Jump to content

Nergiz Kaplan

Bilim Üyesi
  • İçerik sayısı

    39
  • Katılım

  • Son ziyaret

  • Zafer Günleri

    1

Nergiz Kaplan kullanıcısının son zaferi 30 Temmuz

Nergiz Kaplan en beğenilen içeriğe sahiptir

Topluluk Puanı

2 Standart Seviye

2 Takipçiler

Güncel Profil Ziyaretleri

Güncel ziyaretçiler bloku aktif değil. Diğer kullanıcılar son ziyaretçilerinizi aktif edene kadar göremezler.

  1. Kefir simbiyotik mikroorganizmaların protein, yağlar ve şekerle kaplanıp bir araya gelerek oluşturduğu kefir taneleri kullanılarak yapılan fermente bir içecektir. Yüzyıllardır çok geniş ve farklı kullanım alanları olmuştur. Burada en faydalı yedi özelliğini göreceksiniz. Kefir taneleri birçok bakteri ve maya çeşidinin toplandığı beyaz kümeleridir. Bu fermente içecek, doğal bağışıklık ve sindirimi geliştiren en iyi içeceklerden biridir. İlk kez, Rusya’nın batı taraflarında Kafkasya dağlarında geliştirildiğine inanılmaktadır. Kefir kelimesinin de Türkçe’deki “keyif” sözcüğünden geldiğine inanılmaktadır. Oradaki çobanlar sütü taşımak için deri tulumlar kullanırlarmış. Bazen bu süt birkaç gün bekler ve fermente olurmuş. Fermantasyon süte köpüklü, soğuk ve tazeleyici bir tat verirmiş. Daha sonraları kefir oluşumuna sebep olan kültür bulunmuş ve sindirim sistemi bozuklukları, enerji düşüklüğü, kötü kötü bağışıklık fonksiyonlarına karşı kullanılmıştır. Abaza halkının olağan üstü yaşamları Kefirin geliştiren ve uzun süredir kullanmaya devam eden, Rusya’nın batısındaki – Kafkas dağlarındaki Abaza halkı en uzun yaşam süresine sahip kültürlerden biridir. Asırlık tabir edebilecek yaşam süresi oranı oldukça fazladır. John Robins, 100 yaşında sağlıklı (Healty at 100) adlı kitabında Abaza halkı üzerinde Dr. Alexander Leaf ile araştırmalarını tartışmıştır. Dr. Leaf, Abazaların oldukça ileri yaşlara aynı zamanda sağlıklı ve dinç kalarak ulaşabilme oranının nasıl bu kadar fazla olduğunu gözlemlemiştir. Abazaların yüzde 80 civarı 90 yaşının üzerinde, mental olarak sağlıklı ve sosyaldirler. Sadece yüzde 10 civarı duyma güçlüğü ve yüzde 4’ünde görme bozuklukları görülmüştür. Bunun üzerine Dr. Leaf yazısında “dünyanın hiçbir yerinde uzun yaşamda Kafkasyalılar kadar ünlü bir halk olamaz” diye belirtmiştir. KEFİR FERMANTASYONU NEDİR? Kefir taneleri “kefiran” diye bilinen bir polisakkarit içerir. Kefiran suda çözülebilir ve sarı/beyaz formu ile pirinç tanesini andırır. Oda sıcaklığında 12-48 saat aralığında mayalanır. Çiğ inek, koyun ve keçi sütü kefir fermantasyonu için en uygun ortamlardır. Bu hayvanların idealde otlaklarda beslenmiş olması istenir. Tahıllarla beslenen memelilerin sütü yüksek yağ asitlerine bağlı olarak iltihaplanmaya daha yatkındır. Süt içindeki aminoasit bileşiklerine ve kritik enzimlere zarar vermemek için kesinlikle pastörize ya da homojenize edilmemelidir. HİNDİSTAN CEVİZİ KEFİRİ Bir diğer popüler ve kolay kullanımlı kefir seçeneği de Hindistan cevizi suyudur. Bu su, potasyum ve az bulunan minerallerce oldukça zengindir. Ayrıca antioksidanlar ve sitokinin içerir. Sitokinin hücre bölünmesini düzenler ve bitkilerin yaşam oranlarında etkilidir. Bu içerikler, insan hücrelerinde de anti-aging (yaşlanmaya karşı) bir etki yaratır. Hindistan cevizi suyu kefiri hidrasyon seviyenizi iyileştirmenin, bağırsak ve mukus tabakalarındaki sağlıklı mikroflorayı yeniden kolonize etmenizin lezzetli bir yoludur. Hindistan cevizi suyu maya mikroorganizmalarını beslemek için çok az doğal şekere sahip olmasına rağmen mayalayabilir. Kefirin Sağlığa Faydaları Nelerdir? Kanserle Savaşır Hayvanlar üzerindeki araştırmalar göstermiştir ki, fermente besinler tüketmek birçok kanser tümörünü temizlemektedir. Dairy Science dergisinde yayımlanan farelerin bağışıklık sistemine yönelik bir çalışmada, düzenli kefir kullanımının göğüs kanserinin büyümesini durdurduğu yazılmıştır. Detoks Sürecine Yardımcı Olur “Mutajenler” DNA’mızı değiştiren farklı ajanlardır ve çevremizdeki her yerde bulunurlar. Örneğin; Aflatoksinler, yiyecek kaynaklı küflerden oluşan toksinlerdir, yer fıstığında (fıstık alerjisine sebep olur) ve işlenmiş sebze yağlarında (kanola, soya fasulyesi ve mısır) bol miktarda bulunurlar. Laktik asit bakterisi açısından zengin olan kefir, aflatoksinleri etkisizleştirir ve diğer mantar ve fungusları öldürerek sağlıklı bir genetik dizgiyi korur. Bağışıklığı Arttırır Bir sonraki hastalanışınızda, kefir yerine antibiyotik içeceğiniz için iki kere düşünün. Araştırmalar göstermektedir ki; probiyotikler sadece enfeksiyona sebep olan ajanları yok etmede değil, aynı zamanda semptomları da çözmede antibiyotikler kadar ve hatta daha iyi çalışırlar. Kemik Yoğunluğunu Yapılandırır 2014 yılında Ostreoporosis International dergisinde, yayınlanan bir çalışmada, kefir tüketiminin kemik yoğunluğunu artırdığı ve kemik erimesi riskini azalttığı bulunmuştur. IBS ve IBD sendromlarını iyileştirir Kefir içinde bulunan laktobakteri ve bifidobakteri türleri sebebiyle IBS (huzursuz bağırsak sendromu) üzerinde doğal olarak etkilidir. Kanadalı bir sağlık dergisinde, yoğurt ve kefir gibi probiyotikçe zengin besinlerin IBS’yi iyileştirdiği, IBD (iltahaplı bağırsak hastalıkları) üzerinde de azaltıcı olduğu yayınlanmıştır. Alerji ve Astımı engelleyebilir Immunology dergisinin son çalışmalarında, kefirin hem astım hem de alerji üzerinde pozitif etkisi olduğu bulunmuştur. Kefirin özellikle interlökin-4, T-helper hücreleri gibi iltihap/ateş belirleyicileri baskı altına aldığı görülmüştür. Araştırmacılar, kefirin güçlü ateş düşürücü etkisinin astımı önlemede kullanılabileceğini belirtmişlerdir. Laktoz intoleransını iyileştirir Kulağa çılgınca gelebilir fakat evet, fermente bir süt ürünü olan kefir laktoz intoleransı (duyarlılığı) olan insanların sorunlarına yardım edebilir. Dikkatinizi buraya verin: Fermantasyon yiyeceğin kimyasındaki bir değişimdir, bu sebeple fermente olmuş süt, yani kefir, düşük laktoza sahiptir. Kefir ve Yoğurt arasındaki farklar nelerdir? Kefirle yoğurt arasında birçok kez karşılaştırma yapılmıştır. En önemlisi kefir bazı nedenlerden ötürü probiyotik bir güç merkezi olarak değerlendirilebilir. Yoğurt, sadece bazı bakteri türlerini bulundurur. Kefir ise, çok daha geniş bir faydalı bakteri çeşitliliğine sahiptir. Kefir, yoğurtta olmayan Lactobacillus Caucasus, Leuconostoc, Acetobacter türleri ile Streptococcus türlerini içerir. Ayrıca kefir, Saccharomyces gibi faydalı mayaları da içermektedir. Bu mayaların vücuttaki patojenik mayaları avlayıp yok ettikleri bilinmektedir. Bu faydalı mayalar Kandida Albikan mantarı (cilde, ağıza, bağırsaklara ve vajinaya bulaşan bir mantar) gibi tehlikeli mantarlar için