Jump to content

Müşerref Özdaş

Bilim Üyesi
  • İçerik sayısı

    4
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Standart Seviye

Güncel Profil Ziyaretleri

Güncel ziyaretçiler bloku aktif değil. Diğer kullanıcılar son ziyaretçilerinizi aktif edene kadar göremezler.

  1. Grip mevsiminin zirvesinde, birçok kişi çevresindeki öksüren kişilere veya çalışan kişiler iş arkadaşlarına, öğretmenler öğrencilere karşı dikkatli olur. Çoğu insan hapşırırken veya öksürürken ağzını örtmeyi bilir, ancak birçoğu konuşmanın benzer bir etki yarattığını bilmez. Oysaki soğuk algınlığı ve grip gibi hava yoluyla yayılan hastalıklar bazen kişinin konuşmasıyla bile havaya yayılır. Sadece nefes almak ve konuşmak bile çevreye akciğerlerde ve boğazda üretilen ve potansiyel olarak virüs taşıyabilen küçük solunum damlacıkları yaymaktadır. Hastalık kontrol merkezlerine göre, her yıl influenza (grip) gibi hava kaynaklı hastalıklar milyonlarca kişiyi enfekte etmekte ve 200.000 ila 800.000 kişi hastanelerde yatmaktadır. Bu hastalıkların nasıl yayıldığını öğrenmek, mücadele yolunda atılacak ilk adımdır. Havaya yayılan aerosollerde virüs ve bakteriler bulunur. Öksürme ve hapşırma havaya büyük, kolayca görülebilir damlacıklar ve çok sayıda mikroskobik parçacık verir ve her ikisi de patojenler taşıyabilir. Nefes alma ve konuşma sürekli olarak gerçekleşebileceği için, daha seyrek görülen öksürük ve hapşırmaya göre daha yüksek bir hastalık bulaştırma olasılığına sahip olabilir. Bulaşıcı hastalıkların yayılmasıyla ilgili önceki çalışmalar, konuşmayı önemli bir parçacık emisyon (yayılma) mekanizması olarak tanımlamış, ancak konuşma yüksekliğindeki farklılıkları hesaba katmamıştır. Ses Yüksekse Daha Fazla Parçacık Yayılır Davis Kaliforniya üniversitesinde (UC Davis) yapılan yeni bir çalışma daha yüksek sesle konuşan insanların havaya daha fazla parçacık yaydıklarını, ses yüksekliğinin hastalıkların havada yayılmasında potansiyel bir faktör olduğunu bulmuştur. Profesör William Ristenpart’ın grubundaki kimya mühendisliği doktora öğrencisi Sima Asadi tarafından yönetilen çalışma, diğer faktörlerin yanı sıra konuşma sırasında parçacık yayılımını ses yüksekliğinin bir fonksiyonu olarak ele almış ve 2019’da Kasım ayında yapılan Akışkanlar Dinamiği Bölümü toplantısında bir model olarak sunulmuştur. Mekanik ve havacılık mühendisliğinde seçkin Profesörü Anthony Wexler, Kaliforniya Davis Üniversitesinde inşaat ve Çevre Mühendisliği profesörü Chris Cappa ve dilbilim yardımcı doçent Santiago Barreda ile New York, Mount Sinai’deki Ichan Tıp Fakültesi doçenti Nicole Bouvier, Asadi’nin işbirliği yaptığı kişiler arasında yer almıştır. Bazı hastalıklar hava yoluyla yayılır. Asadi, araştırmalarına, konuşma sırasında parçacık emisyonu (yayılması) üzerinde çok fazla çalışma yapılmadığını ve yapılan çalışmaların tutarsız sonuçlar verdiğini fark ederek başlamıştır. Bu araştırmada daha öncekilerden farklı olarak daha kontrollü bir ölçüm yapılmış, konuşmanın ses şiddeti kontrol edilmiştir. Daha çeşitli aktiviteler de gerçekleştirilmiş ve daha da önemlisinin, parçacık emisyon oranı olduğu anlaşılmış, daha yüksek konuşulduğunda, ne söylendiği önemli olmaksızın daha fazla parçacık yayılacağı gösterilmiştir. Araştırmanın önemli bir sonucu, konuşmanın grip gibi hastalıkların bulaşması için hapşırma ve öksürme kadar önemli olduğudur. Nefes alırken veya konuşurken, damlacıklar çıplak gözle görülemez çünkü mikron boyutundadır ancak yine de virüs taşıyacak kadar büyüktür. Ses şiddeti yüksekse havaya daha çok partikül yayılır. Süper Yayıcılar Asadi’nin araştırması, daha yüksek sesle konuşmanın daha fazla parçacık yaydığını bulmanın yanı sıra, “süper-emitörler” ya da “süper yayıcılar” denilen, genel olarak konuşurken daha fazla parçacık yayan ve diğer insanları daha fazla enfekte eden bir grup insanı da tespit etmiştir. Bu grup, aylar geçtikten sonra bile, çalışmadaki muadillerinden daha fazla aerosol parçacıkları üretmiştir ancak araştırmacılar bu insanların neden süper yayıcı olduğundan emin değillerdir çünkü yaş, cinsiyet, ağırlık, vücut kitle indeksi ve akciğer kapasitesi olası faktörler gibi görünmemektedir ancak insanların bu alt kümesini bilmek diğer hastalık bulaşma araştırmalarında rol oynayabilir. Bu hipotezin daha çok üzerinde çalışılmaya ve test edilmeye ihtiyacı olsa bile bu