Jump to content

Nergiz Kaplan

Bilim Üyesi
  • İçerik sayısı

    34
  • Katılım

  • Son ziyaret

  • Zafer Günleri

    1

Nergiz Kaplan kullanıcısının paylaşımları

  1. Yankısız odalar, dünyadaki en sessiz yerlerdir ve negatif desibel cinsinden ölçülen arka plan seslerine sahiptirler. Bu odacıklarda birkaç dakika kaldıktan sonra kulaklarınız ortama alışır ve kalp atışınızı, kulaklarınıza nazikçe pompalanan kanı duyabilir ve bu nedenle yön değiştirirken hatta ayakta dururken sorunlar yaşayabilirsiniz.
  2. Periyodik tablo kimyagerler ve diğer bilim adamları için en değerli araçlardan biridir çünkü periyodik tablo kimyasal elementleri en kullanışlı biçimde sıralar. Modern periyodik tablonun nasıl düzenlendiğini tam anlamıyla anladığımızda, atom sayıları ve sembolleri görmekten çok daha fazlasını yapabiliriz. Periyodik Tablonun Organizasyonu Periyodik tablonun dizilimi, elementlerin özelliklerini grafikteki elementlerin pozisyonlarına göre tahmin etmenizi sağlar. Nasıl mı? Elementler, atom numaralarının sırasına göre listelenmişlerdir. Atom numarası, o elementin atomundaki proton sayısıdır. Öyleyse, 1 numaralı element (hidrojen) ilk elementtir. Her hidrojen atomu 1 protona sahiptir. Yeni bir element bulunana kadar, masadaki son element 118 numaralı elementtir. 118 elementinin her atomunun 118 protonu vardır. Bugünün periyodik tablosu ile Mendeleev’in periyodik tablosu arasındaki en büyük fark budur. Orijinal tablo, artan atom ağırlığına göre organize edilmiştir. Dmitri Mendeleev, elementlerin artan atom ağırlığı sırasına göre düzenlendiği kimyasal elementlerin periyodik sınıflandırmasını tasarladı. Periyodik tablodaki her yatay satıra periyot adı verilir. Periyodik tablo üzerinde yedi periyot vardır. Aynı periyottaki elementlerin tümü, bu düzen boyunca soldan sağa doğru hareket ettiğinizde, elektronların metalik özelliklerden metalik olmayan özelliklere doğru geçişini sağlayan elektron temel durum enerji seviyesine sahiptir. Periyodik tablodaki her dikey sütuna grup adı verilir. 18 gruptan birine ait elemanlar birbirlerine benzer özellikleri paylaşır. Bir grup içindeki her bir elementin atomları, en dıştaki elektron kabuklarında aynı sayıda elektrona sahiptir. Örneğin, halojen grubunun elemanlarının tümü -1 değerine sahiptir ve oldukça reaktiftir. Periyodik tablonun ana gövdesinin altında bulunan iki element satırı vardır. Bu elementler oraya yerleştirilirler, çünkü, olmaları uygun olması gereken yer yoktu. Bu element sıraları ise lantanitler ve aktinitlerdir ki bunlar özel geçiş metalleridir. Üst sıra 6. periyota aitken , alt sıra 7. periyota aittir. Her elementin periyodik tabloda kendi karosu veya hücresi vardır. Element için verilen kesin bilgiler değişkenlik gösterir, ancak her zaman atom numarası, elementin simgesi ve atom ağırlığı bu hücrelerde vardır. Element sembolü, bir büyük harf veya başka bir büyük harf ve bir küçük harf olan kısa bir gösterimidir. Bunun istisnası, periyodik tablonun sonundaki, yer tutucu isimleri (resmi olarak keşfedilene ve isimlendirilinceye kadar) ve üç harfli sembolleri olan unsurlardır. İki ana eleman tipi vardır; metal ve ametal. Metaller ve ametaller arasında ara özelliklere sahip elemanlar da vardır. Bu elemanlara metaloid veya yarımetal denir. Metal olan element gruplarının örnekleri arasında alkali metaller, toprak alkali metaller, bazik metaller ve geçiş metalleri bulunur. Ametal olmayan element gruplarının örnekleri, ametaller (elbette), halojenler ve soy gazlardır. Konum Tahmini Belirli bir element hakkında hiçbir şey bilmiyor olsak bile, periyodik tablodaki konumuna ve size tanıdık gelen elementlerle olan ilişkisine dayanarak bununla ilgili tahminlerde bulunabiliriz. Örneğin, osmiyum (Os) elementi hakkında hiçbir şey bilmiyor olabiliriz, ancak periyodik tablodaki yerine bakarsak, demir ile aynı grupta (sütun) bulunduğunu görürüz. Bu, iki elementin bazı ortak özellikleri paylaştığı anlamına gelir. Bildiğimiz gibi demir yoğun, sert bir metaldir. Buradan yola çıkarak Osmiyumun da yoğun ve sert bir metal olduğunu tahmin: edebiliriz. Dinamik Periyodik Tablo: Periyodik Tablo – sigmaaldrich.com Eğilimler Elementler benzer elektronik yapıya göre gruplandırılmıştır, bu da tekrarlayan element özelliklerini periyodik tablodaki hali hazırda belirgin hale getirir. –Elektronegatiflik: Bir atomun bağ elektronlarına sahip çıkma isteğine elektronegatiflik denir. Genel olarak, elektronegativite soldan sağa doğru artar ve bir grupta aşağı indikçe azalır. Elektronegatiflik değerleri arasındaki fark büyüdükçe, iki atomun kimyasal bir bağ oluşturması daha olasıdır. –İyonlaşma enerjisi: İyonlaşma enerjisi, bir elektronu gaz halindeki bir atomdan uzaklaştırmak için gereken en küçük enerji miktarıdır. İyonlaşma enerjisi bir sıra boyunca (soldan sağa) hareket edildikçe artar, çünkü artan proton sayısı elektronları daha güçlü çeker. Bir gruptan aşağıya indiğimizde (yukarıdan aşağıya), bir elektron kabuğu daha eklendiğinden, en dıştaki elektronu atom çekirdeğinden uzağa hareket ettirerek iyonlaşma enerjisini azaltır. –Atomik Yarıçap ve İyonik Yarıçap: Atomik yarıçap, çekirdekten en dıştaki kararlı elektrona kadar olan mesafedir; iyonik yarıçap ise birbirine temas eden iki atom çekirdeği arasındaki mesafenin yarısı kadardır. Bu ilgili değerler periyodik tablodaki aynı eğilimi göstermektedir. Periyodik tablodan aşağı doğru hareket ettikçe, elementler daha fazla protona sahip olur ve elektron enerji kabuğu kazanır, bu sayede atomlar daha büyük hale gelir. Periyodik tablonun bir sırası boyunca ilerlerken, daha fazla proton ve elektron olmasına rağmen elektronlar çekirdeğe daha yakın tutulur, böylece atomun toplam boyutu düşer. –Metalik Karakter: Periyodik tablodaki elementlerin çoğu metaldir, yani metalik karakter gösterirler. Metallerin özellikleri metalik parlaklık, yüksek elektriksel ve termal iletkenlik, dövülebilirlik ve diğer bazı özellikleri içerir. Periyodik tablonun sağ tarafı, bu özellikleri göstermeyen yani metal olmayanları içerir. Diğer özelliklerde olduğu gibi, metalik karakter değerlik elektronlarının konfigürasyonuyla ilgilidir. –Elektron ilgisi: Elektron ilgisi, bir atomun bir elektronu ne kadar kolay kabul ettiğidir. Elektron ilgisi, grup boyunca yukarıdan aşağı hareket edilince azalır ve periyodik tablonun bir sırası boyunca soldan sağa hareket edince artar. Bir atomun elektron ilgisi için belirtilen değer, bir elektron eklendiğinde kazanılan enerji veya bir elektron, tek yüklü bir anyondan çıkarıldığında kaybolan enerjidir. Bu, dış elektron kabuğunun konfigürasyonuna bağlıdır, bu yüzden bir grup içindeki elemanlar benzer bir ilgiye sahiptir (pozitif veya negatif). Tahmin edebileceğiniz gibi, anyonları oluşturan elementlerin elektronları katyon oluşturanlardan daha az çekmesi olasıdır. Soygaz elemanları sıfıra yakın bir elektron ilgisine sahiptir. Konu Tuba Nur Açık tarafından blog bölümünde kaleme alınmıştır.