de en iyi savunmadır. Bunlar bağırsak duvarını temizleyen, saflaştıran, güçlendiren özel SWAT timleri gibidir. Bu mikroorganizmalar vücudun Escherichia coli, Salmonella gibi tehlikeli patojenlere ve bağırsak parazitlerine karşı daha etkili bir savunma yapmasına yardımcı olurlar. Bağırsak Floranızı Optimize Edin Zayıf bakteri dengesi kan şekerindeki dengesizliklere, kilo almaya, zayıf bağışıklık, düşük enerji ve hazımsızlık gibi birçok rahatsız edici şeye sebep olur. Kefir, vücudunuzdaki mikroflorayı dengeleyerek tüm bu problemlerin çözümünü bulacağınız adrestir. Aktif maya ve bakteriler besinlerin bağırsakta emilimini sağlar ve az bulunan mineraller ile B vitaminlerinin alınımını artırır. Her alanda faydalı içeriği, iyileştirici ve sağlık bakım etkisi sağlar. Bunun gibi fermente ürünler maksimum sağlık ve uzun ömür için vücudu temizler, iç ekosistemi dengeler. Kaynaklar Mehmet Ozel tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  2. Spor ve egzersiz nasıl vücudumuza faydalıysa, müzik de aynı şekilde beynimize faydalı. Sadece müzik dinlediğimiz zaman bile beynimizde birden çok alan aktif hale geliyor, beynimizi çalıştırmış oluyoruz. Ancak asıl fayda bir enstrüman çaldığımız zaman ortaya çıkıyor, bu şekilde beynimize sıkı bir egzersiz yaptırmış oluyoruz. Bu Ted videosunda enstrüman çalmanın uzun vadeli olumlu etkileri akıcı bir şekilde anlatılıyor. Videoyu Türkçe alt yazıyla izlemek için videonun altındaki bantta yer alan ayarlar menüsünden Türkçe alt yazıyı seçebilirsiniz. Müzik dinlediğinizde, buna beyninizin birden çok bölgesi dahil ve aktif olur. Ama aslında bir enstrüman çaldığınızda bu etkinlik bütün bir beyin egzersizine dönüşür. Peki neden? Anita Collins, bir müzisyenin enstrüman çalarken beyninde patlayan havai fişekleri anlatıyor ve bu zihinsel egzersizin uzun dönemli olumlu etkilerini inceliyor. Ders: Anita Collins, Animasyon: Sharon Colman Graham Konuşma metnini de ekleyelim, belki okuyarak durumu çözmek isteyen arkadaşlarımız olabilir. Çeviri: Mehmet Bostancı "Müzisyenler enstrümanlarını her ellerine aldıklarında beyinlerinde havai fişekler patladığını biliyor muydunuz? Müziği okurken, kesin ve çalışılmış hareketlerini yaparken dışarıdan sakin ve odaklanmış gözüküyor olabilirler. Ama beyinlerinin içinde bir parti dönüyordur. Bunu nasıl mı biliyoruz? Son 20 - 30 senede sinirbilimciler, gerçek zamanlı incelemelerle beynimizin nasıl çalıştığı hakkında dev buluşlar yaptılar. Bunun için FMRi ve PET tarama aletleri kullandılar. İnsanlar bu makinelere bağlandıklarında okumak veya matematik problemleri çözmek gibi görevlerin her birinin beyinde karşılığı olan bölgeleri ve bunların o andaki etkinlikleri izlenebilir. Araştırmacılar katılımcılara müzik dinletince, havai fişekler gördüler. Beyinlerinin birden çok bölgesi aynı anda parlıyordu. Sesi işleyip melodi ve ritm gibi öğelerine ayrıştırdıktan sonra hepsini geri bir araya getirerek birleşik bir müzik deneyimi oluşturuyorlardı. Ve beynimiz bütün bu işi, müziği ilk duyduğumuz andan ayağımızla tempo tutmaya başlayana kadar geçen kısacık anda yapıyor. Fakat bilim adamları, müzik dinleyenlerinkinden ziyade müzisyenlerin beyinlerini incelemeye döndüğünde, küçük havai fişekler dev bir şölene dönüştü. Ortaya çıktı ki, müzik dinlemek beyni gayet ilginç etkinliklere soksa da enstrüman çalmak beyinde bütün bir vücut egzersiziyle eşdeğer. Sinirbilimciler beynin birden çok alanının parladığını, aynı anda farklı bilgileri karışık, birbirleriyle ilgili ve şaşırtıcı derecede hızlı serilerle işlediğini gördüler. Ama müzik hakkında beyni böyle aydınlatan şey nedir? Bu araştırma hala yeni sayılır fakat sinir bilimcilerin gayet iyi bir fikri var. Bir enstrüman çalmak beynin hemen hemen bütün bölümlerini aynı anda meşgul ediyor, özellikle de görsel, işitsel ve motor kortekslerini. Ve başka herhangi bir egzersiz gibi, enstrüman çalmaya disiplinli ve planlı çalışma, bu beyin işlevlerini güçlendiriyor ve bu güce başka aktivitelerde başvurmamızı sağlıyor. Müzik dinlemek ve enstrüman çalmak arasındaki en bariz fark, ikincisinin beynin iki yarımküresi tarafından da kontrol edilen ince hareket becerilerine ihtiyaç duymasıdır. Aynı zamanda sol beyinin daha ilişkili olduğu sözel ve matematiksel keskinlik ile sağ beyinin öne çıktığı yenilikçi ve yaratıcı içeriği birleştirir. Bu sebeplerden, enstrüman çalmanın beyindeki corpus callosum bölümünün, yani iki yarımküre arasındaki köprünün hacmini ve etkenliğini arttırdığı bulunmuştur. Böylece beyinde mesajlar daha hızlı ve daha çeşitli yollardan iletilebilir. Bu, müzisyenlerin hem akademik hem de sosyal ortamlarda sorunlara daha etkili ve yaratıcı çözümler getirebilmesini sağlar. Müzik yapmak, duygusal içeriğini ve mesajını üretmeyi ve anlamayı da kapsadığı için, müzisyenlerin genelde daha yüksek seviyelerde yürütme işlevi vardır. Yani planlamayı, strateji üretmeyi ve detaylara dikkati içerirken aynı anda kavramsal ve duygusal alanları analiz etmeyi gerektiren birbiriyle bağlantılı görevler kategorisi. Bu becerinin aynı zamanda hafızamızın çalışma sistemine de etkisi vardır. Ve gerçekten de, müzisyenler anılarını daha hızlı ve efektif yaratarak, saklayarak ve anımsayarak gelişmiş hafıza becerileri gösterirler. Çalışmalar, müzisyenlerin yüksek derecede bağlantılı beyinlerini her bir anıya birden çok etiket vererek kullandığını bulmuştur. Örneğin; kavramsal bir etiket, duygusal bir etiket, işitsel bir etiket ve bağlamsal bir etiket... Adeta iyi bir internet arama motoru gibi. Peki, bütün bu faydaların örneğin spor veya resim yapmak yerine sadece müziğe özel olduğunu nasıl biliyoruz? Ya da müziğe başlayan insanlar zaten en başından daha akıllı olabilirler mi? Sinirbilimciler bu konuları araştırdılar, fakat şimdiye kadar bulduklarına göre bir müzik aleti çalmayı öğrenmenin sanatsal ve estetik alanları diğer araştırılan bütün etkinliklerden farklı, diğer sanat dalları dahil. Ve aynı seviyede kavramsal beceri ve sinirsel işlem gösteren katılımcılar üzerinde yapılan birkaç rastgele çalışmaya göre, bir dönem müzik öğrenimi görmüş olanlar diğerlerine nazaran birden çok beyin bölgesinde gelişme gösterdiler. Enstrüman çalmanın zihinsel yararları hakkında yapılan bu yakın tarihli araştırma zihinsel işlemler hakkındaki anlayışımızı geliştirerek beynimizdeki harika orkestrayı yaratan iç ritmleri ve karmaşık etkileşimi ortaya çıkardı."