çalışmanın hava yoluyla bulaşan hastalıklarla ilgili gelecekteki araştırmaların temelini oluşturduğunu düşünülmektedir. Geçici Girdap Difüzyon Modeli Hastalığın bulaşmasının klasik modellemesi, bir odadaki tüm havanın mükemmel bir şekilde karıştığını varsayan Wells-Riley modelini kullanmıştır. Wells-Riley modeli ekspiratuar (verilen nefesteki) damlacıkların konsantrasyonu veya havaya salınan virüs üzerinde zamanın veya yerin bir fonksiyonu olmadığını varsayar. Buna karşılık Asadi’nin çalışma modelinde konsantrasyon üzerinde zamanın ve yerin bir fonksiyonu olduğu ele alınmıştır. Enfeksiyon kaynağına yakın olunduğunda havadaki parçacıkların yüksek konsantrasyonlara sahip olması beklenmektedir. Hastayken alçak sesle konuşmak hastalık etkenlerinin çevreye dağılmasını önlemek için bir çözüm olabilir. Yayılan aerosollerin nasıl yolculuk edebileceğini görmek için Asadi, iç mekân ortamlarındaki dağılımı daha doğru bir şekilde yakalayan geçici bir girdap modeli kullanmıştır. Daha yüksek damlacık konsantrasyonu tipik olarak daha yüksek bir patojen yüküne ve dolayısıyla daha yüksek bir enfeksiyon yayma olasılığına sahip görünmektedir. Asadi, geçici girdap difüzyon modelinde oluşturulan şöyle bir örnek olasılık vermektedir: Bir kaynağın dörde dört metrelik bir odanın merkezinde olduğu ve 60 dakika konuştuğu düşünülürse konuşmacının bir metre uzağındaki insanların yüzde on hastalığa yakalanma olasılığı vardır. Öksürme ve hapşırma havaya büyük, kolayca görülebilir damlacıklar ve çok sayıda mikroskobik parçacık verir ve her ikisi de patojenler taşıyabilir. Hastalık bulaşma olasılığı için bu model, iç mekânda olmaları şartıyla sayısız durum ve çeşitli ekspirasyon aktivitesi gerçekleştiren insan gruplarına uyacak şekilde değiştirilebilir. Şu anda parçacık emisyon oranı için sahip olunan veriler 18’den 45’e kadar olan insanlar içindir ancak çocuklar için veriler elde edilirse modele uygulanabilir. Daha büyük bir ortamda veya bir hastanede olan birden fazla kişi gibi vakalar da düşünülebilir ve çalışma bunların hepsini kapsayabilir. Farklı fonemlerin, kelimeleri ve cümleleri oluşturan ses birimlerinin parçacık emisyonu ile ne kadar ilgili olduğu üzerine araştırma da devam etmektedir. Grip mevsimlerinde eller sık yıkanmalı, öksürürken veya hapşırırken gerekli önlemler alınmalıdır. Araştırma sonuçlarından yola çıkılarak son söz olarak şunlar söylenebilir: İçinde bulunulan grip mevsiminde, elleri düzenli olarak yıkamanın yanı sıra, herkes kendisi ve çevresinde bulunan kişiler için, yumuşakça, fazla bağırmadan, alçak sesle konuşmak ve büyük bir kutu kağıt mendil taşımak gibi bir iyilik yapabilir.
  2. Alkol aldıktan sonra ayılmak için kahve içebileceğinizi veya soğuk bir duş alabileceğinizi duymuş olabilirsiniz, ama gerçekten bunlar ayılmaya yardımcı oluyor mu? Bu soruya bilimsel açıdan verilecek cevap “hayır” veya “çok sınırlı bir şekilde” olmalıdır. Kafein ve alkolü karıştırmak genellikle önerilmemektedir ancak akılda tutulması gereken birkaç faktör vardır. Kafein, kişiyi enerjik ve uyanık hissettirecek, kafein içeren bir uyarıcıdır. Kafein vücutta beş ila altı saat kalabilir, ancak zamanla yavaşça azalır. Öte yandan alkol, kişiyi normalden daha uykulu veya daha az uyanık hissettirecek bir yatıştırıcıdır. Bir uyarıcı bir baskılayıcı ile karıştığında uyarıcı, baskılayıcı maddenin etkilerini maskeleyebilir. Kahve içmek kandaki alkol seviyesini azaltmaz ama içeni daha uyanık hissettirebilir. Motorlu Taşıt Kullanımındaki Risk Vücudun alkolü metabolize etmesi için belirli bir zaman gerekir. Kafein içmek biraz daha uyanık hissettirebilir ancak kandaki alkol seviyesini veya vücudun alkolü sistemden nasıl temizlediğini etkilemez. Kahve içmek, sarhoşluktan kurtulma süresini azaltmaz; bu, alkol dehidrojenaz ve aldehit dehidrojenaz enzimlerinin miktarına bağlıdır. Kahve içilerek bu enzimler daha bol veya daha etkili hale gelemez. Kahve uyarıcı olarak işlev gören kafein içerir, alkol ise merkezi sinir sistemi baskılar. Vücut alkolü metabolize edene kadar sarhoş olunsa da, kafein kişiyi uyandırmaya hizmet edebilir. Yani, kişi hala sarhoştur ama uykulu değildir. Kişi alkolün etkilerini tam hissetmediği zaman, normalde olduğundan çok daha fazla içme riski vardır. Daha da kötüsü, muhakeme gücü zayıftır, bu nedenle sarhoş bir kişi motorlu bir taşıt kullanmak gibi riskli