  3. Açıkcası D-SLR gibi makinelerle zaten çok odaklı bir amacınız yok ise uğraşmanıza değmez, hem vaktinize, hem paranıza yazık olur. Ortalıkta bu tarz çok fazla insan dolaşıyor, bir makine bir lens hop aynada kendi fotoğrafını çekip fotoğrafçıyım diyor. Olmaz, saygısızlıktır. Bir de sizin gibi kendini bilen, ihtiyacına göre hareket etmek isteyen dostlarımız var, iyi ki de varlar. Dengeyi sağlayan kanat sizsiniz bu dengesizlik içerisinde çünkü, inanın bana. Dijital bir makineyle, günlük çekimlerinizi gayet keyifli bir şekilde idare edebilirsiniz. Peki alırken nelere dikkat edeceksiniz? Şimdi sizin yerinize girdim MediaMark, Teknosa gibi bir dükkana, raflarda koruma kilitli aletler duruyor, açılabiliyor, çekim yapılabiliyor, 1 metre mesafeden dışarı çıkarılamıyor kilitten dolayı. Görevli arkadaşla muhattap olmadan makineyi açıyorum, otomatik moduna alıyorum ve flash’ı açıyorum. Önce bir yanımdaki arkadaşımı çekiyorum, sonra hareket ederken çekiyorum, el kol oynatırken. Sonra flash’ı kapatıp ortam ışığı ve spotlar ile aynı işlemi tekrarlıyorum. Sonra açıyorum flash’ı tekrar, hemen rafta bulunan etikete odaklamaya çalışıyorum makineyi, farklı uzaklıklardan, yazıları ne kadar yakından/uzaktan netleyebildiğine bakıyorum; ne kadar sürede, ne kadar netleyebiliyor? Çekiyorum fotoğrafları, sonra yanımdaki arkadaşımla beraber LCD ekranından bakıyorum, hangileri net, istediğim gibi, profesyonel detaylara dalmadan, gördüğüm görüntüye, kullanılabilirliğine, işlem yapma hızı, fotoğraflar arasındaki geçiş süresi gibi detaylara da arada göz atıyorum. Çok özel bir amacım yoksa maksimum 4 ya da 5 makineyi deniyorum (ki zaten promosyon, yeni ürün vs derken hep aynı Megapiksel ve özelliklerde aletler ucuzdan pahalıya doğru dizilmiş oluyor genelde) ve hop gözüme kestirdim bile bir tane. Alıyorum çıkıyorum. Netlik, keskinlik, renk yumuşaklığı, tonlama hassasiyeti, diyafram hızı, işlem hacmi, piksel oranı, dpi basma özelliği; ne gerek var, günlük kullanıcam, başımı ağrıtmasın yeter diyorum dönüp gidiyorum.
  4. Muasır medeniyet sözünü; İçinde bulunulan asırda hayatın her alanında sosyal olarak, ekonomik olarak, kültürel olarak , bilimsel olarak en ileri, en gelişmiş gücü ve imkanı yine en fazla olan devlet , millet topluluğu olarak geniş bir bakış açısıyla tanımlayabiliriz. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ; Günümüz teknolojisi ile Uzay çalışmalarının yapıldığı gökyüzünün ötesine, binlerce yıl önce kadim Türk medeniyetinin, kültürünün , yaşayışının göğe bakarak akıl yoluyla şekillendiğini elbette bilmekteydi. Bu sebeple 10. Yıl Nutkunda; diyerek toplumuzun her bir bireyinin bilimde her türlü gelişmeyi yapabilmesi için bizzat sözleri ile teşvik etmiştir. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ; Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Türkiye Cumhuriyetimizde bilim ve teknoloji de muasır medeniyetler seviyesinde finansal destek sağlamaktan ve temeli için alt yapı ve kurumları tesis etmekten sorumlu bilim koordinasyonu sağlayan devlet teşvik kurumlarımızdır. Bilimsel kurumlarımızın devlet teşviki ile bilimsel çalışmalarda başarı sağlayacağı aşikardır. Eğitim kurumlarında bilimsel araştırma teşviki, bilimsel araştırma yapmak için bilim ile uğraşan her bireyin maddi ve manevi destek almasını sağlayacak düzenin kurulması yine bilimi öncelik edinmiş devlet yönetimi ile mümkün olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti devletimizin araştırma ve geliştirme olan AR-GE ‘ye yatırım yapması , bilimsel olan her şeye merakın ve azmin uygulayıcısı olan bireylerin, kişisel araştırmalarına da destek olması , bağımsız ve bilimsel araştırma yapan, milli çıkarımız ile uyumlu olan kurumların oluşturulması gerekiyor. Zira yüksek araştırma bütçelerinin milli çıkarlarımız ile uyumlu bağımsız kurumlar tarafından da desteklenmesi gereklidir. Bu bağımsız kurumlarında milli çıkarlarımıza uygun olan kurumlardan oluşturulması önemle dikkat edilecek bir husus. Bilim yaşamımızın her alanında sosyal, ekonomik, kültürel olarak bizi muasır medeniyetler beşiği , merkezi yapacaktır. Bilim güvenliğimizi sağlayacak, uluslararası toplumda söz sahibi yapacak öz güvendir. Bilim cehaletin karşısına dikilecek en etkili güçtür. Bilim etik olarak yapıldığında; saman yolumuzu, gezegenimizi, doğamızı, kişilik haklarımızı da koruyacaktır. Türkiye Cumhuriyet’in geleceğini ve yolunu belirleme de, bilimi rehber edinmiştir. Atatürk’ün bilimsel, akılcı ve gerçekçi bir düşünceyi Türk toplumunun bütün alanlarına egemen kılmak çabası bağımsızlık mücadelesinde muhakkak etkili olan bilimsel kişiliğindendir. Atatürk insan aklına çok değer verirdi. Atatürk’ün kendi ifadesine göre ” Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur”. Bu ifade Atatürk’ün tüm yaşamı boyunca temel hayat görüşü olmuştur. Akılcılığı sonucu batı felsefesini araştırıp incelemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün her toplantıda, halka hitaplarında , mecliste Türk milletini bilime teşvik edici sözlerinin izcisi olmalıyız. Zira Atatürk diyor ki; Evet; ulusumuzun siyasal, toplumsal yaşamında ulusumuzun düşünce bakımından eğitiminde de kılavuzumuz bilim ve fen olacaktır. (1922; S.D. II ) Mustafa Kemal Atatürk , bilim ve teknolojinin dışa bağlı bağımlılık, esaretin önünde en büyük engel olabileceğini belirtmiştir. Mustafa Kemal Atatürk bu sözü ile muasır, çağdaş toplumun temel kuralına bilim ve teknolojiyi takip ederek ulaşılabileceğini ifade etmiştir. Devletimizin gelişmiş, kalkınmış muasır medeniyetler seviyesinden bile ileri de olması bilişim, bilim ve teknolojideki gelişmeleri üretecek donanım , eğitim ve teşvik sağlaması vazifesidir. Bilişim çağı olan bu çağda, teknoloji çağı olan bu çağda , uzay çalışmaları araştırmaları yapılan bu çağda; geleceğimizin daha rahat, refah içinde, kısa ve zamanında olumlu çözüm alabilmesi için bu şarttır. Zira yaşamın tüm alanlarında bilimsel gelişmelere uygun bir yol izlemek gezegenimize, doğaya, insanlığımıza fayda sağlayarak gelişmemiz için gereklidir. Zira mavi gezegenimizde çok dinamik gelişmeler olmaktadır. Bilim, teknik yanında iletişim alanında da bu gelişmeleri fark etmemek ve bu teknolojik ve bilimsel gelişmeler de çalışmalar, araştırmalar yapmamak, bizi muasır medeniyetlerden uzaklaştırarak , cehalet karanlığında en ufak sorunlarımızı bile çözememe acizliğinde yok oluşa götürecektir. Son olarak Mustafa Kemal Atatürk ‘ün bilime teşvik edici sözleri ile düşünmek bizlerin şuurlarında tesir etmesi temennisiyle; Gazi Mustafa Kemal Atatürk. 22 Eylül 1924, Samsun. (22 Eylül 1924 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun İstiklal Ticaret Mektebinde öğretmenler tarafından verilen çay ziyafetindeki konuşmasından bir bölüm.) Yazı Blog bölümünde Zeynep Han Dikmen tarafından kaleme alınmıştır.