  3. Alkol bileşeni beyine ulaştığında vücudun sistemlerini yavaşlattığı anlamına gelir. Ayrıca karaciğere, sindirim sistemine, kardiyovasküler sisteme ve diğer sistemler üzerine ekstra baskı uygulayarak vücudun işleyişini zorlaştırabilmektedir. Alkol, Amerika Birleşik Devletleri’nde yetişkinlerde en sık kullanılan yasal bir ilaç ve eğlence kaynağıdır. İnsanlar sosyalleşmek, rahatlamak ve kutlama amacıyla sıklıkla alkol tüketmektedirler. 2017 yılında, Amerika’da yapılan istatistiği değerlendirmeye göre, 18 yaşını geçenlerin yaklaşık yarısı son bir ayda alkol tüketmiş, 12-17 yaş aralığının ise yaklaşık yüzde 9’undan fazlası alkol tükettiği bilgisine ulaşılmıştır. Ulusal İlaç Kullanımı ve Sağlığı Anketi’ne (NSDUH) göre, ABD’de 18 yaş ve üstü 15,1 milyon insanda alkol kullanım bozukluğu (AUD) görülmektedir. Alkol hakkında bilinmesi gerekenler; Saf alkol renksiz, kokusuz ve yanıcı bir sıvıdır. Meyveler ve tahıllar alkol yapımında en sık kullanılan yiyeceklerdir. Alkol, ABD’deki küçükler tarafından kötüye kullanılan bir numaralı ilaçtır. Karaciğer saatte sadece bir içkiyi okside edebilir. Alkol, doğumdan ergenliğe kadar gelişmekte olan beyin için zararlıdır. Hamilelik sırasında hiçbir miktarda alkol tüketimi güvenli kabul edilemez. Reçetesiz (OTC) veya reçetesiz diğer ilaçlar ile birlikte, alkolün etkileri ölümcül olabilir. Alkolün kısa vadeli etkileri; Alkol tükettikten birkaç dakika sonra, mide astarındaki ince damarlar ve ince bağırsaklar tarafından emilerek kana karışır. Alkolün kısa vadeli etkileri bazı değişkenlere bağlıdır: Ne kadar tüketildiği Ne kadar hızlı tüketildiği Bireyin kilo, cinsiyet ve vücut yağ yüzdesi Yemek yedikten sonra mı tüketildi? Bir öğünle içmek, emilim hızını yavaşlatırken, daha az yan etki ve daha az zehirlenme ile sonuçlanmaktadır Aşırı alkol alımında zehirlenme belirtileri; İlk başta, kişi rahat hissedebilir. Daha fazla alkol kullandıklarında ise zehirlenme ortaya çıkabilir. Zehirlenme belirtileri şunlardır: Konuşmada bozukluk Sakarlık ve kararsız yürüyüş Uyuşukluk Kusma Baş ağrısı Duyuların çarpıtılması ve algı Bilinç kaybı Bir içkinin eşdeğerli ne kadardır? Kandaki alkol konsantrasyonu (BAC), kan dolaşımındaki alkol miktarıdır. Etanolün ağırlığı, 100 mililitre (ml) kan başına gram olarak ifade edilir. West Virginia Üniversitesi, bir kişinin bireysel faktörlere bağlı olarak aşağıdakileri yaşayabileceğini öne sürüyor: İçki sayısı, kandaki alkol konsantrasyonu ve etkileri Alkol intoleransı; Bazı insanlar, alkol içtikten hemen sonra kendilerini rahatsız hissettiklerinden duyarsızlık veya alkole veya bir içecekte başka bir bileşene alerjisi olabilmektedir. Belirtiler şunları içerir: Yüz kızarması Mide bulantısı ve kusma Astımın kötüleşmesi İshal Düşük kan basıncı Alkol intoleransı, Hodgkin lenfoma belirtiside olarbilir. Alkolü, diğer reçetesiz ilaçlar ile (reçetesiz hazırlıklar, reçeteli veya eğlence amaçlı ilaçlar) birleştirmek, solunum ve merkezi sinir sistemleri üzerinde ciddi etkilere neden olabilir. Alkolün GHB, rohypnol, ketamin, sakinleştiriciler ve uyku hapları ile karıştırılması özellikle tehlikelidir. Bağımlılık; Bir kişi düzenli olarak çok miktarda alkol tüketirse, toleransları artabilir ve vücudun istenen etkiyi elde etmek için daha fazla alkol alması gerekir. Vücut ilacın varlığına adapte olduğunda, bağımlılık meydana gelebilir. Tüketim aniden durursa, kişi yoksunluk belirtileri yaşayabilir. Alkol bağımlılığı, alkol, kişiler arası ilişkiler ve çalışma kabiliyeti üzerindeki olumsuz etkisine rağmen güçlü bir özlemle karakterize bir hastalıktır. Eğer kişi içmeyi bırakırsa, geri çekilme semptomları yaşar. Çekilme belirtileri ve belirtileri genellikle son içmeden 4 ila 72 saat sonra veya alımın azalmasından sonra ortaya çıkar. Yaklaşık 48 saatte zirve yapar ve 5 güne kadar sürebilirler. Alkol bağımlılığında tedavi; Alkol bağımlılığının tedavisi çeşitli müdahaleleri içerir ve tıbbi, sosyal ve aile desteği gerektirir. Bunlar; Bireysel ve grupla psikolojik danışma disülfiram (Antabuse), naltrekson ve akamprosat (Campral) gibi ilaçlar Adsız Alkolikler gibi destek ağlarına katılım Bir hastane veya tıbbi tesisteki detoksifikasyon programı, daha fazla bakıma ihtiyaç duyanlar için başka bir seçenektir. Kübra Erdem tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  4. Tıbbı düşündüğümüzde, hastane veya doktorun ofisini, steril alanları ve bizi daha iyi hissettiren şeyleri hayal ediyoruz. Ancak, binlerce yıl önce hastalıkların iyileştirilmesinde kullanılan ilaçlar bugünkünden biraz farklı görünüyordu. Tarih öncesi dönemde tıp çok geniş bir dönemi kapsıyor ve dünyanın bölgelerine- kültürlerine göre değişiklik gösteriyor. Antropologlar, insanlık tarihini inceliyorlar ve henüz insanların tarih öncesi çağlarda tıbbı tam olarak nasıl uyguladıklarını keşfetmediler. Bununla birlikte, günümüzde bazı uzak topluluklarda gördükleri insan kalıntılarına ve yaşam tarzına dayanarak tahminlerde bulunabiliyorlar. Buna ilaveten, tarih öncesi çağlardaki insanların, koşulları ve hastalıklar için doğal ve doğaüstü sebepler ve tedavilerin bir kombinasyonuna inanmış olduğundan emin olabilirsiniz. Tıbbi araştırmalar Deneme ve yanılma, tarih öncesi tıpta bir rol oynayabilirdi, ancak böyle bir araştırma bulunmuyordu. İnsanlar deneyler yaparken yeni veya mevcut tedavileri bir plasebo veya kontrol ile karşılaştırmamış veya tesadüf, yaşam tarzı ve aile öyküsü gibi faktörleri dikkate almamışlardır. Tarih öncesi toplulukların insan vücudunun nasıl çalıştığı hakkında neyi ne kadar bildiklerini kesin olarak kimse bilmiyor; ancak bazı tahminlerle antropologların bulduğu sınırlı delillere dayandırırız. Örneğin tarih öncesi mezarlardaki uygulamalar, o dönemlerde insanların kemik yapıları hakkında bir şeyler bildiklerini gösteriyor. Bilim adamları, vücudun hangi bölgesinden geldiğine göre, etten sıyrılmış, ağartılmış ve birlikte istiflenmiş kemikler bulmuşlardır. Bazı tarih öncesi toplulukların yamyamlığı topluluklarında uyguladıklarına dair de arkeolojik kanıtlar da bulunmaktadır. Büyük olasılıkla, tarih öncesi insanlar ruhların yaşamlarını belirlediğine inanıyordu. Kolonistler, Avustralya’daki insanların ise yaraları dikebildiklerini ve onları düzeltmek için çabaladıklarını çamurda buldukları kırık kemiklerden bulmuşlardır. Tıp tarihçileri bu becerilerin tarih öncesi muhtemelen var olduğuna inanmaktadır. Arkeologların tarih öncesi çağlara ait mezarlarda buldukları kanıtların çoğu sağlıklı fakat kötü bir şekilde belirlenmiş kemikleri göstermektedir. Hastalıklarla başa çıkmak Günümüzde halk sağlığının öncelikleri arasında:hastalığın yayılmasını önleme, iyi hijyen uygulamalarını takip etmek, insanların kendilerini, hayvanlarını ve evlerini temiz tutmaları için temiz su sağlamaktır.Buna karşılık, tıp tarihçileri, tarih öncesi insanların halk sağlığı kavramı olmadığından oldukça emindir. Bunun yerine, bireyler çok fazla hareket etme