görevleri yerine getirecek kadar iyileşmiş hissedebilir. Sarhoşken araç kullanma, alkol zehirlenmesi veya yaralanma dahil olmak üzere diğer şeylerin riskini artırır. Alkolün Zaman İçindeki Etkileri ve Kafein Alkol alındığında birkaç saat içinde sert bir kafeinli kahve tüketilirse alınan alkolün tüm etkilerinin hissedilmemesi riski vardır. Ancak, kahve ve çay gibi içeceklerin kafein içeriğinin hazırlanma şekline göre değişebileceği de unutulmamalıdır. Kafein, içkili iken ne kadar çabuk uyanık hissedileceği üzerinde büyük bir fark yaratmaz. Alkol içtikten sonraki ilk bir buçuk saat boyunca, kandaki alkol seviyeleri yükselir ve kişiler aslında eskisinden daha uyanık hisseder. Alkol alanlar, içtikten 2 ila 6 saat sonraya kadar uykulu hissetmezler. Bu, kahveye canlandırıcı ya da ayıltıcı içecek olarak ulaşma olasılığının en yüksek olduğu zamandır. Kafeinin hedefe ulaşması ya da sistemde zirve yapması yaklaşık yarım saat sürer, bu nedenle uyanıklık üzerindeki etki gecikir, bir bardak kahve içmeye vücut hemen tepki vermez. Beklendiği gibi, kahve kafeinsiz ise alkolün dehidrasyon etkisi nedeniyle kaybedilen sıvıyı yerine koymaya yardımcı olmak dışında, şu ya da bu şekilde çok fazla bir etki göstermeyecektir. Ancak, kafeinli bir kahve tıpkı alkol gibi idrar söktürücüdür. Kafeinli bir kahvenin içilmesi ile kaybedilen sıvı yerine koyulmuş gibi görünse kişinin daha fazla idrar yapmasını sağlar. Dikkat edilecek bazı dehidrasyon semptomları şunlardır: *Susama *Ağız kuruluğu *İdrarın koyu renk olması *Baş dönmesi En önemli şey şudur: Çok fazla içmek, en kötü ihtimalle kötü bir akşamdan kalmaya ve kötü bir alkol zehirlenmesine yol açabilir. Kahvenin Sarhoşları Ayıltıp Ayıltmayacağına Dair Deneyler Kişinin metabolizması daha hızlı olsa bile, deneyler göstermiştir ki, birkaç fincan kahveden sonra bile kafein alan sarhoşlar sarhoşlukla, kafein almayan emsallerinden daha iyi başa çıkamaz. Bilim için de alkol ve kahve içmek isteyen herhangi bir gönüllü sıkıntısı var gibi görünmemektedir. Araştırma yapan ekip sarhoşlar üzerinde el-göz koordinasyon testleri yapmış, alkollü kişilere bazı görevler vermiş ve birkaç fincan kahveden sonra reaksiyonları tekrar test etmiştir. Bu küçük çalışma kahvenin göz-el koordinasyonu yardımcı olmadığını göstermiştir. Kafeinin sarhoşluk üzerindeki etkileri insanlar ile sınırlı değildir. Hanover, New Hampshire’daki Dartmouth College’den Danielle Gulick, genç yetişkin farelerin bir labirentte ne kadar iyi gezinebildiklerini incelemiş ve farklı miktarlarda alkol ve kafeinle enjekte edilen bir grubu salin enjekte edilen bir kontrol grubu ile karşılaştırmıştır. Sarhoş ve bazen kafein verilmiş fareler, ayık benzerlerinden daha fazla hareket ederken ve daha rahatlarken, labirenti tamamlamamışlardır. Kafein verilen veya kafein verilmeyen sarhoş fareler endişeli davranış sergilememiştir. Labirenti gayet iyi araştırmışlar, ancak labirentin parlak ışıklara veya yüksek seslere sahip kısımlarından nasıl kaçınılacağını çözememişlerdir. Çalışma söylemese de, fareler sarhoşken bu şeyleri umursamamış olabilir. Her durumda, kafein, tek başına alkole maruz kaldıklarında nasıl davrandıklarına kıyasla farelerin davranışını değiştirmemiştir. Sarhoşken Kahve İçmenin Tehlikesi Sarhoşken kahve içmenin tehlikeli bir etkisi, etki altındaki kişinin kahve içmeden önce olduğundan daha ayık olduğunu düşünmesidir. Temple Üniversitesi’nde (kısaca TU olarak adlandırılan, 1884 yılında Russell Conwell tarafından kurulmuş olan, ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki Philadelphia şehrinde bulunan bir kamu araştırma üniversitesidir) nörobilim programında psikoloji profesörü ve idarecilik yapan Thomas J.Gould, Behavioral Neuroscience dergisinde, insanların sarhoş olması ile yorgun hissetmelerini ilişkilendirdiği bir çalışma yayınlamıştır. İnsanlar eğer uykulu değillerse, hala sarhoş olduklarını fark etmeyebilirler. Araştırmaların hepsi o kadar net değildir. Kahve içmenin, sarhoş deneklerin sürüş kabiliyeti üzerindeki etkisi ile ilgili çalışmalar da ( elbette ki kamuya açık yollarda değil) yapılmıştır. Bugüne kadar elde edilen sonuçlar karışıktır. Bazı durumlarda kahve, alkolün yatıştırıcı etkisini kısmen tersine çevirmiş ve reaksiyon süresinde bir düzelme sağlamış gibi görünmüştür. Diğer testlerde, kahve sürüş performansını arttırmamıştır.
