Türkiye buharlaşmış bu haritadan. Başka bir örnekle devam edelim. Haritaya dikkatli baktığımızda, Grönland Adası (Danimarka’nın toprağıdır) Afrika Kıtası'nın üçte biri (1/3) kadar gibi gözüküyor. Peki gerçekte böyle mi ? Gerçekte Grönland Adası Afrika Kıtası'nın on beşte biri (1/15) kadardır. Sadece bu iki örneğimizden görüldüğü üzere Afrika Kıtası haritalarda küçük çizilmektedir/gösterilmektedir. Peki bu yanlışlığın sebebi nedir ? Haritacılara göre bunun sebebi "dünyanın yuvarlak olması ve kağıda aktarılırken sıkıntıların yaşanmasıdır". Bu cevabın ne kadar doğru olduğu konusunda bilgi sahibi değiliz. Bu yüzden verilen bu cevaba doğru veya yanlış diyemiyoruz. Haritadaki bu yanlışlığa farklı açıklamalar da getiriliyor. Bunlardan en çok ön plana çıkan cevap ise haritadaki yanlışlığın ideolojik olabileceği şeklinde. Yıllarca Afrika'yı yağmalayanların bu kıtanın gerçek büyüklüğünü küçültmeye çalışarak kendilerini daha meşru bir zemine oturtma çabaları bu yanlışlığın temel sebeplerinden biri olabileceği görüşü ön plana çıkıyor. Tıpkı beyaz adamların, siyah adamları barbar olarak gösterip yaptıkları kıyımları meşrulaştırmaya çalışması gibi. **** Söz sırası sizde. Bu yanlışlığın sebebi harita çizimiyle mi alakalı, ideolojik mi, yoksa başka sebepleri daha var mı ? **** Bu yazıda "wikipedia" dan alınan sayısal değerler kullanılmıştır.
  10. (G)enetiği (D)eğiştirilmiş (O)rganizmalar anlamına gelir. Hem zararı, hem faydası olan bir durumdur. Biyoteknolojinin gelişmesiyle birlikte, bir canlının taşıdığı özelliği rekombinant dna teknolojileri ile başka bir canlıya aktarmak kolay hale gelmiştir. Örneğin, soğuk iklimlere adapte olmuş bir balığın, bu adaptasyonu sağlayan genini çilek bitkisine aktardığımızda, artık elimizde soğuklara karşı dirençli bir çilek yapmış oluruz. Piyasada satılan çileklerin %80’i maalesef böyledir. Durumun zararlarına baktığımızda ise, yapay bir canlı yaratmış oluyoruz. Genetiği değiştirilmiş doğal olmayan ve genel olarak zararlı özellik taşıyabilen bir canlı. İşte tüm hikaye burada başlıyor. Kısaca özetlemek gerekirse GDO hayatı pratikleştiren, fakat zararı çok fazla olan bir olaydır. GDO = Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Organizmaların genetiğini değiştirerek yapılacaklara örnek vererek açıklayayım : *Asyada aşırı pirinç tüketiminin doğurduğu A vitamini eksikliğine bağlı körlük vakalarının önlenmesi için A vitamini üreten Altın pirinçin üretilmesi *Sığırların sütünden İnsan C proteini elde edilmesi *Bakterilere insülin geni aktarılarak daha ucuz ve hızlı bir şekilde insülin üretimi *Bitkilerin zor şartlara dayanıklılığını artırmak ,verimlerini artırmak,Aynı şekilde hayvanların et ve süt verimini artırmak amacıyla yapılan genetik değişiklikler… Bunlar ilk bakışta yararlı gibi görünse de özellikle tarımsal ürünlerde yapılan çalışmaların ciddi sorunların doğuracağı aşikardır. Birincisi bunları üreten firmalar yabancı ülkelerin firmasıdır.