eğilimindeydiler ve uzun süre bir yerde kalmadılar, bu nedenle halk sağlığı altyapısı fikri muhtemelen bulunmuyordu. Tarih öncesi boyunca insanlar da tıpkı bugün olduğu gibi sağlık sorunları yaşadılar. Ancak, farklı yaşam tarzları ve yaşam ömürleri olduğu için, hastalıklar şu an sahip olduğumuzdan farklıydı. Hastalık çeşitleri nelerdir? Aşağıda tarih öncesi zamanlarda yaygın olabilecek bazı hastalıklar bulunmaktadır: Osteoartrit Omurga ve spondilolizin mikro çatlakları Alt sırtın aşırı gerilmesi Enfeksiyonlar ve komplikasyonlar Raşitizm İlaçlar İnsanlar tarih öncesi çağlarda şifalı otlar kullanıyorlardı. Doğal kaynaklardan elde edilen bitki ve otları ilaç olarak kullandıklarına dair sınırlı kanıt vardır. Bununla birlikte, bitkilerin hızla çürümesinden dolayı tüm çeşitlerin neler olabileceğinden emin olmak zor. Göçebe kabileler uzun mesafeler katetdiğinden daha geniş bir malzeme yelpazesine sahiptiler. Kullanılan şifalı bitkiler nelerdir? Irak’ta bugünkü arkeolojik alanlardan, insanların yaklaşık 60.000 yıl önce ebegümeci ve civanperçemi kullandığına dair bazı kanıtlar bulunmuştur. Civanperçemi (Achillea millefolium): Bunun bir damar daraltıcı, terletici, aromatik ve uyarıcı olduğu söylenir. Bir daraltıcı özelliği dokularda kasılmaya neden olur ve böylece kanamayı azaltır. İnsanlar muhtemelen yaralara, kesiklere ve sıyrıklara büzücü uyguladılar. Günümüzde insanlar hala yaraları, solunum yolu enfeksiyonlarını, sindirim problemlerini, cilt hastalıklarını ve karaciğer hastalıklarını tedavi etmek için dünya çapında civanperçemi kullanıyorlar. Achillea millefolium Ebegümeci (Malva neglecta): İnsanlar bunu kolon temizleme özelliklerinden dolayı bitkisel bir infüzyon olarak hazırlamış olabilirler. Biberiye (Rosmarinus officinalis): İnsanların biberiyeyi şifalı bir bitki olarak kullandığına dair dünyanın birçok bölgesinden kanıtlar bulunmaktadır. Sonuç olarak, eski zamanlarda ne için kullandıklarından emin olmak zor. Piptoporus betulinus Birch Polypore (Piptoporus betulinus): Huş Avrupa Alplerinde yaygındır ve insanlar bunu müshil olarak kullanmış olabilirler. Arkeologlar mumyalanmış bir insanı incelediklerinde huş izleri bulmuşlardır. Kübra Erdem tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  5. Binlerce yıldır bira üreticileri Saccharomyces cerevisiae‘nin uzmanlaşmış suşlarını kullanarak bira ürettiler. Bira mayasının tarihi kökenleri tam olarak anlaşılmamış olsa da bira üretimi mikropların keşfinden öncesine dayanmaktadır. Rochester Üniversitesi’ndeki Justin Fay liderliğindeki açık erişimli PLOS Biology dergisinde 5 Mart’ta yayınlanan yeni bir çalışmada, modern bira suşlarının Avrupa üzüm şarabı ve Asya pirinç şarabı suşlarının bir karışımından elde edildiğini göstermektedir. Bu bulgu, bira mayasının, tarihi bir Doğu-Batı fermantasyon teknolojisi transferinden, evsel olarak geliştirilen bitki ve hayvanların İpek Yolu ile transferine benzer şekilde ortaya çıktığını göstermektedir. Herhangi bir evcil organizmanın tarihsel kökenleri, genellikle son göç hareketi, gen akışı ve diğer gruplarla karışması gibi etkenlerle belirlenmektedir. Antik DNA analizi birçok tarihi olayın yeniden inşası için bir nimet iken, eski fermente içecekler ve bunları üretmek için kullanılan mikroplar o süreçte mevcut değildir. Bununla birlikte, birçok bira suşunun poliploid olduğu bilinmektedir (anlamı: genomlarının ikiden fazla kopyası vardır)bu, diğer popülasyonlardan izole kalmalarını sağlamıştır ve araştırmacılara atalarının yaşam kalıntısı hakkında bilgiler vermektedir. Makgeolli (Geleneksel Pirinç Şarabı) Bira suşlarının tarihini yeniden yapılandırmak için, araştırmacılar bira suşlarının genomlarını sıralamışlar ve dünyanın dört bir yanından gelen referans suşlarından oluşan panelleri karşılaştırdılar. Bira türlerini dört grup altında topladılar. Bu grupların tamamı, hem Avrupa üzüm şarap suşları hem de Asya pirinç şarabı suşlarından oluşan bir karışım özelliği göstermektedirler. Suşlar ayrıca başka bir popülasyonda bulunmayan yeni gen varyantlarını da içermektedirler. Bu yeni varyantların kökeni daha az netleşmiş, ancak bollukları belli karakter altında değil veya nesli tükenmiş bir popülasyondan türetildiğini ileri sürmektedir. Poliploid genomları statik olmadığından, bira suşlarının evrimi sırasındaki olayların düzeninin ve zamanlamasının tamamen yeniden yapılması oldukça zordur. Poliploid genomlarındaki değişiklikler hücre bölünmeleri sırasında meydana geldiğinden bira suşunda çeşitliliği sağlamakta ve muhtemelen çeşitli bira yapım stillerinde uzmanlaşmada önemli bir rol oynamıştır. Kübra Erdem tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  6. Yankısız odalar, dünyadaki en sessiz yerlerdir ve negatif desibel cinsinden ölçülen arka plan seslerine sahiptirler. Bu odacıklarda birkaç dakika kaldıktan sonra kulaklarınız ortama alışır ve kalp atışınızı, kulaklarınıza nazikçe pompalanan kanı duyabilir ve bu nedenle yön değiştirirken hatta ayakta dururken sorunlar yaşayabilirsiniz.
  7. Periyodik tablo kimyagerler ve diğer bilim adamları için en değerli araçlardan biridir çünkü periyodik tablo kimyasal elementleri en kullanışlı biçimde sıralar. Modern periyodik tablonun nasıl düzenlendiğini tam anlamıyla anladığımızda, atom sayıları ve sembolleri görmekten çok daha fazlasını yapabiliriz. Periyodik Tablonun Organizasyonu Periyodik tablonun dizilimi, elementlerin özelliklerini grafikteki elementlerin pozisyonlarına göre tahmin etmenizi sağlar. Nasıl mı? Elementler, atom numaralarının sırasına göre listelenmişlerdir. Atom numarası, o elementin atomundaki proton sayısıdır. Öyleyse, 1 numaralı element (hidrojen) ilk elementtir. Her hidrojen atomu 1 protona sahiptir. Yeni bir element bulunana kadar, masadaki son element 118 numaralı elementtir. 118 elementinin her atomunun 118 protonu vardır. Bugünün periyodik tablosu ile Mendeleev’in periyodik tablosu arasındaki en büyük fark budur. Orijinal tablo, artan atom ağırlığına göre organize edilmiştir. Dmitri Mendeleev, elementlerin artan atom ağırlığı sırasına göre düzenlendiği kimyasal elementlerin periyodik sınıflandırmasını tasarladı. Periyodik tablodaki her yatay satıra periyot adı verilir. Periyodik tablo üzerinde yedi periyot vardır. Aynı periyottaki elementlerin tümü, bu düzen boyunca soldan sağa doğru hareket ettiğinizde, elektronların metalik özelliklerden metalik olmayan özelliklere doğru geçişini sağlayan elektron temel durum enerji seviyesine sahiptir. Periyodik tablodaki her dikey sütuna grup adı verilir. 