  3. Hemen hemen her gün içtiğimiz kahvenin, yaklaşık 600 yıllık acı tatlı uzun bir geçmişi var. Kahvenin Habeşistan’da (Etiyopya) başlayan, Yemen, Mekke, Kahire, Şam’dan sonra İstanbul’a, İstanbul’dan da Avrupa ve dünyanın dört bir tarafına yayılmasının öyküsünü sizler için araştırdık. Bu “nefis öyküye” başlamadan önce, lütfen kendinize bol köpüklü orta bir Türk kahvesi yapın, bir taraftan ufak ufak kahvenizden yudumlarken artık bir taraftan da fincanınızdaki kahvenin 600 yıllık öyküsünü okumaya başlayabilirsiniz. Kahvenin keşfi En fazla anlatılan efsaneye göre, Habeşistan (Etiyopya) orijinli olan kahveyi ilk keşfeden canlılar “keçi”lerdir. Rivayete göre, keçi ve deve sürülerinin çobanları güttükleri hayvanların garip bir ağacın meyvelerini yedikten sonra, daha canlı, hareketli olduklarını görünce, ”bunda bir hikmet var” diyerek durumu dervişleri Şazili’ye bildirmişler. Bu meyvenin suyunu kaynatıp içen Şazili’nin kendisi de aynı canlılığı duymuş ve kahvenin meziyetleri böylece anlaşılmış. Cezayir kaynaklarına göre, kahveyi keşfedenler arasında Şazili’yle birlikte İdris adıda geçiyor. Hatta, ilk zamanlarda kahveye “Şazili” adı verilmiştir. Fakat kahve ağacının meyvalarının bugünkü anlamda sulu bir içecek haline dönüşmesi, ilk kez Yemen’de olmuş. İlk defa Sufiler kahve içmişler. İbadet ve zikir sırasında özellikle akşamları okurken uyanık kalabilmek için. Adı nereden geliyor? Değişik rivayetler var. Kahve, kelime olarak arapça “kahwa” dan geliyor. Vatanı Habeşistan(Etiyopya) olduğuna göre, akla yakın, oradaki kahve yetişen bir bölgenin eski adı Kaffa’dan alınmış olmasıdır. Kahve, rayiha yani koku anlamına da gelmektedir. 1669 yılında Osmanlı’nın elçisi göreviyle Paris’e giden ve Fransız’lara kahveyi sevdiren Süleyman Ağa’ya göre kahve insana kuvvet verdiği için bu adı almıştır. Yine Yemen çevresinde kahveye “bun” adı ve-rilmiştir. Kahvenin diğer bir adı moka’dır.Bu sözcük Kızıl Deniz’in doğusundaki Muha kasabasından alınmadır. Ancak dünyanın her köşesindeki ad, kahveye yakın bir sözcüktür. Fransızlar café, İngilizler coffee, Almanlar Kaffe, Macarlar kave, Türkler kahve ve Yunanlı’lar da kafes olarak isimlendirmişlerdir. Kahvenin ilk vatanı ve yayılışı Kahvenin ilk defa nereden çıktığı konusunda, eski kaynaklarda, birbirine yakın bilgiler mevcuttur. Bizler, öteden beri kahvenin anavatanını Yemen olarak biliriz. Fakat ilk kahve, Yemen’e Habeşistan’dan(Etiyopya) geldi ve orada üretildi. Kahve 1000 yıllarında Habeşistan’da fidan boyundaki yeşil ağaçların meyvesi olarak bilinmekteydi. O tarihlerde kahve hamura karıştırılarak, ekmekle kullanıldı. Kahvenin karın doyurucu bir madde olarak ekmekle kullanılması beş asır kadar sürdü. Horasan’ın Rey şehrinde doğan, (1450-1525) yılları arasında yaşayan Türk asıllı Ebubekir’in Arapça yazdığı tıp kitabında, 1420 yılında kahve kullanıldığını oradan Aden’e gönderildiğini kitabında belirtmektedir. Paris Milli Kütüphanesi’ndeki eserler arasında bulunan Abd-el-Kadr’ın kitabına göre ise, kahve 1450 yıllarında Yemen’de tanındı ve yetiştirilmeye başlandı. Ahmet Raşit’in Yemen ve San’a Tarihi adlı kitabında, kahveyi Habeşistan’dan Yemen’e getiren kişinin Özdemir Paşa olduğu ve orada üretilerek Yemen kahvesi olarak ün yaptığı kayıtlıdır. Kahve Yemen’den sonra Mekke’ye ve Mısır’a tanıtıldı. Kahire’de ilk kahvehane 1521 yılında açıldı. 1573-1578 yılları arasında Orta Doğu memleketlerinde yaşamış olan Doktor Rauvvolf, bu ülkelerde kahve içtiğini yazmaktadır. Aynı yıllarda Halep, Şam, Bağdat ve Tahran’da kahvehaneler açıldı. Kahve, o zaman ki Osmanlı İmparatorluğu ülkesi içerisinde bulunan Kahire, Şam ve Halep’ten sonra İstanbul’a geldi. Kahvenin Türkiye’ye ilk kez, Hükm ve Şems isimli iki Suriyeli tarafından 1555’de getirildiği rivayet edilir. Diğer bazı kaynaklarda ise Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Habeşistan Valisi Özdemir Paşa tarafından geti-rildiği kaydedilir. 16. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleymen döneminde İstanbul’a gelen kahvenin tadına hayran kalan Kanuni’nin sayesinde bu sihirli içecek kısa sürede Osmanlı sınırlarını içinde yayıldı. Saray mutfağında özel olarak yetiştirilen Kahvecibaşının yaptığı kahve o kadar lezzetliymiş ki… 1554 yılında, Tahtakale’de bir kahvehane açılmış. Avrupa’da nasıl yayılmış? Osmanlı tacirler tarafından ilk önce İtalya’ya götürülmüş. Ama VIII. Papa Clement 1600’li yılların başında kahve içilebilir diye fetva verene kadar çok fazla yayılamamış. Avrupa’da ilk kahve dükkanı 1645 yılında İtalya’da açılmış; yani İstanbul’dakinden yaklaşık 90 yıl sonra. Kahve dükkanları ile ünlü bir şehir olan Viyena’da ilk kahve dükkanı ise 1683 yılında açılmış. Osmanlı ordusunun yenildiği ikinci Viyena kuşatmasından sonra ele geçirilen çuvallar dolusu kahveyi alan Viyenalilar, ona köpüklü süt ve şeker katarak kendi kahve usullerini geliştirmişler. Diğer ülkelere nasıl gitmiş kahve çekirdeği? Osmanlı ve Avrupa’dan sonra ilk kez uzak doğu Asya’ya gitmiş. 1600’lu yılların sonunda bir Hollanda’lı tarafından kahve tohumları o zamanlar bir Hollanda sömürgesi olan Java adasında (şimdiki Endonezya’da) yetiştirilmeye başlanmış. Atlas okyanusuna gitme hikayesi de ilginç. 1714 yılında Amsterdam valisi zamanın Fransa kralı 14. Lui’ ye genç bir kahve ağacı hediye etmiş. Bu ağaç kralın emri ile Paris’te kraliyet botanık bahçesine ekilmiş. Bu ağaçtan alınan tohumlar 1723 yılında Fransa sömürgesi olan Karayibler’deki Martinik adasına ekilmiş. Bu arada sana küçük bir ek bilgi. Hani Hollandalılar lale bahçeleri ile övünürler ya; o da Türklerden gitme. Kahve çekirdeğinin ilk bilimsel tanımını yapan Hollandalı botanıkçı Carolus Clusius, aynı zamanda ilk lale soğanını Osmanlı’dan Avrupa’ya götüren kişi. Ya Brezilya? Kahve tohumlarının Brezilya’ya ulaşmasının hikayesi de ilginç: 1727 yılında Brezilya imparatoru genç subaylarından birini kahve tohumlarından alması için Fransız Guanası’na yollar. Ancak Fransız yetkililer bu kişiye kahve tohumu vermeyi redederler. Çok yakışıklı olan subay valinin karısını çok etkiler. Ülkesine dönerken valinin karısı kendisine bir buket gül verir. Kadın buketin içine adamın istediği kahve tohumlarını da yerleştirmiştir. Ama kahvenin Brezilya’da yaygınlaşması ancak 1800’lu yılların başında olmuş. Kahve yasaklanmıştı! Mekke’den Kahire’ye yayılan kahve bol bol içiliyordu. 1532 yılında bu şehrin ünlü din bilgini Ahmet Sunbati kahvenin haram olduğuna dair fetva verdi. Öğrencilerini tahrik eden bu fetva üzerine, kahvehaneler basıldı, kahve içenlere karşı bir kızgınlık başgöstermişti. Karşı görüşte olan din adamları, kahve içenlere karşı takınılan tavrı kınadılar. Kahve yüzünden din bilginlerinin arası gerginleşti. Sonunda,, Kadı Mahmut İlyas Hanefi birçok alimlerin bu konudaki görüşlerini aldı. Bunları özleştirerek, kahveyi mübah ilan ederek, içilebileceğini bildirdi. Memluk Sultanı Kansu Gavri tarafından, 1511 yılında Mekke inzibat amirliğine tayin edilen Hair Bey, fıkıh alimlerini bir araya toplayarak kahvenin haram olduğuna dair fetva aldırmıştı. Ancak, Mekke Müftüsü buna katılmamak cesaretini gösterdi. Hair Bey ise, fetvaya dayanarak kahvenin içilmesini ve satılmasını yasak etmiş, satıcıları cezalara çarptırmıştı. Fakat, Sultan Kansu Gavri’nin çıkardığı bir emirnamede, kahvenin mutlak olarak haram sayılmaması tiryakilerin gönlünü rahatlattı. Kahve Papa tarafından da kendi din görüşlerine aykırı bulunmuştu. Ayrıca Marsilya’ya 17. asır ortalarında giren kahve, evvela Ait Fakiltei’nin doktorları tarafından sağlık yönünden yasaklanarak kahveye karşı çıktılar. İlk zamanlarda İngiltere’de kral da kahveleri kapattı. Prusya Kralı Büyük Frederik, 1732 yılında ülkesinde kahveyi yasakladı. Kahve, ilk defa Osmanlılarda Kanuni Sultan Süleyman devrinde yasaklandı. İkinci kez yasaklanışı, Sultan Murat III devrine rastlar. Bu yasak da uzun sürmedi. Karşı koyan din bilginleri ile kalem sahiplerinin ricası üzerine padişah 1587 yılında kahve yasağını kaldırdı. Galatalı Meşhure adlı eserin yazarı Halid Efendi’ye göre, kahve yasağının kaldırılmasına Şeyhülislam Bostanzade fetva verdi. Kahve, Sultan Ahmet I zamanında (1606-1611) yılları arasında üçüncü defa yasaklandı. Kahvenin son defa yasaklanması ise Sultan IV Murat zamanında olmuştur. 