Üretilen ürünler tohum vermeyen ürünler olup,bir ülkenin bu konuda dışa bağımlılığını artırmaktadır. GDO lu bir ürün ekildiği yerde yerli ürünlerin tozlaşmasını etkilemekte ve üstün duruma geçmektedir. İkincisi bu ürünlerle beslenen deney farelerinde karaciğer,böbrek,mide rahatsızlıkları meydana gelmektedir.Her ne kadar inkar etseler de bu bir gerçektir.İnsanlar üzerinde etkisi de şimdi değilse bir süre sonra birikecek ve bir kaç nesil sonra boy gösterecektir. Tehlikenin bir başka boyutu ise biyolojik savaş olarak kullanılma ihtimalidir.Bu ürünler hiç kuşkusuz genetiğiyle oynanıp insanların kısırlaştırılmasında,bir hastalığa karşı zayıf olan ırkların hassasiyetini artırmak gibi amaçlarla da kullanılabilir. Bir topluma, kitleye, insanlığa en kolay yoldan ulaşmak için birkaç belirli yol vardır. Beslenme, sağlık, ve zorunlu yaşamsal fonksiyonlar (nefes alma, dışkılama v.b.). Sağlık sektöründe zaten bu tarz bir oluşum Dünya savaşlarından beri kısır döngü olarak işliyor, şimdi besin ve beslenme alanında liderlik rekabeti var, ileride soluduğumuz havanın kalitesi de değiştirilecek bakın azot miktarı şöyle olursa daha faydalı diye, bölgesel yapılanmalara gidilecek.. Olumlu görünüyor, ama art niyetli bakınca fazlasıyla olumsuz. Bir bilim sever olarak her ne kadar farklı fikirlere açık olsam da, dünya genelinde kötü emellere alet edilebilecek bu tarz geniş çaplı uygulamalarda bu kadar cesur olmamamız gerektiği kanısındayım.
  11. Oksijen yettiği sürece herhangi bir kattan düşmesi kedi için fark eden bir olay değildir. Bir çok hayvanın ulaşabileceği maksimum hızdan sonra ölüme yol açması gibi kediler içinde ulaşılabilecek maksimum hız 100 km’dir. 100 km hızın altındaki düşüşler kediler için pekte zor görünmemektedir. Açılan becakları bir paraşüt edasıyla toprakla buluşur ve küçük sıyrıklarla olaydan kurtulabilir. 30. kattan düştüğü halde zarar görmeyen kedilerin bir çok yerde kanıtları bulunmaktadır. Düştüğü yükseklik oldukça fazla olmasına rağmen küçük sıyrıklar ile ayrıldıkları bu kazadan farklı deneylerde yok değil. 46. kattan atılan bir kedi yine hayatını kaybetmemiştir. Bir deney uğruna uçaktan 244 metre yükseklikten atılan bir kedi yine ölmeden yaşamını devam ettirebilmiştir. Amerikada yapılan araştırmada ise birbirinden ilginç veriler elde edilmiştir. Yaklaşık 130 kedi düşme vakasını inceleyen yetkililer ortalam 5.5 kattan düşen hayvanların ciddi yaralar aldığını fakat hayatta kalmayı başardıklarını göstermiştir. Fakat 7. kata kadar olan düşmelerde kediler katların yükselmesine paralel olarak yaralanma olayları artmıştır. 7. kattan sonra meydana gelen düşmelerde ise katın yükselişine paralel olarak yaralanmalar azalmıştır. Yani 7. kattan sonra bir kedi ne kadar yüksekten düşerşe düşsün hayatta kalma şansı o kadar artmaktadır.