  5. Karıncalardan biri öldüğünde diğer karıncalar bunu farketmez. Sanki o karınca yaşıyormuş gibi ya da hiç yokmuş gibi yanlarından gelip geçerler. Ta ki üçüncü güne kadar… Üç gün sonra karıncalardan bir tanesi onu yuvanın dışına çıkarır ve onu çöplüğe götürür (Karıncalar ölülerini bir yerde toplarlar). Şimdi siz soracaksınız ki neden üç gün sonra, neden hemen öldüğü an değil? Bunun da bilimsel bir açıklaması var. Bildiğiniz gibi -ya da bilmediğiniz gibi- karıncalar koku ile iletişim kuran hayvanlardır ve birbirlerine salgıladıkları kimyasallarla birbirlerini anlarlar. Ölen karınca üçüncü günden sonra vücudu çürümeye başlar ve bu çürüme sebebiyle de oleik asit salgılar. Diğer karıncalar oleik asidin kokusunu tanıdıkları için “bu karınca ölmüştür” yargısına varırlar ve karıncayı yuvanın dışına çıkarırlar. Hayvan ölmüş olsun veya olmasın, oleik asit salgılayan her şey karıncalar için ölü bir karıncadan ibarettir. Bunu farkeden karınca biyoloğu Edward Wilson da “Ömrümü şu karıncalara verdim, azıcık da eğleneyim.” demiş ve oleik aside bandırılmış kağıt parçalarını karınca yuvalarına atmış. Karıncalar da bu kağıt parçalarını ölü karınca zannedip dışarıya atmışlar. Sonra Wilson’ın aklına başka bir kunduzluk gelmiş ve canlı karıncaların üzerine oleik asit damlatmaya karar vermiş. Asit damlatılan karınca da yuvaya girdiği gibi bir başka karınca oleik asit kokusunu aldığı için “ölmüşsün ama gömenin yok.” diyerek yuvanın dışına atmış. Bu sırada eve oleik asit kokusuyla gelen karınca olanlara hiç itiraz edemiyormuş. Nasıl etsin, adam leş gibi oleik asit kokuyor!
  6. Adli soruşturmalar sırasında bir suçun faillerini belirlemek için kullanılan yöntemlerden biri, parmak izi incelemesi. Bir olay yerinde bir kişiye ait parmak izlerinin bulunması o kişinin daha önce orada bulunduğunu gösterir ve bu durumun sebebi parmak izlerinin kişiye özel olmasıdır. Aynı genetik bilgiyi taşıyan tek yumurta ikizlerinin parmak izleri bile birbirinden farklıdır. İnsanların parmak izlerinin neden birbirinden farklı olduğunu anlamak için parmak izlerinin oluşma sürecine göz atmak gerekir. Bir insanın parmak izleri ana rahmindeyken oluşur. Gebeliğin 10. haftası civarında başlayan süreç 16-17. hafta civarında tamamlanır. Parmak izlerinin şeklini belirleyen, derinin en dış katmanı olan epidermis ile daha içteki katman olan dermis arasındaki etkileşimdir ve bu etkileşimi belirleyen pek çok etken vardır. Örneğin kan basıncı, kandaki oksijen miktarı, hormon seviyeleri, parmaklar ile amniyotik sıvı arasındaki etkileşim ve fetüsün rahim içindeki hareketleri bu etkenlerden bazılarıdır. Haftalar süren bir süreç boyunca tüm bu etkenlerin iki ayrı fetüs için aynı olması olasılık dışı olduğu için insanların parmak izleri birbirinden farklıdır.
  7. Hepimiz bunu merak ettik değil mi? Öncelikle ”Meme ne işe yarar, görevi nedir?” onunla başlayalım. Meme süt salgılanmasını sağlar.Salgılanan süt ile bebek emzirilir.Buraya kadar her şey tamam. Peki süt nasıl salgılanıyor? Gebelik sona erdiğinde beyindeki Prolaktin hormonu süt bezlerini uyarır ve anneyi süt salgılamaya hazırlar.Kan damarları süt üretmek için gereken maddeleri süt hücrelerine taşır. (Evet, süt hücresi diye bir şey var.) Üretilen süt ile de bebek emzirilir. Ama erkekler süt üretmiyor meme uçları onlarda ne işe yarıyor? Ama erkekler süt üretmiyor? Doğru! O zaman onlarda ne işe yarıyor? Erkeklerin meme ucu hiçbir işe yaramıyor.Herhangi bir görevleri yok. Peki neden varlar? Erkek ve dişilerin yapısı neredeyse aynıdır.İnsan DNA’sında bulunan 23 kromozomun 22’si erkek ve dişilerde tamamen aynıdır.Tek fark 23.kromozomdur ki biz buna cinsiyet kromozomu diyoruz.Herkesin bildiği gibi anneden X kromozomu geliyor.Babanın vereceği kromozom ise cinsiyeti belirliyor. X kromozomu gelirse kız, Y kromozomu geldiğinde ise bebek, erkek oluyor.Bu da tüm insanlarda anne verdiğinden dolayı X kromozomu olduğu anlamına geliyor.Meme ve meme ucu oluşumunu sağlayan da işte bu kromozom oluyor. Embriyonun ilk 6 haftasında Y kromozomu kendini aktive etmiyor.Yalnızca X kromozomu etkili oluyor.(Bu yüzden ilk 1.5 ayda bebeğin cinsiyeti belli değil) Yalnızca X kromozomunun etkili olduğu bu 6 haftalık süreçte meme, meme ucu ve süt bezleri oluşumu oluyor. (Evet, erkeklerin de süt bezleri var!) Daha sonra Y kromozomu aktif hale geliyor ve dişiliğe ait oluşumlar kendini durdurup erkeğe ait organlar gelişmeye başlıyor.Ancak meme ucu çoktan oluşmuş oluyor.İşte bu yüzden erkekler de işlevsiz olmasına rağmen meme ucuna sahip olmuş oluyor. Yani önce hepimiz dişiydik de diyebiliriz. Blog bölümünde Canan Serdar tarafından kaleme alınmıştır.