18 gruptan birine ait elemanlar birbirlerine benzer özellikleri paylaşır. Bir grup içindeki her bir elementin atomları, en dıştaki elektron kabuklarında aynı sayıda elektrona sahiptir. Örneğin, halojen grubunun elemanlarının tümü -1 değerine sahiptir ve oldukça reaktiftir. Periyodik tablonun ana gövdesinin altında bulunan iki element satırı vardır. Bu elementler oraya yerleştirilirler, çünkü, olmaları uygun olması gereken yer yoktu. Bu element sıraları ise lantanitler ve aktinitlerdir ki bunlar özel geçiş metalleridir. Üst sıra 6. periyota aitken , alt sıra 7. periyota aittir. Her elementin periyodik tabloda kendi karosu veya hücresi vardır. Element için verilen kesin bilgiler değişkenlik gösterir, ancak her zaman atom numarası, elementin simgesi ve atom ağırlığı bu hücrelerde vardır. Element sembolü, bir büyük harf veya başka bir büyük harf ve bir küçük harf olan kısa bir gösterimidir. Bunun istisnası, periyodik tablonun sonundaki, yer tutucu isimleri (resmi olarak keşfedilene ve isimlendirilinceye kadar) ve üç harfli sembolleri olan unsurlardır. İki ana eleman tipi vardır; metal ve ametal. Metaller ve ametaller arasında ara özelliklere sahip elemanlar da vardır. Bu elemanlara metaloid veya yarımetal denir. Metal olan element gruplarının örnekleri arasında alkali metaller, toprak alkali metaller, bazik metaller ve geçiş metalleri bulunur. Ametal olmayan element gruplarının örnekleri, ametaller (elbette), halojenler ve soy gazlardır. Konum Tahmini Belirli bir element hakkında hiçbir şey bilmiyor olsak bile, periyodik tablodaki konumuna ve size tanıdık gelen elementlerle olan ilişkisine dayanarak bununla ilgili tahminlerde bulunabiliriz. Örneğin, osmiyum (Os) elementi hakkında hiçbir şey bilmiyor olabiliriz, ancak periyodik tablodaki yerine bakarsak, demir ile aynı grupta (sütun) bulunduğunu görürüz. Bu, iki elementin bazı ortak özellikleri paylaştığı anlamına gelir. Bildiğimiz gibi demir yoğun, sert bir metaldir. Buradan yola çıkarak Osmiyumun da yoğun ve sert bir metal olduğunu tahmin: edebiliriz. Dinamik Periyodik Tablo: Periyodik Tablo – sigmaaldrich.com Eğilimler Elementler benzer elektronik yapıya göre gruplandırılmıştır, bu da tekrarlayan element özelliklerini periyodik tablodaki hali hazırda belirgin hale getirir. –Elektronegatiflik: Bir atomun bağ elektronlarına sahip çıkma isteğine elektronegatiflik denir. Genel olarak, elektronegativite soldan sağa doğru artar ve bir grupta aşağı indikçe azalır. Elektronegatiflik değerleri arasındaki fark büyüdükçe, iki atomun kimyasal bir bağ oluşturması daha olasıdır. –İyonlaşma enerjisi: İyonlaşma enerjisi, bir elektronu gaz halindeki bir atomdan uzaklaştırmak için gereken en küçük enerji miktarıdır. İyonlaşma enerjisi bir sıra boyunca (soldan sağa) hareket edildikçe artar, çünkü artan proton sayısı elektronları daha güçlü çeker. Bir gruptan aşağıya indiğimizde (yukarıdan aşağıya), bir elektron kabuğu daha eklendiğinden, en dıştaki elektronu atom çekirdeğinden uzağa hareket ettirerek iyonlaşma enerjisini azaltır. –Atomik Yarıçap ve İyonik Yarıçap: Atomik yarıçap, çekirdekten en dıştaki kararlı elektrona kadar olan mesafedir; iyonik yarıçap ise birbirine temas eden iki atom çekirdeği arasındaki mesafenin yarısı kadardır. Bu ilgili değerler periyodik tablodaki aynı eğilimi göstermektedir. Periyodik tablodan aşağı doğru hareket ettikçe, elementler daha fazla protona sahip olur ve elektron enerji kabuğu kazanır, bu sayede atomlar daha büyük hale gelir. Periyodik tablonun bir sırası boyunca ilerlerken, daha fazla proton ve elektron olmasına rağmen elektronlar çekirdeğe daha yakın tutulur, böylece atomun toplam boyutu düşer. –Metalik Karakter: Periyodik tablodaki elementlerin çoğu metaldir, yani metalik karakter gösterirler. Metallerin özellikleri metalik parlaklık, yüksek elektriksel ve termal iletkenlik, dövülebilirlik ve diğer bazı özellikleri içerir. Periyodik tablonun sağ tarafı, bu özellikleri göstermeyen yani metal olmayanları içerir. Diğer özelliklerde olduğu gibi, metalik karakter değerlik elektronlarının konfigürasyonuyla ilgilidir. –Elektron ilgisi: Elektron ilgisi, bir atomun bir elektronu ne kadar kolay kabul ettiğidir. Elektron ilgisi, grup boyunca yukarıdan aşağı hareket edilince azalır ve periyodik tablonun bir sırası boyunca soldan sağa hareket edince artar. Bir atomun elektron ilgisi için belirtilen değer, bir elektron eklendiğinde kazanılan enerji veya bir elektron, tek yüklü bir anyondan çıkarıldığında kaybolan enerjidir. Bu, dış elektron kabuğunun konfigürasyonuna bağlıdır, bu yüzden bir grup içindeki elemanlar benzer bir ilgiye sahiptir (pozitif veya negatif). Tahmin edebileceğiniz gibi, anyonları oluşturan elementlerin elektronları katyon oluşturanlardan daha az çekmesi olasıdır. Soygaz elemanları sıfıra yakın bir elektron ilgisine sahiptir. Konu Tuba Nur Açık tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  8. Açıkcası D-SLR gibi makinelerle zaten çok odaklı bir amacınız yok ise uğraşmanıza değmez, hem vaktinize, hem paranıza yazık olur. Ortalıkta bu tarz çok fazla insan dolaşıyor, bir makine bir lens hop aynada kendi fotoğrafını çekip fotoğrafçıyım diyor. Olmaz, saygısızlıktır. Bir de sizin gibi kendini bilen, ihtiyacına göre hareket etmek isteyen dostlarımız var, iyi ki de varlar. Dengeyi sağlayan kanat sizsiniz bu dengesizlik içerisinde çünkü, inanın bana. Dijital bir makineyle, günlük çekimlerinizi gayet keyifli bir şekilde idare edebilirsiniz. Peki alırken nelere dikkat edeceksiniz? Şimdi sizin yerinize girdim MediaMark, Teknosa gibi bir dükkana, raflarda koruma kilitli aletler duruyor, açılabiliyor, çekim yapılabiliyor, 1 metre mesafeden dışarı çıkarılamıyor kilitten dolayı. Görevli arkadaşla muhattap olmadan makineyi açıyorum, otomatik moduna alıyorum ve flash’ı açıyorum. Önce bir yanımdaki arkadaşımı çekiyorum, sonra hareket ederken çekiyorum, el kol oynatırken. Sonra flash’ı kapatıp ortam ışığı ve spotlar ile aynı işlemi tekrarlıyorum. Sonra açıyorum flash’ı tekrar, hemen rafta bulunan etikete odaklamaya çalışıyorum makineyi, farklı uzaklıklardan, yazıları ne kadar yakından/uzaktan netleyebildiğine bakıyorum; ne kadar sürede, ne kadar netleyebiliyor? Çekiyorum fotoğrafları, sonra yanımdaki arkadaşımla beraber LCD ekranından bakıyorum, hangileri net, istediğim gibi, profesyonel detaylara dalmadan, gördüğüm görüntüye, kullanılabilirliğine, işlem yapma hızı, fotoğraflar arasındaki geçiş süresi gibi detaylara da arada göz atıyorum. Çok özel bir amacım yoksa maksimum 4 ya da 5 makineyi deniyorum (ki zaten promosyon, yeni ürün vs derken hep aynı Megapiksel ve özelliklerde aletler ucuzdan pahalıya doğru dizilmiş oluyor genelde) ve hop gözüme kestirdim bile bir tane. Alıyorum çıkıyorum. Netlik, keskinlik, renk yumuşaklığı, tonlama hassasiyeti, diyafram hızı, işlem hacmi, piksel oranı, dpi basma özelliği; ne gerek var, günlük kullanıcam, başımı ağrıtmasın yeter diyorum dönüp gidiyorum.