  12. Eğer vejetaryen değilseniz, en azından vejetaryen olan bir tane insan tanıyorsunuzdur. Ve dünya üzerinde nerede yaşadığınıza bağlı olarak, tanıdığınız vejetaryenler, etten vazgeçen genel nüfusun büyük bir kısmına veya çok küçük bir kısmına ait olabilir. Örneğin ABD’de vejetaryenlerin yüzdesi 4-5 civarındayken, Hindistan’da yaklaşık yüzde 30’dur. Fakat bilimsel olarak konuşursak, eğer bu yüzde aniden tüm dünya genelindeki insanların yüzde 100’üne çıksaydı ne olurdu? AsapSCIENCE’ın son bölümünün açıkladığına göre, etleri için yetiştirilen yaklaşık 20 milyar tavuğa, 1.5 milyar ineğe, 1 milyardan fazla koyuna ve yaklaşık 1 milyar domuza birdenbire ihtiyaç kalmazdı. Onları yiyemediğimiz zaman hepsinden nasıl kurtulacağımız hakkında düşünmek hoş değildir fakat, kocaman miktarlardaki evcilleştirilmiş hayvanlar, onları etrafta tutacak hiçbir piyasa olmadığı zaman epey hızlı şekilde ortadan kalkacaklar diyelim. Bu durum, bütün dünyada çok büyük miktarlardaki araziyi serbest bırakacaktır, yani yaklaşık 33 milyon kilometrekareyi. Bu miktar ne kadar büyük? Afrika’nın boyutu kadar. Üstelik bu sadece çiftlik hayvanlarını barındırmak için kullanılan arazidir; bu miktar, özel olarak hayvanları beslemek amacıyla yetiştirilen ekinler için kullanılan büyük miktarlardaki araziyi içermez bile. Peki şimdi çılgın miktarda boş toprağa sahibiz, bununla ne yapacağız? Dünyadaki herkes etten vazgeçtiği için, şimdi bir sürü bitki daha yetiştirmemiz gerekecek, fakat sorun şu ki, bu boş çayırların bazıları hâlâ elverişli olsa da, bunların çoğu, tonla yapay besin olmadan üzerinde ekin yetiştirmek için fazla kuru olacaktır. İnsanlar yapay besin eklemeden, bu toprak çöle dönüşebilir. Fakat bu toprağın bir kısmı eğer doğru şekilde idare edilirse, aslında kendi doğal çayır veya orman haline geri dönebilir ve bu durum, iklim değişiminin etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Ve iklim değişiminden bahsederken, yalnızca bütün ineklerden ve gün be gün yaydıkları korkunç miktarlardaki kirletici gazlardan kurtulmak, gezegenin durumu üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir. Küresel bir ölçekte etten vazgeçmenin sahip olabileceği bir diğer büyük ve harika etki nedir? Dünya genelindeki tatlı su tüketiminin yaklaşık yüzde 70’inin çiftçilikte kullanıldığı düşünüldüğünde, büyük miktarda su kurtarırdık. O halde konu kapandı, gezegen için hepimiz yarın vejetaryen oluyoruz, tamam mı? Yani, aslında, bu o kadar kolay değil. Sadece bunun çok kolay kurtulacağımız bir bela olmadığını söyleyelim… (Eğer Dünya üzerindeki her bir insanı bifteği bırakmaya ikna etmeye “kolay” diyorsanız).
  13. Kafamızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda ya da evrenin sonsuzluğunu düşündüğümüzde hepimiz şu soruları sormuşuzdur. Uzaylılar var mı? dünya dışı akıllı yaşamlar. Peki o zaman onları neden göremiyoruz? “Herkes nerede?” bu soruları soran bir tek biz değiliz. Bundan yaklaşık 70 yıl önce fizikçi Enrico Fermi de bu soruları sordu ve günümüzde hâla çözülememiş Fermi paradoksu ortaya çıktı. Gözlemlenebilir evrende 10²² ila 10²⁴ kadar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Bu yıldızların milyonda biri bizim güneşimize benzer yapıda olsa, bu yıldızların milyonda birinin etrafında yaşama elverişli gezegen olsa, bu gezegenlerin milyonda birinde yaşam olsa ve üzerinde yaşam olan bu gezegenlerin çok küçük bir kısmında zeka sahibi canlılar olsa yine de evrende milyonlarca canlı var demektir. Hatta bunu hesaplamak için bir denklem bile var Drake denklemi . Bu denkleme göre içinde bulunduğumuz galakside bile 100.000 civarı komşu uygarlık olması gerekir. Kısaca dünya dışı uygarlıklara dair elimizde oldukça güçlü tahminler var. Ama hiç kanıt yok. İşte Fermi de burdan yola çıkarak bu soruyu sordu: “Herkes nerede?” Fermi paradoksu hala çözülemedi ama neden hala uzaylılarla karşılaşmadığımızla ilgili pek çok hipotez var. Stephen Webb ‘Where is Everybody’ kitabında bu paradoksa elli farklı çözüm sunuyor. Bunlardan bazıları ise şu şekilde: En basit açıklama : Bir uygarlık (zeki yaşam) yok. Varlıklarına dair bir kanıtımız yok o halde yoklar. Nadir dünya hipotezi: Bizim dışımızda başka bir canlı yok dünya evrenin tek istisnası ve sonsuz evrende yapayalnızız. Hayvanat bahçesi hipotezi: Hayvanat bahçesi senaryosu 1973 yılında John Ball tarafından önerildi. John Dünyanın uzaylıların hayvanat bahçesi olduğunu ve bu yüzden uzaylıların bizimle iletişime geçmeye ihtiyaç duymadıklarını öne sürdü. Çoktan gittiler: Uzaylılar var ve dünyayı çok eskiden ziyaret ettiler ama geldiklerinde biz yoktuk. İletişim imkansızlığı: Evren sürekli genişlemekte ve gezegenler arası mesefa sürekli artmakta gelişmiş uygarlıklar birbirlerini arıyor olsa bile birbirlerine ulaşana kadar uygarlıklardan biri ya da her ikisi yok oluyor. Kıyamet Argümanı: Henüz varlıklarını kanıtlayamasak da bizden daha zeki yaşamlar vardır ve zeki yaşamlar doğası gereği kendini yok eder. Yani başka gezegenlerde başka uygarlıklar var ama bunlar daha yıldızlar arası seyahat ya da iletişim yapamadan nükleer bir savaş ya da başka bir sebeple kendilerini yok ediyorlar ve bu bir çeşit filtre görevi görüyor. Berserkers: 1950 lerin başında soğuk savaş stratejilerinden biri ‘kıyamet günü’ silahıydı. Bu silah korkunç, kontrol edilemez, yapan kişiler dahil dünyadaki tüm yaşamı silmek için tasarlanmıştı. – Eğer düşmanınız bir kıyamet günü silahınız olduğunu bilirse size saldırmaya cesaret edemezdi – soğuk savaş döneminde her ne kadar bir strateji olsa da. Bu silah ya da makineler gerçekten varsa ve gezegen gezegen dolaşıp tüm yaşamları yok ediyorsa. Onlar bize ulaşmaya çalışıyor ama biz dinlemeyi bilmiyoruz: Yaklaşık 50-60 yıldır uzayı ve uzaydan gelen farklı sinyalleri dinlemeye ve algılamaya çalışıyoruz. Bu kısa bir süre olmakla birlikte aynı zamanda da yanlış bir yöntem kullanıyor olabiliriz. Algılayamıyoruz: Diyelim ki ormanın ortasında bir karınca yuvasındaki karıncalarız. Hemen yanımıza büyük bir otoban yapılsa bunun ne olduğunu ve hangi teknoloji ile yapıldığını anlayamayız. Dolayısıyla bizden daha gelişmiş bir medeniyet varsa ve bizi aydınlatmaya çalışıyor olsalar bile biz onları anlayamayız. Blog bölümünde Tunç Yusuf tarafından kaleme alınmıştır.