  8. Tıpkı Bizim Gibiler | Ama +1 Farkla 21 Mart. Bizim için sıradan bir gün belki de. Ama birileri için, farkındalık oluşturma amacıyla faaliyet gösterdikleri bir gün. 21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü' dür. Birleşmiş Milletler'in 10 Kasım 2011 kararı ile Dünya Down Sendromlular Günü resmi olarak tanındı. 21 Mart tarihinin seçilmesindeki en önemli neden, Down Sendromlu bireylerde 21′inci kromozomun 3 tane olmasıdır. Down sendromu insanda genetik düzensizlik sonucu, fazladan bir 21. kromozomun bulunmasına durumudur. Yani 2 tane olması gereken 21. kromozomdan, 3 tane bulunması halidir. Down Sendromu genetik bir farklılıktır, sonradan ortaya çıkan bir hastalık değildir. İnsan bedeni hücrelerden oluşur. Her bir hücre, bedenin gelişmesi ve bakımı için gerekli maddelerin üretildiği fabrika gibidir. Ayrıca her bir hücrede genlerin saklandığı bir çekirdek bulunur. Genler, çubuk benzeri yapılar olarak adlandırılan kromozomlar ile gruplandırılır. Genellikle, her bir hücrenin çekirdeği 23 çift kromozom içerir. Bu kromozomların 23 tanesini annemizden 23 tanesini babamızdan kalıtsal miras olarak alırız. 21. kromozom çiftinin fazladan bir kromozoma sahip olması ile down sendromlu insanların hücreleri 47 kromozom içerir. Bu fazlalık down sendromu ile sonuçlanır. Fazladan bir 21. kromozomun olmasının nedenleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu fazlalık kromozom annemizden ya da babamızdan gelebilir. Bir kişinin 24 kromozomlu yumurta veya sperm yapması ile ilgili bir tahmin yolu yoktur. İlerlemiş anne yaşı ile doğrudan bir bağlantısı olduğu bilinse de, bunun nedenleri henüz aydınlatılamamıştır. Bildiğimiz en önemli şey bunun kimsenin suçu olmadığıdır. Down Sendromu bütün ırklarda, sosyal sınıflarda ve ülkelerde meydana gelebilir. Ve en önemlisi de herkesin başına gelebilir. Down sendromu tanısı doğumdan önce veya doğumdan kısa bir süre sonra konulur. Birçok fiziksel özellik bu durumla ilişkilendirilir. Bu özellikler ebeveyni yada tıbbi bir personeli Down Sendromu olabilir şüphesine yönlendirir. Down sendromu tanısına ait bazı özellikler şunlardır: Düşük kas tonusu neden olduğu sarkmalar (hipotoni) Düz yüz profili, basık ve küçük burun Gözlerin aşağı veya yukarı kayması Dili daha büyük gösteren küçük ağız Birinci ve ikinci ayak parmakları arasında büyük boşluk Küçük parmaklı geniş eller ve serçe parmağın içe kıvrılması Avuç içi boyunca tek kırışıklık Doğduğunda ortalamanın altında kilo ve boya sahip olma. Bu özelliklerin birçoğu genel popülasyonda da bulunur. Bu nedenle pozitif bir tanı koyulmadan önce kromozom testi yapılması gereklidir. Doktor kan örneği alır ve kromozom analizi yapar. Kesin sonuç kan testinde belli olur. Down Sendromu hafif veya orta seviye zihinsel ve fiziksel gelişim geriliğine sebep olur. Bu sıradışı insanlar için önlerindeki en büyük engel, zihinsel olarak akranlarından daha yavaş gelişmeleri değil, onların sadece neleri yapamayacağına odaklanmış yanlış bakış açısı ve inançlardır aslında. Down Sendromlu çocukların ihtiyaçları diğer çocukların ihtiyaçlarından farklı değildir. Çevrelerini keşfetmek, oynamak, öğrenmek, gülmek isterler. Down sendromlu çocukların karakterleri, yapıları birbirinden farklıdır. Sadece dış görünüşleri birbirine benzer. Nasıl ki birileri mavi, kahverengi ya da siyah gözlü, sarışın, esmer veya kumral ise Down Sendromlu olmakta onun gibi bir şeydir. Erken müdahale ve eğitim programları, fizyoterapi, dil terapisi, oyun grupları, gibi destekler ve özellikle okul hayatı çok önemlidir. Doğumdan itibaren erken dönemde başlayan uygun eğitim programları ile çeşitli başarılara ulaşabilmekte, kaynaştırma eğitimi alabilmekte, toplum içinde bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar kurabilmektedirler. Son olarak: Onlarda bizden biri. Ama +1 farkla.