  9. Muasır medeniyet sözünü; İçinde bulunulan asırda hayatın her alanında sosyal olarak, ekonomik olarak, kültürel olarak , bilimsel olarak en ileri, en gelişmiş gücü ve imkanı yine en fazla olan devlet , millet topluluğu olarak geniş bir bakış açısıyla tanımlayabiliriz. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ; Günümüz teknolojisi ile Uzay çalışmalarının yapıldığı gökyüzünün ötesine, binlerce yıl önce kadim Türk medeniyetinin, kültürünün , yaşayışının göğe bakarak akıl yoluyla şekillendiğini elbette bilmekteydi. Bu sebeple 10. Yıl Nutkunda; diyerek toplumuzun her bir bireyinin bilimde her türlü gelişmeyi yapabilmesi için bizzat sözleri ile teşvik etmiştir. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ; Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Türkiye Cumhuriyetimizde bilim ve teknoloji de muasır medeniyetler seviyesinde finansal destek sağlamaktan ve temeli için alt yapı ve kurumları tesis etmekten sorumlu bilim koordinasyonu sağlayan devlet teşvik kurumlarımızdır. Bilimsel kurumlarımızın devlet teşviki ile bilimsel çalışmalarda başarı sağlayacağı aşikardır. Eğitim kurumlarında bilimsel araştırma teşviki, bilimsel araştırma yapmak için bilim ile uğraşan her bireyin maddi ve manevi destek almasını sağlayacak düzenin kurulması yine bilimi öncelik edinmiş devlet yönetimi ile mümkün olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti devletimizin araştırma ve geliştirme olan AR-GE ‘ye yatırım yapması , bilimsel olan her şeye merakın ve azmin uygulayıcısı olan bireylerin, kişisel araştırmalarına da destek olması , bağımsız ve bilimsel araştırma yapan, milli çıkarımız ile uyumlu olan kurumların oluşturulması gerekiyor. Zira yüksek araştırma bütçelerinin milli çıkarlarımız ile uyumlu bağımsız kurumlar tarafından da desteklenmesi gereklidir. Bu bağımsız kurumlarında milli çıkarlarımıza uygun olan kurumlardan oluşturulması önemle dikkat edilecek bir husus. Bilim yaşamımızın her alanında sosyal, ekonomik, kültürel olarak bizi muasır medeniyetler beşiği , merkezi yapacaktır. Bilim güvenliğimizi sağlayacak, uluslararası toplumda söz sahibi yapacak öz güvendir. Bilim cehaletin karşısına dikilecek en etkili güçtür. Bilim etik olarak yapıldığında; saman yolumuzu, gezegenimizi, doğamızı, kişilik haklarımızı da koruyacaktır. Türkiye Cumhuriyet’in geleceğini ve yolunu belirleme de, bilimi rehber edinmiştir. Atatürk’ün bilimsel, akılcı ve gerçekçi bir düşünceyi Türk toplumunun bütün alanlarına egemen kılmak çabası bağımsızlık mücadelesinde muhakkak etkili olan bilimsel kişiliğindendir. Atatürk insan aklına çok değer verirdi. Atatürk’ün kendi ifadesine göre ” Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur”. Bu ifade Atatürk’ün tüm yaşamı boyunca temel hayat görüşü olmuştur. Akılcılığı sonucu batı felsefesini araştırıp incelemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün her toplantıda, halka hitaplarında , mecliste Türk milletini bilime teşvik edici sözlerinin izcisi olmalıyız. Zira Atatürk diyor ki; Evet; ulusumuzun siyasal, toplumsal yaşamında ulusumuzun düşünce bakımından eğitiminde de kılavuzumuz bilim ve fen olacaktır. (1922; S.D. II ) Mustafa Kemal Atatürk , bilim ve teknolojinin dışa bağlı bağımlılık, esaretin önünde en büyük engel olabileceğini belirtmiştir. Mustafa Kemal Atatürk bu sözü ile muasır, çağdaş toplumun temel kuralına bilim ve teknolojiyi takip ederek ulaşılabileceğini ifade etmiştir. Devletimizin gelişmiş, kalkınmış muasır medeniyetler seviyesinden bile ileri de olması bilişim, bilim ve teknolojideki gelişmeleri üretecek donanım , eğitim ve teşvik sağlaması vazifesidir. Bilişim çağı olan bu çağda, teknoloji çağı olan bu çağda , uzay çalışmaları araştırmaları yapılan bu çağda; geleceğimizin daha rahat, refah içinde, kısa ve zamanında olumlu çözüm alabilmesi için bu şarttır. Zira yaşamın tüm alanlarında bilimsel gelişmelere uygun bir yol izlemek gezegenimize, doğaya, insanlığımıza fayda sağlayarak gelişmemiz için gereklidir. Zira mavi gezegenimizde çok dinamik gelişmeler olmaktadır. Bilim, teknik yanında iletişim alanında da bu gelişmeleri fark etmemek ve bu teknolojik ve bilimsel gelişmeler de çalışmalar, araştırmalar yapmamak, bizi muasır medeniyetlerden uzaklaştırarak , cehalet karanlığında en ufak sorunlarımızı bile çözememe acizliğinde yok oluşa götürecektir. Son olarak Mustafa Kemal Atatürk ‘ün bilime teşvik edici sözleri ile düşünmek bizlerin şuurlarında tesir etmesi temennisiyle; Gazi Mustafa Kemal Atatürk. 22 Eylül 1924, Samsun. (22 Eylül 1924 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun İstiklal Ticaret Mektebinde öğretmenler tarafından verilen çay ziyafetindeki konuşmasından bir bölüm.) Yazı Blog bölümünde Zeynep Han Dikmen tarafından kaleme alınmıştır.
  10. Karıncalardan biri öldüğünde diğer karıncalar bunu farketmez. Sanki o karınca yaşıyormuş gibi ya da hiç yokmuş gibi yanlarından gelip geçerler. Ta ki üçüncü güne kadar… Üç gün sonra karıncalardan bir tanesi onu yuvanın dışına çıkarır ve onu çöplüğe götürür (Karıncalar ölülerini bir yerde toplarlar). Şimdi siz soracaksınız ki neden üç gün sonra, neden hemen öldüğü an değil? Bunun da bilimsel bir açıklaması var. Bildiğiniz gibi -ya da bilmediğiniz gibi- karıncalar koku ile iletişim kuran hayvanlardır ve birbirlerine salgıladıkları kimyasallarla birbirlerini anlarlar. Ölen karınca üçüncü günden sonra vücudu çürümeye başlar ve bu çürüme sebebiyle de oleik asit salgılar. Diğer karıncalar oleik asidin kokusunu tanıdıkları için “bu karınca ölmüştür” yargısına varırlar ve karıncayı yuvanın dışına çıkarırlar. Hayvan ölmüş olsun veya olmasın, oleik asit salgılayan her şey karıncalar için ölü bir karıncadan ibarettir. Bunu farkeden karınca biyoloğu Edward Wilson da “Ömrümü şu karıncalara verdim, azıcık da eğleneyim.” demiş ve oleik aside bandırılmış kağıt parçalarını karınca yuvalarına atmış. Karıncalar da bu kağıt parçalarını ölü karınca zannedip dışarıya atmışlar. Sonra Wilson’ın aklına başka bir kunduzluk gelmiş ve canlı karıncaların üzerine oleik asit damlatmaya karar vermiş. Asit damlatılan karınca da yuvaya girdiği gibi bir başka karınca oleik asit kokusunu aldığı için “ölmüşsün ama gömenin yok.” diyerek yuvanın dışına atmış. Bu sırada eve oleik asit kokusuyla gelen karınca olanlara hiç itiraz edemiyormuş. Nasıl etsin, adam leş gibi oleik asit kokuyor!