  14. Psikolojik mi yoksa auramız ile mi ilgili bilemiyoruz henüz ancak çoğumuzun kendimize dönük bakışları hissettiğini hatta aşırı rahatsızlık duyduğunu biliyoruz. Peki bu farkında olmadığımız bir duyumuzun olduğuna işaret mi yoksa birer yanılsama mı ? Öncelikle bilinmesi gereken iki terim var: Bakmak: Bir cisme odaklanıp cismin görüntüsünün ağ tabaka üzerinde bulunan sarı noktaya düşmesini sağlama girişimidir. Görmek: Ağ tabaka üzerindeki yanal sensörlerin bir görüntüyü tespit edip beyne sinyal göndermesidir. Bakmakla görmek farklı şeylerdir hatta göz içinde bulunan reseptörleri bile farklıdır. Mesela bir şeye baktığımızda gözümüzün Koni Reseptörleri daha fazla iş yaparken bir şeyi gördüğümüzde Çomak Reseptörleri daha fazla iş yapar. Koni reseptörleri aynı zamanda renk görme yetisine sahiptir. Cisimlerin hem şeklini hem de rengini okuyabilir, bilinçli odak noktasıdır ve bakma işini yapar. Çok az sayıdadır ve sadece sarı bölge ve biraz yakınlarında toplanmıştır. Oldukça dar bir görüş açısı vardır. Çomak reseptörler ise ağ tabakanın görüntü düşebilen her yerine yayılmıştır. Oldukça fazla sayıdadır. Çomak reseptörlerin renk görebilme kabiliyeti yoktur. Cisimlerin şekillerini ve hareketlerini fark edebilir. Göze giren bütün ışık görüş alanı kapsama açısı içindedir. Kısaca eğer birisini size baktığını fark ettiyseniz bunu yaparken o kişiyi görmenize gerek yok, size bakıyor gibi görünen yüz duruşu çomak reseptörleriniz tarafından algılanır ve beyne iletilir. İlginç gelebilir, eğer bakılmaktan hoşlanmayan biriyseniz çomak reseptörleriniz daha hassas çalışır. Çünkü siz karakteriniz aracılığı ile vücudunuzu kullanma tarzı oluşturursunuz ve vücudunuz sizin karakterinize uygun olarak farklı özelliklerini geliştirir. Kimisinde güç, kimisinde zeka, kimisinde, odaklanma… Bazen sokakta yürürken otobüste seyahat ederken, bir sinema filmine veya spor karşılaşmasına veya ev toplantılarına gittiğimizde öyle dalgın veya düşünceli bir tarzda etrafımıza bakarken birden sağımıza, solumuza veya arkamıza bakma ihtiyacı hissederiz ve dönüp baktığımızda o anda birisinin bize baktığını görürüz. Muhtemelen o kişi bize bakarken bizimle ilgili bir şeyler düşünmektedir. Kimi zamanda tersi yaşanır. Biz birisini görür ve onunla ilgili bir şeyler düşünmeye başlarız. Saçını, elbisesini, ne kadar kilolu veya zayıf olduğunu, ayakkabısının elbisesine hiç yakışmadığını, ne kadar kederli bir yüzünün olduğunu düşünürken birden karşımızdaki insan sanki bizim ona baktığımızı hisseder gibi gözünü direk gözümüze odaklar. Yine toplum içerisinde birileriyle konuşurken aynı anda aynı şeyleri söyleyiveririz veya aynı önerileri paylaşırız. Kimi zaman da tam bir şey söyleyecekken, sizden önce birisi sizin söyleyeceklerinizi söyler ve şaşırırsınız. Telefonunuz veya kapınız çaldığında o anda arama ihtimali en düşük birisi aklınıza gelir fakat bakarsınız ki arayan veya gelen o kişidir. Telepati yeteneği hemen hemen herkeste bulunmasına rağmen, daha başarılı sonuçların alınmasında kişiler arasındaki heyecansal uyumun yani sempatinin olumlu etkisi vardır. Birbirlerine aşık olan insanlar, anne ve çocukları, samimi dostlar, kardeşler, ikizler kendi aralarında bu türden deneyimleri daha sık bir oranda yaşarlar. Birbirlerine sempatik bağlarla bağlı olan insanlar arasında düşünce alışverişinden doğan telepatik etkileşimler olabildiği gibi yine aynı doğrultuda bazen ağrılar bazen fiziksel rahatsızlıkları da birbirlerine intikal ettirilebilir.