  9. Uyku süresi bazen verimsiz zaman olarak kabul edilir. Bu, uykuda harcanan zamanın daha verimli kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu gündeme getirmektedir. Mesela yeni bir dil öğrenmek için kullanılabilir mi? Bugüne kadar uyku araştırması, önceki uyanıklık sırasında oluşan anıların stabilizasyonu ve güçlendirilmesi (konsolidasyon) üzerine odaklanmıştır. Uyku sırasında öğrenme faaliyeti nadiren incelenmiştir. Uykudayken tekrar yapmanın, uyanık bilgi için önemli faydaları var. Uyku sırasındaki tekrar, hala kırılgan olan bellek izlerini güçlendirir ve yeni elde edilen bilgiyi, önceden mevcut bilgi deposuna yerleştirir. Sol resim: Uyku laboratuvarında beynin elektriksel aktivitesi elektroensefalografi (EEG) kullanılarak kaydedilir. Sağ resim: Derin uykuda EEG’de yavaş salınımlı yüksek genlikli dalgalar ortaya çıkar. Bu dalgalar, beyin hücrelerinin oldukça aktif fazlar (kırmızı: “yukarı durumlar”) ve pasif fazlar (mavi: “aşağı durumlar”). Kaynak: Simon Ruch / Marc Züst, Bern Üniversitesi Uyku sırasında tekrar etme, uyanıkken öğrenilen bilgilerin depolanmasını iyileştirirse, ilk öğrenme – yani yeni bilginin ilk işlenmesi – uyku sırasında da uygulanabilir olmalıdır. Potansiyel olarak uyanıklığa kadar devam eden bir hafıza izi ortaya çıkar. Katharina Henke, Psikoloji Enstitüsü’nden Marc Züst ve Simon Ruch ile İsviçre’nin Bern Üniversitesi’nde “Uykuyu Çözme” (Interfaculty Research) İşbirliği Araştırma sorusu bu oldu. Bu araştırmacılar ilk kez, yeni yabancı kelimelerin ve çeviri kelimelerinin bir öğlen uykusunda uyanıklık içinde saklanan belleklerle ilişkilendirilebileceğini gösterdi. Uyanmanın ardından katılımcılar, daha önce uykuda çalınan yabancı kelimeler gösterildiğinde, kelime anlamlarına erişmek için uyku sırasındaki ilişkileri yeniden çağırabilirler. Uyanık ilişkisel öğrenme için gerekli bir beyin yapısı olan hipokampüs de oluşan ilişkilerin geri alınmasını destekliyor. Bu deneyin sonuçları, Güncel Biyoloji dergisindeki açık erişimde yayınlanmaktadır. Beyin hücrelerinin aktif durumları uykuda öğrenme için merkezdir. Katharina Henke araştırma grubu, uyuyan bir kişinin beyin hücrelerinin aktif durumları sırasında “Up-state” denilen yabancı kelimelerle, çeviri kelimeleri arasında yeni bir anlamsal ilişki kurabildiğini söyledi. Derin uyku aşamasına ulaştığımızda, beyin hücrelerimiz aktivitelerini aşamalı olarak koordine eder. Derin uyku sırasında, beyin hücreleri ortak olarak kısa bir süre hareketsizlik durumuna girmeden önce yine kısa bir süre boyunca aktiftirler. Aktif duruma “Yukarı Durum” ve aktif olmayan duruma “Aşağı Durum” denir. İki durum her yarım saniyede bir değişiyor. Yapay bir dilin uykuda çalınan kelimeleri ve Almanca çevirileri arasındaki anlamsal ilişkiler, eğer bir çiftin ikinci kelimesi bir Up-state süresince tekrar tekrar (2, 3 veya 4 kez) oynandıysa şifrelenmiş ve kaydedilmiştir. Marc Beyn, “Beynin ve hipokampüsün – beynin temel hafıza merkezi – dil öğrenme alanlarının, uykuda öğrenilen kelimelerin çağırılması sırasında aktif hale gelmesi ilginçti. Çünkü bu beyin yapıları normalde yeni sözcüklerin uyanık öğrenmesine aracılık