  11. Adli soruşturmalar sırasında bir suçun faillerini belirlemek için kullanılan yöntemlerden biri, parmak izi incelemesi. Bir olay yerinde bir kişiye ait parmak izlerinin bulunması o kişinin daha önce orada bulunduğunu gösterir ve bu durumun sebebi parmak izlerinin kişiye özel olmasıdır. Aynı genetik bilgiyi taşıyan tek yumurta ikizlerinin parmak izleri bile birbirinden farklıdır. İnsanların parmak izlerinin neden birbirinden farklı olduğunu anlamak için parmak izlerinin oluşma sürecine göz atmak gerekir. Bir insanın parmak izleri ana rahmindeyken oluşur. Gebeliğin 10. haftası civarında başlayan süreç 16-17. hafta civarında tamamlanır. Parmak izlerinin şeklini belirleyen, derinin en dış katmanı olan epidermis ile daha içteki katman olan dermis arasındaki etkileşimdir ve bu etkileşimi belirleyen pek çok etken vardır. Örneğin kan basıncı, kandaki oksijen miktarı, hormon seviyeleri, parmaklar ile amniyotik sıvı arasındaki etkileşim ve fetüsün rahim içindeki hareketleri bu etkenlerden bazılarıdır. Haftalar süren bir süreç boyunca tüm bu etkenlerin iki ayrı fetüs için aynı olması olasılık dışı olduğu için insanların parmak izleri birbirinden farklıdır.
  12. Hepimiz bunu merak ettik değil mi? Öncelikle ”Meme ne işe yarar, görevi nedir?” onunla başlayalım. Meme süt salgılanmasını sağlar.Salgılanan süt ile bebek emzirilir.Buraya kadar her şey tamam. Peki süt nasıl salgılanıyor? Gebelik sona erdiğinde beyindeki Prolaktin hormonu süt bezlerini uyarır ve anneyi süt salgılamaya hazırlar.Kan damarları süt üretmek için gereken maddeleri süt hücrelerine taşır. (Evet, süt hücresi diye bir şey var.) Üretilen süt ile de bebek emzirilir. Ama erkekler süt üretmiyor meme uçları onlarda ne işe yarıyor? Ama erkekler süt üretmiyor? Doğru! O zaman onlarda ne işe yarıyor? Erkeklerin meme ucu hiçbir işe yaramıyor.Herhangi bir görevleri yok. Peki neden varlar? Erkek ve dişilerin yapısı neredeyse aynıdır.İnsan DNA’sında bulunan 23 kromozomun 22’si erkek ve dişilerde tamamen aynıdır.Tek fark 23.kromozomdur ki biz buna cinsiyet kromozomu diyoruz.Herkesin bildiği gibi anneden X kromozomu geliyor.Babanın vereceği kromozom ise cinsiyeti belirliyor. X kromozomu gelirse kız, Y kromozomu geldiğinde ise bebek, erkek oluyor.Bu da tüm insanlarda anne verdiğinden dolayı X kromozomu olduğu anlamına geliyor.Meme ve meme ucu oluşumunu sağlayan da işte bu kromozom oluyor. Embriyonun ilk 6 haftasında Y kromozomu kendini aktive etmiyor.Yalnızca X kromozomu etkili oluyor.(Bu yüzden ilk 1.5 ayda bebeğin cinsiyeti belli değil) Yalnızca X kromozomunun etkili olduğu bu 6 haftalık süreçte meme, meme ucu ve süt bezleri oluşumu oluyor. (Evet, erkeklerin de süt bezleri var!) Daha sonra Y kromozomu aktif hale geliyor ve dişiliğe ait oluşumlar kendini durdurup erkeğe ait organlar gelişmeye başlıyor.Ancak meme ucu çoktan oluşmuş oluyor.İşte bu yüzden erkekler de işlevsiz olmasına rağmen meme ucuna sahip olmuş oluyor. Yani önce hepimiz dişiydik de diyebiliriz. Blog bölümünde Canan Serdar tarafından kaleme alınmıştır.
  13. Tıpkı Bizim Gibiler | Ama +1 Farkla 21 Mart. Bizim için sıradan bir gün belki de. Ama birileri için, farkındalık oluşturma amacıyla faaliyet gösterdikleri bir gün. 21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü' dür. Birleşmiş Milletler'in 10 Kasım 2011 kararı ile Dünya Down Sendromlular Günü resmi olarak tanındı. 21 Mart tarihinin seçilmesindeki en önemli neden, Down Sendromlu bireylerde 21′inci kromozomun 3 tane olmasıdır. Down sendromu insanda genetik düzensizlik sonucu, fazladan bir 21. kromozomun bulunmasına durumudur. Yani 2 tane olması gereken 21. kromozomdan, 3 tane bulunması halidir. Down Sendromu genetik bir farklılıktır, sonradan ortaya çıkan bir hastalık değildir. İnsan bedeni hücrelerden oluşur. Her bir hücre, bedenin gelişmesi ve bakımı için gerekli maddelerin üretildiği fabrika gibidir. Ayrıca her bir hücrede genlerin saklandığı bir çekirdek bulunur. Genler, çubuk benzeri yapılar olarak adlandırılan kromozomlar ile gruplandırılır. Genellikle, her bir hücrenin çekirdeği 23 çift kromozom içerir. Bu kromozomların 23 tanesini annemizden 23 tanesini babamızdan kalıtsal miras olarak alırız. 21. kromozom çiftinin fazladan bir kromozoma sahip olması ile down sendromlu insanların hücreleri 47 kromozom içerir. Bu fazlalık down sendromu ile sonuçlanır. Fazladan bir 21. kromozomun olmasının nedenleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu fazlalık kromozom annemizden ya da babamızdan gelebilir. Bir kişinin 24 kromozomlu yumurta veya sperm yapması ile ilgili bir tahmin yolu yoktur. İlerlemiş anne yaşı ile doğrudan bir bağlantısı olduğu bilinse de, bunun nedenleri henüz aydınlatılamamıştır. Bildiğimiz en önemli şey bunun kimsenin suçu olmadığıdır. Down Sendromu bütün ırklarda, sosyal sınıflarda ve ülkelerde meydana gelebilir. Ve en önemlisi de herkesin başına gelebilir. Down sendromu tanısı doğumdan önce veya doğumdan kısa bir süre sonra konulur. Birçok fiziksel özellik bu durumla ilişkilendirilir. Bu özellikler ebeveyni yada tıbbi bir personeli Down Sendromu olabilir şüphesine yönlendirir. Down sendromu tanısına ait bazı özellikler şunlardır: Düşük kas tonusu neden olduğu sarkmalar (hipotoni) Düz yüz profili, basık ve küçük burun Gözlerin aşağı veya yukarı kayması Dili daha büyük gösteren küçük ağız Birinci ve ikinci ayak parmakları arasında büyük boşluk Küçük parmaklı geniş eller ve serçe parmağın içe kıvrılması Avuç içi boyunca tek kırışıklık Doğduğunda ortalamanın altında kilo ve boya sahip olma. Bu özelliklerin birçoğu genel popülasyonda da bulunur. Bu nedenle pozitif bir tanı koyulmadan önce kromozom testi yapılması gereklidir. Doktor kan örneği alır ve kromozom analizi yapar. Kesin sonuç kan testinde belli olur. Down Sendromu hafif veya orta seviye zihinsel ve fiziksel gelişim geriliğine sebep olur. Bu sıradışı insanlar için önlerindeki en büyük engel, zihinsel olarak akranlarından daha yavaş gelişmeleri değil, onların sadece neleri yapamayacağına odaklanmış yanlış bakış açısı ve inançlardır aslında. Down Sendromlu çocukların ihtiyaçları diğer çocukların ihtiyaçlarından farklı değildir. Çevrelerini keşfetmek, oynamak, öğrenmek, gülmek isterler. Down sendromlu çocukların karakterleri, yapıları birbirinden farklıdır. Sadece dış görünüşleri birbirine benzer. Nasıl ki birileri mavi, kahverengi ya da siyah gözlü, sarışın, esmer veya kumral ise Down Sendromlu olmakta onun gibi bir şeydir. Erken müdahale ve eğitim programları, fizyoterapi, dil terapisi, oyun grupları, gibi destekler ve özellikle okul hayatı çok önemlidir. Doğumdan itibaren erken dönemde başlayan uygun eğitim programları ile çeşitli başarılara ulaşabilmekte, kaynaştırma eğitimi alabilmekte, toplum içinde bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar kurabilmektedirler. Son olarak: Onlarda bizden biri. Ama +1 farkla.