1633 yılında kahveyle birlikte tütün de yasaklandı. Gerekçe olarak İstanbul’daki büyük yangınlara kahvehanelerin sebep olması gösterildi. Avcı Sultan Mehmet IV kahvenin serbesliğini sağladı. Kahve’nin yasaklanmasında yukarıda değindiğimiz değişik sebepler rol oynamıştır. Ancak kahvelerin kapatılmasında tembelliği arttırması ve camilere devamı azaltmasının asıl sebepler olduğu görüşü dile getirilmiştir . Nasıl pişirilmeli? Türk kahvesinin çekirdek durumundan pişirilme ve sunulma aşamasına kadar kullanılan araç ve gereçleri gerçek bir müze oluşturacak zenginliktedir. Bakır ve pirinçten yapılan su ibriği, cezve fincan zarfları ve pişmiş kahveyi taşımak için kullanılan kahve askılarının karakteristik özellikleri vardı. Bunlar bazen gümüş ve altından da olabiliyordu. Fincanlar tamamen Türk zevkine uygun biçim ve motiflerle gerek ülke içindeki İznik ve Kütahya atölyelerinde gerekse Avrupa’nın ünlü porselen merkezlerinde imal ediliyordu. Daha sonra bu takımlar Avrupa ülkeleri tarafından kendi piyasaları için de imal edilmiş ve “ala turque” diye isimlendirilmiştir. Soğutma kabı, muhafaza kutusu gibi bazı araç ve gereçler ise ağaçtan yapılmakta ve oymalarla dekore edilmekteydi. Bursa ve İstanbul’da yapılan nakışlı, yazılı ve ahşap aplikasyonlu kahve değirmenleri de ünlüdür. Eskiden her özel Türk kahvesinin adı, kullanılan kahve ve şeker miktarına ve bu kahvenin pişirilmesi için gerekli zamanla kullanılan yönteme göre belirlenirdi. Erbabı, kahve hazırlanırken soğuk su kullanılması gerektiğini öncelikle vurguluyor. Tiryakiye yakışır bir kahve ağır ateşte 15-20 dakika pişirilmeli, cezve sık sık ateşe sürülüp geri çekilmelidir. Her fincan kahve için bir kaşık kahve ve bir kaşık şeker günümüzde kural haline gelmiştir. Nasıl pişirilirse pişirilsin köpüksüz bir Türk kahvesi düşünülemez. Eski Türk kahvesi ise genellikle şekersiz olurdu. Bunun yerine kahve öncesinde veya sonrasında tatlı bir şey yemek veya içmek geleneği vardı. Tatlı olarak şerbet gibi içecekler alındığı gibi reçel, şekerleme veya lokum da yenirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisindeki Yunanistan, Makedonya, Yugoslavya gibi yerlerde ve Türkiye’de kadınlar tarafından Türk kahvesi genellikle şekerli olarak alınırdı. Bu bakımdan sade, yandan çarklı, orta vb. gibi isimlerle kırkı aşkın kahve pişirme şekli bulunmaktadır. Şayet kahvenin değişik ve güzel bir koku taşıması isteniyorsa fincanların dibine yerleştirilen bir mahfaza içine kokulu maddeden bir parça konulurdu. En çok yasemin, amber, karanfil ve kakula kullanılırdı. Kahvenin yanında gelen suyun içimiyle ilgili rivayet de yaygın bilgiden biraz farklı. Günümüzde genellikle kahvenin ardından içilen su, bazı ‘otoritelere’ göre kahveden hemen önce içilmeli. Nedeni ise, damağı önceden kalmış muhtemel farklı lezzetlerden arındırmak. Ya da başka bir ifadeyle, kahvenin lezzetine nüfuz etmek için damakta ‘beyaz bir sayfa’ açmak! Kahve’nin sunumu Türk kahvesinin sunuluşu gerçek bir geleneksel tören havasında olurdu. Bu tören çekirdek kahvenin kavrulmasından, pişirilip fincanlara konulması ve konuklara ikramına kadar uzun, seyirlik safhaları kapsamaktadır. Gerçek Türk misafirperverliği ve konuğa olan sıcak saygının bir örneğini bu törenlerde izlemek olanağı vardır. Günümüzde kız istemeye gidildiğinde kahvenin istenen kız tarafından pişirilerek el becerisinin göstergesi olarak kabul edilir ayrıca yine kahveyi kızın taşıması ve onun taşımadaki ustalığı, pişirdiği kahvenin lezzeti bu törenlerden kalan önemli bir gelenek olarak hâlâ sürdürülmektedir. Geçmişte Türkiye’yi ziyaret eden gezginler, diplomatik kişiliği olan büyük elçiler ve aileleri hatıralarında Türk kahvesinin bütün özelliklerinden ve bu törenlerden mutlaka söz etmişlerdir. Türk kahvesinin içiminden sonraki başka bir geleneğin, özellikle kadınlar arasında sürdürüldüğünü genellikle herkes bilir. Bu kahve falıdır. Kahve telvesinin fincan içinde ve fala bakmak üzere fincan çevrildiği için tabağında oluşturduğu çeşitli izler ve işaretler “uzmanları” tarafından yorumlanarak anlatılır. Araştırmalardan anlaşıldığına göre kahve falı yalnız Türk-Osmanlı dünyasında görülmektedir. Nitekim bugün bağımsız ülkeler olan eski Osmanlı eyaletlerinde de (Yunanistan, Bulgaristan, Mısır, Makedonya, Bosna – Hersek vb.) bu folklorik uygulamanın sürdüğünü görüyoruz.. Kahvenin faydaları Tıp yönünden kahvenin zararlarını belirten ilim adamları yanında, yararlarını belirtenler çoğunluktadır. Yararları şöyle sıralanabilir: Kahve yemek üzerine içildiğinde, sindirimi kolaylaştırır. Bu yönüyle şekerli içmemek kaydıyla kilo almayı ve mide ekşimelerini önler. Asıl yararı