  15. Hindistan cevizi yağı, vajinal kuruluğu gidermek için popüler bir doğal seçenektir. Bazı araştırmalar, hindistan cevizi yağının cilt üzerinde kullanılmasının güvenli olduğunu ve etkili bir nemlendirici olduğunu göstermektedir. Birçok insan, vajinal rahatsızlığı hafifletmek ve cinsel ilişkiyi daha rahat hale getirmek için kimyasal içerikli numuneler yerine doğal vajinal nemlendiriciler kullanmaktadır. Bununla birlikte, lateks bazlı doğum kontrol malzemelerini kullanan kişiler, hindistan cevizi yağını nemlendirici olarak kullanmamalıdır. Malzemenin yağ ile teması halinde, lateksi parçalayarak daha az etki göstermelerine neden olabilir. Bu yazıda; ‘hindistan cevizi yağının vajinal bir nemlendirici olarak kullanılıp kullanılmayacağı, eğer kullanılacak ise güvenli bir şekilde nasıl kullanılacağını ve riskleri var mı?’ sorusunun cevabını anlatacağız. Bu yazı ayrıca, cilt için hindistan cevizi yağı kullanmanın diğer faydalarını ve vajinal kuruluk için bazı alternatif seçenekleri de kapsayacaktır. Bununla birlikte, hindistan cevizi yağının vajinal bir kayganlaştırıcı olarak etkinliğine dair kanıtlar, şu ana kadar büyük ölçüde anekdottur. Birçok insan saçlarını ve cildini nemlendirmek için hindistan cevizi yağını kullanmaktadır. Bazı araştırmalar, hindistan cevizi yağının cilt üzerinde kullanılmasının güvenli olduğunu ve kuruluğun giderilmesine yardımcı olabileceğini göstermektedir. Örneğin, 2013 yılında yapılan bir çalışmada, çocuklarda hafif ile orta dereceli olan dermatit tedavisinde, topikal hindistan cevizi yağı kullanımı araştırılmıştır. Araştırmacılar, hindistan cevizi yağının, cilt kuruluğu dermatit semptomlarının tedavisinde mineral yağdan daha etkili olduğu sonucuna varmışlardır. Çalışmaya katılan çocukların hiçbiri, hindistan cevizi yağına olumsuz bir reaksiyon göstermemiştir. Araştırmacılar ayrıca hindistan cevizi yağının: Cildi kaplayarak su kaybını azalttığını, Cilt bariyerinin güçlendirilmesine yardımcı olduğunu, Yumuşatıcı özelliklere sahip olduğundan, cildi beslemeye ve nemlendirmeye yardımcı olabileceği söylüyorlar. ‘Güvenle nasıl kullanılır?’ Bilim insanlarının yaptığı bazı çalışmalar, hindistan cevizi yağının cilt üzerinde kullanımının genellikle güvenli olduğunu göstermektedir. Hindistan cevizi veya hindistan cevizi yağına karşı alerjisi veya hassasiyeti olan herhangi birisi, bu tip ürünleri cilt üzerinde veya kişisel kullanımda kullanmaktan kaçınmalıdır. Hindistan cevizi yağı kullanmadan önce, cilt üzerinde ufak bir deneme yapılmalıdır. Öncelikle bileğin iç tarafına (reaksiyonların en net görüldüğü ince bölge oluşundan dolayı) az miktarda hindistan cevizi yağı sürülmeli ve reaksiyon olup olmadığını görmek için 24 saat beklenmelidir. Aşağıdaki yan etkilerden birisini görülür ise kullanımı uygun değildir: Kaşıntı Yanma Şişme Tahriş veya rahatsızlık Kızarıklık Hindistan cevizi yağını eğer vajina için kişisel bir nemlendirici olarak kullanmak istiyorsanız, vajina açıklığına uygulayabilirsiniz. Riskler nelerdir? Vajina içindeki doğal pH dengesini bozabilir ve bu da enfeksiyon riskini artırabilir. Vajinal enfeksiyonlara yatkın kişiler, hindistan cevizi yağını nemlendirici olarak kullanmadan önce doktorlarıyla konuşmalarında yarar vardır. pH değişikliklerine karşı oldukça duyarlı olan kişiler, daha güvenli yöntemleri kullanmaları gereklidir. Hindistan cevizi yağı gibi yağ bazlı nemlendiricilerin kullanımı, yağ dağılabileceği için elbise, iç çamaşırları ve çarşafları lekeleyebileceği unutulmamalıdır. Blog bölümünde Kübra Erdem tarafından kaleme alınmıştır, üyeliği sonrasında hesabına aktarılacaktır.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...