  14. Uyku süresi bazen verimsiz zaman olarak kabul edilir. Bu, uykuda harcanan zamanın daha verimli kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu gündeme getirmektedir. Mesela yeni bir dil öğrenmek için kullanılabilir mi? Bugüne kadar uyku araştırması, önceki uyanıklık sırasında oluşan anıların stabilizasyonu ve güçlendirilmesi (konsolidasyon) üzerine odaklanmıştır. Uyku sırasında öğrenme faaliyeti nadiren incelenmiştir. Uykudayken tekrar yapmanın, uyanık bilgi için önemli faydaları var. Uyku sırasındaki tekrar, hala kırılgan olan bellek izlerini güçlendirir ve yeni elde edilen bilgiyi, önceden mevcut bilgi deposuna yerleştirir. Sol resim: Uyku laboratuvarında beynin elektriksel aktivitesi elektroensefalografi (EEG) kullanılarak kaydedilir. Sağ resim: Derin uykuda EEG’de yavaş salınımlı yüksek genlikli dalgalar ortaya çıkar. Bu dalgalar, beyin hücrelerinin oldukça aktif fazlar (kırmızı: “yukarı durumlar”) ve pasif fazlar (mavi: “aşağı durumlar”). Kaynak: Simon Ruch / Marc Züst, Bern Üniversitesi Uyku sırasında tekrar etme, uyanıkken öğrenilen bilgilerin depolanmasını iyileştirirse, ilk öğrenme – yani yeni bilginin ilk işlenmesi – uyku sırasında da uygulanabilir olmalıdır. Potansiyel olarak uyanıklığa kadar devam eden bir hafıza izi ortaya çıkar. Katharina Henke, Psikoloji Enstitüsü’nden Marc Züst ve Simon Ruch ile İsviçre’nin Bern Üniversitesi’nde “Uykuyu Çözme” (Interfaculty Research) İşbirliği Araştırma sorusu bu oldu. Bu araştırmacılar ilk kez, yeni yabancı kelimelerin ve çeviri kelimelerinin bir öğlen uykusunda uyanıklık içinde saklanan belleklerle ilişkilendirilebileceğini gösterdi. Uyanmanın ardından katılımcılar, daha önce uykuda çalınan yabancı kelimeler gösterildiğinde, kelime anlamlarına erişmek için uyku sırasındaki ilişkileri yeniden çağırabilirler. Uyanık ilişkisel öğrenme için gerekli bir beyin yapısı olan hipokampüs de oluşan ilişkilerin geri alınmasını destekliyor. Bu deneyin sonuçları, Güncel Biyoloji dergisindeki açık erişimde yayınlanmaktadır. Beyin hücrelerinin aktif durumları uykuda öğrenme için merkezdir. Katharina Henke araştırma grubu, uyuyan bir kişinin beyin hücrelerinin aktif durumları sırasında “Up-state” denilen yabancı kelimelerle, çeviri kelimeleri arasında yeni bir anlamsal ilişki kurabildiğini söyledi. Derin uyku aşamasına ulaştığımızda, beyin hücrelerimiz aktivitelerini aşamalı olarak koordine eder. Derin uyku sırasında, beyin hücreleri ortak olarak kısa bir süre hareketsizlik durumuna girmeden önce yine kısa bir süre boyunca aktiftirler. Aktif duruma “Yukarı Durum” ve aktif olmayan duruma “Aşağı Durum” denir. İki durum her yarım saniyede bir değişiyor. Yapay bir dilin uykuda çalınan kelimeleri ve Almanca çevirileri arasındaki anlamsal ilişkiler, eğer bir çiftin ikinci kelimesi bir Up-state süresince tekrar tekrar (2, 3 veya 4 kez) oynandıysa şifrelenmiş ve kaydedilmiştir. Marc Beyn, “Beynin ve hipokampüsün – beynin temel hafıza merkezi – dil öğrenme alanlarının, uykuda öğrenilen kelimelerin çağırılması sırasında aktif hale gelmesi ilginçti. Çünkü bu beyin yapıları normalde yeni sözcüklerin uyanık öğrenmesine aracılık ediyor.” diyor. “Bu beyin yapıları, bilinç durumundan bağımsız olarak bellek oluşumuna aracılık ediyor gibi görünüyor – derin uykuda bilinçsiz, uyanıklık sırasında bilinçli.” Hafıza oluşumu bilinç gerektirmez. Pratik alaka düzeyinin yanı sıra, uykuda öğrenme için bu yeni kanıt, mevcut uyku teorilerini ve hafıza teorilerini zorlamaktadır. Fiziksel ortamdan koptuğumuz, kapsüllenmiş bir zihinsel durum olarak tanımlanan uyku kavramı artık geçerli değil. Simon Ruch, “Derin uykuda sofistike öğrenmenin imkansız olduğunu ispatlayabiliriz” diyor. Mevcut sonuçlar, 2010 yılında yayımlanan Katharina Henke’nin (Nature Reviews Neuroscience) hafıza ve bilinç arasındaki ilişkiye dair yeni bir teorik nosyonun altını çiziyor. Katharina Henke, “Gelecek yıllarda yeni bilgilerin edinilmesi için derin uykudan ne kadar ve hangi sonuçlarla yararlanılacağı araştırılacak” dedi.
  15. Karadelik, gökcisimlerinden ayrılmalarını sağlayan en önemli özellikleri etraflarında gerçekleşen bir ufku olmayan oluşumlara denilmektedir. Karadelikler genel görelilik kuramına göre açıklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle etrafında küresel bir olay ufku yüzeyi taşıyan, gök cisimlerinden farklı oluşumlara karadelik denilmektedir. Etrafını çevreleyen olay ufkuyla gök cisimlerinden ayrılan karadeliklerin küresel olan olay ufkunun üzerinde ışık hızı ile kurtulma hızı birbirine eşit olup ufkun içinde ise kurtulma hızı ışık hızından büyük olmaktadır. Kütlesi olan ya da olmayan herhangi bir cisim karadeliğe bir kere düşerse bir daha çıkması mümkün olmaz. Çünkü görelilik kuramına göre bu durum bu şekilde açıklanmaktadır. Işık hızını geçemeyen her ne olursa karadelik dışına çıkamaz. karadelikler kendi ışık hızı ile doğrudan gözlemlenemeyen oluşumlar olup, tamamen de hakkında araştırma yapılamaz oluşumlar değildir. Olay ufku karadeliğin kütle, açısal momentum ve elektrik yükü gibi değerlerinin hesaplanmasında fikir vericidir. Aslında oldukça basit bir yapı şeklinde görülen bu nesnelerin enerji yükü 0’dır. Elektriksel yükü 0 olan karadeliğin kütlesi ve açısal momentumu ile büyüklüğü hesaplanabilmektedir. Karadelik bu üç çeşit sayı ile fiziksel özelliklerinin hesaplanması yönünden uzaydaki diğer gökcisimleri olan yıldızlar ve de gezegenler kadar karmaşık değildir. Bu nedenle de bu durum “karadeliklerin saçı yoktur” şeklinde açıklanmaktadır. Kardeliklerin üç farklı sayısal değer üzerinden hesaplanabiliyor olması aslında onların temel parçacıklara benzediğini göstermektedir. Blog bölümünde Mert Aslan tarafından kaleme alınmıştır.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz. Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

Bilim Günlüğü internet sitesi 5651 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında Yer Sağlayıcı olarak faaliyet göstermektedir. İçerikler, ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Yer Sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir.

Yer Sağladığı içeriğin 5651 Sayılı Kanun’un 8 ila 9. maddelerine aykırı şekilde; kişilik haklarınızı ihlal ettiğini ya da hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsanız buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. 

Bildirimleriniz dikkatle ve özenle incelenmekte olup kişilik haklarınızın ihlali ya da hukuka aykırılığın tespiti halinde mevzuat kapsamında en kısa sürede işlem yaparak bilgi vereceğiz.

×
×
  • Yeni Oluştur...