hayali genişletir, hafızaya güç verir, hareket sağlar ve gevşekliği giderir. Kahvenin düşünceye açıklık getirdiği bir gerçektir. Şairler şiirlerini ya-zarlarken, yazarlar makalelerini hazırlarken, ressamlar tablolarını yaparlarken, kahve fincanları en yakın ve sempatik destekçileri olmuştur. Ünlü şair Eşref’in, hicviye yazmadan önce, iki çay dolusu kahve içtiği söylenir. Türk kahvesinin ayrıcalığını belirleyen noktaları özetlersek diyebiliriz ki; Türk kahvesinin (dozunda içildiği takdirde) sağlığı tehdit edecek zararlı yanı yoktur. Teskin edici ve dinlendirici özelliği vardır. Bir fincan kahvedeki 50 mg. kafein hemen vücuttan atılır. Bu bakımdan Türk kahvesi fincanı ideal ölçülere sahiptir. Bir fincandan fazla içildiğinde zihin açıcı, uyarıcı, enerji verici özelliği ön plâna çıkar. Yerinde ve zamanında içildiği zaman olağanüstü bir keyif verici olarak ün yapmıştır. Kahvehaneler Bugün Tahtakale adıyla bilinen Taht-ul kale’de açılan ilk kahvehane yalnız halkın değil müderris ve kadı gibi okumuş kesimin de ilgisini çekmiştir. Bazı yasaklamalara ve kahvehaneler aleyhinde yapılan girişimlere rağmen kahvenin sevilip yaygınlaşması önlenememiş ve Sultan III. Murat (1546-1595) zamanında İstanbul’da kahvehane sayısı 600’ü geçmişti. Kahvehaneler, manzaralı yerlere, köşk şeklinde inşa edilir, çoğu kez verandaları olurdu. İçlerinde yaşmaklı bir kahve ocağı, çepeçevre kerevetler ve bazen orta yerde bir havuz yer alırdı. Buralarda kahveden başka nargile ve çubuk servisi de yapılırdı. Özellikle eski kahvehaneler edebiyat, müzik gibi farklı meslek ve eğitimli insanların sayesinde yaptıkları faaliyetlerle kulüp niteliğinde merkezler haline gelmişler, insanlara faydalı olmuşlardır. Bu yönleriyle Fransız kahvelerinin atası sayılırlar. Kahve Nedir? Kahve bitkisi, kökboyasıgiller (rubiaceae) familyasında yer alan bir tür ağaçtır (coffeacinsi). Kahve ise, kahve çekirdeklerinin kavrulup, öğütülmesiyle elde edilen içeceklere verilen genel bir addır. Dünya genelinde o denli yoğun bir şekilde tüketilir ki, pek çok kaynağa göre sudan sonra yeryüzünde en çok içilen sıvıdır. Lezzetinin yanı sıra içerdiği kafein nedeniyle de tüketilen kahve, yaklaşık bin yıldır insanoğlu tarafından tarımı yapılan bir bitkidir. Kahve çeşitleri nelerdir? Türk Kahvesi – Telvesi ile servis yapılan tek kahve çeşidi Espresso – Makine ile hazırlanan, koyu kavrulmuş, İtalya’ya özgü bir kahve türüdür. Mırra – Şanlıurfa’ya özgü, birkaç kez demlenerek hazırlanan acı kahve Cappuccino – Espresso ve su buharı ile ile köpük haline getirilmiş süt eklenen kahve Americano – Espresso’nun sıcak su eklenerek yumuşatılmış şekli Cafe au lait – Fransızların sütlü filtre kahvesi Ethiopian Yirgacheff – Şarabımsı buruk tadı olan Etiyopya kahvesi Latte – Espresso’ya köpürtülmemiş sütün eklendiği kahve Mocca – Espresso’ya süt köpüğü eklenerek hazırlanan kahve Mocha – Latte’ye bol miktarda çikolata eklenmesiyle yapılan kahve Santos – Brezilya’da yetişen , büyük yeşilimsi taneli orta derecede kuvvetli kahve Sumatran – Düşük asit dengesine sahip Endonezya kahvesi Supremo – Sabahları içilen Kolombiya kahvesi Viennese – Espresso’ya çikolata ve krema katılarak hazırlanan Viyana usulü kahve Macchiato- Süt, espresso, vanilya şurubu, karamel Kahvenin adı nereden geliyor? ( Kahvenin etimolojisi) Kahve ağacının ilk bulunduğu yer olan Habeşistan’ın Kaffa yöresinin Arapça karşılığı “qahwah ” dır. Araplar bugün bilinen kahveyi henüz tanımıyorken kelime keyif veren içki, şarap anlamında kullanmaktaydı. Bugünkü anlamına 14. yüzyılda kazanmaya başlamıştır. Bu Türkçe de kahve’ye dönüşmüş, buradan da Avrupa’da café, caffe, koffie, coffee, koffie, Kaffee şekline gelmiştir. Tiryaki olmak kolay mı? Günümüzde, Elias Petropulos’un “Yunanistan’da Türk Kahvesi” kitabında anlattığı “tiryaki” tipleri var mıdır bilinmez ama bakınız eskiden tiryakilerin ne gibi özellikleri varmış: “Eskiden Tiryaki genellikle sertiko(sert) kahve içer. Tiryaki kahvesinin sıcak muhafaza edilmesi ve dudaklarının yanmaması için kalın kahve fincanı ister. Tiryaki kahvesini içmeye başlamadan önce, bir nefeste bir bardak soğuk su içer. Bunu boğazını ve ağzını temizleyip kahvenin tadını tam olarak alabilmek için yapar. Her tirayaki kahvesini kendine özgü bir bişimde içer. Kalın fincanda herhangi bir çatlak varsa kahve iade edilir. Eğer gecikirse söylenmeye başlarlar (Nerde kaldı kahve? Kılçıklarını mı ayıklıyorsun? diye). Kimi tiryakiler nedendir siparişi vermek için acele etmezler. Tiryakilerin çoğu kahvesini ağır ağır, aralıklarla, sükunet içinde, zevkli düşüncelere dalarak, yâni ruhlarını huzura kavuşturarak içerler. Uyanmak için ya da ağızlarına tad gelsin diye bir çırpıda içenler de vardır. Ağır kahve durulunca kalın telve oluşturur. Bu telve tiryakilerin çok hoşuna gider; çoğu telveyi yer, ya yalayarak, ya da parmaklarını fincana daldırarak( bu ayıp sayılmazdı). Fakat artık bu uygulama tamamen kalkmıştır denebilir.” Kahve bahane sohbet şahane! Kahvenin bir sohbet aracı olduğu çok doğrudur. Bir fincan kahve, insanları tatlı sohbetlere sürükleyen ve aralarında dostluk bağları sağlayan belki de en ayrıcalıklı içecektir. Kahveyi özenle seçtiğiniz insanlarla içmek isteyerek adeta ruhunuzu ısıtmak istersiniz. Dikkat ederseniz, çaya davet sesiyle, kahveye davet sesinin tonları bile farklıdır. “Kahvedaşınızla” öyle tatlı sohbetlere dalarsınız ki bitmemesi için kahvenizi küçük yudumlarla içersiniz. Gaye gönlün istediği dostla uzun süre kalmaktır. Kahvenizi yudumlarken “gönülden gönüle” sayısız köprüler kurar, ruhunuzu tarifsiz bir sıcaklıkla ısıtırsınız. Dostunuzla öylesine bir atmosferi paylaşıyorsunuzdur ki, artık ne deseniz ne söyleseniz yeridir. Çünkü karşınızda sizi anlayan bir dost vardır, kahve bahanedir. Dile kolay 40 yıl hatırı var Son olarak şunu söylemekte fayda var: Bugün alternatif içecek çeşitlerinin çoğalmasıyla kahvenin tahtının sarsıldığını düşünüyorsanız bu konuda size katılmadığımızı söylemeliyiz. Çünkü geçmiş yıllara göre kah-veye atfedilen önem bugün de az değil. “Bir fincan kahve olsam…”, “Ben bir küçük cezveyim…”, “Kahve Yemen’den gelir…”, “Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi…” gibi çok sayıda şarkıya, türküye konu olmuş, bu geleneksel içecek. Tabii, kolay değil! Bir tek fincan kahvenin 40 yıl hatırı var. İşte bu gizemli içeceğin 600 yıldır çok sevilmesinin ve gönüllere huzur veren muhabbetlerin ateşleyicisi olması belki de onu vazgeşilmez yapan! Bakın büyüklerimiz kahvenin bu yönünü ne güzel ifade etmişler; “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, Gönül bir dost ister kahve bahane”. Kaynaklar -Elias Petropulos,Yunanistan’da Türk Kahvesi, İstanbul, İletişim Yay.: 1995 -Taha Toros, Kahvenin Öyküsü, İstanbul, İletişim Yay.: 1998 – Sabahattin Türkoğlu, Türk Kahvesi, SKYLIFE Türk Hava Yolları Dergisi, Ekim 1996 -Metin Köse, Kahve olsam dolaplarda kavrulsam, Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, sayı: 434, 31 Mart 2003 -https://goo.gl/bnEZ5C -https://goo.gl/FZ5AEU -https://goo.gl/M26oMq -https://goo.gl/DU0m7n
  4. Doğru bir tespit. Ayrıca isminin başında Prof veya Dr. gibi ünvanlar bulunan kişiler halkı bilgilendirmeye çalışırken tam tersine korku yaratıyor. Korku da mitlere inancı daha da artırıyor. Bir deprem sonrası ( büyüklüğü ve yıkım gücü çok yüksek olmadığı zamanlarda bile) insanlar depremle ilgili açıklama ve tahminleri okuduklarında hemen etkilenip yaşadıkları bölgenin "afet bölgesi" ilan edilmesini talep eden söylemlerde bulunuyor. Olası bir tehlikeye karşı ilgili kurumlar normal olarak çadır vb gibi hazırlıklar yaptığında ise çoğu insan " çok büyük deprem olacakmış", veya "yakında büyük deprem olacakmış, ona hazırlık yapıyorlar" ya da " ceset torbaları bile hazırlamışlar, demek ki büyük bir deprem olacak ama bizden saklanıyor" gibi asılsız, kendi ürettikleri varsayımlara inanıp korkularını ve streslerini daha da büyütüyorlar. Oysa ki Türkiye bir deprem ülkesi. Bu gerçeği hiçbir zaman unutmadan bireysel olarak bilinçlenmeye, deprem anında nasıl davranılacağını öğrenmeye, aile içinde ara sıra küçük tatbikatlar yapmaya, acil durumlarda ne yapılacağı, nerede toplanılacağı, örneğin telefonlar kullanılamadığı zamanlarda aile üyelerinin nerede nasıl buluşacağı gibi konularda kararlar almaya çalışmak gerekir. Ayrıca devlet tarafından eksikler, yapılması gerekenler tespit edilip zaman içine yayılarak yapılmalı, denetimi sağlanmalı ve toplum olarak hazır olmaya çalışılmalıdır.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz.

Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

×
×
  • Yeni Oluştur...