ediyor.” diyor. “Bu beyin yapıları, bilinç durumundan bağımsız olarak bellek oluşumuna aracılık ediyor gibi görünüyor – derin uykuda bilinçsiz, uyanıklık sırasında bilinçli.” Hafıza oluşumu bilinç gerektirmez. Pratik alaka düzeyinin yanı sıra, uykuda öğrenme için bu yeni kanıt, mevcut uyku teorilerini ve hafıza teorilerini zorlamaktadır. Fiziksel ortamdan koptuğumuz, kapsüllenmiş bir zihinsel durum olarak tanımlanan uyku kavramı artık geçerli değil. Simon Ruch, “Derin uykuda sofistike öğrenmenin imkansız olduğunu ispatlayabiliriz” diyor. Mevcut sonuçlar, 2010 yılında yayımlanan Katharina Henke’nin (Nature Reviews Neuroscience) hafıza ve bilinç arasındaki ilişkiye dair yeni bir teorik nosyonun altını çiziyor. Katharina Henke, “Gelecek yıllarda yeni bilgilerin edinilmesi için derin uykudan ne kadar ve hangi sonuçlarla yararlanılacağı araştırılacak” dedi.
  10. Karadelik, gökcisimlerinden ayrılmalarını sağlayan en önemli özellikleri etraflarında gerçekleşen bir ufku olmayan oluşumlara denilmektedir. Karadelikler genel görelilik kuramına göre açıklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle etrafında küresel bir olay ufku yüzeyi taşıyan, gök cisimlerinden farklı oluşumlara karadelik denilmektedir. Etrafını çevreleyen olay ufkuyla gök cisimlerinden ayrılan karadeliklerin küresel olan olay ufkunun üzerinde ışık hızı ile kurtulma hızı birbirine eşit olup ufkun içinde ise kurtulma hızı ışık hızından büyük olmaktadır. Kütlesi olan ya da olmayan herhangi bir cisim karadeliğe bir kere düşerse bir daha çıkması mümkün olmaz. Çünkü görelilik kuramına göre bu durum bu şekilde açıklanmaktadır. Işık hızını geçemeyen her ne olursa karadelik dışına çıkamaz. karadelikler kendi ışık hızı ile doğrudan gözlemlenemeyen oluşumlar olup, tamamen de hakkında araştırma yapılamaz oluşumlar değildir. Olay ufku karadeliğin kütle, açısal momentum ve elektrik yükü gibi değerlerinin hesaplanmasında fikir vericidir. Aslında oldukça basit bir yapı şeklinde görülen bu nesnelerin enerji yükü 0’dır. Elektriksel yükü 0 olan karadeliğin kütlesi ve açısal momentumu ile büyüklüğü hesaplanabilmektedir. Karadelik bu üç çeşit sayı ile fiziksel özelliklerinin hesaplanması yönünden uzaydaki diğer gökcisimleri olan yıldızlar ve de gezegenler kadar karmaşık değildir. Bu nedenle de bu durum “karadeliklerin saçı yoktur” şeklinde açıklanmaktadır. Kardeliklerin üç farklı sayısal değer üzerinden hesaplanabiliyor olması aslında onların temel parçacıklara benzediğini göstermektedir. Blog bölümünde Mert Aslan tarafından kaleme alınmıştır.
  11. Gerçek sebep sizi şaşırtabilir. İnsanlar neden esrar kullandıkları için hapse giriyorlar veya ceza alıyorlar? Çoğumuz bunun sebebinin, bir kişinin oturup esrarın alkol ve sigaradan daha zararlı olduğunu bilimsel olarak bulması olduğunu varsayar. Fakat esrarın 1930’larda neden yasakladığına dair resmî arşivlerde yapılan araştırmalar, durumun bu olmadığını gösteriyor. Hem de durum kesinlikle böyle değil. 1929 yılında Harry Anslinger adlı bir adam, Washington DC’de Yasaklama Dairesi’nden sorumlu hale getirildi. Fakat alkol yasağı bir felaket haline gelmişti. Çeteler, bütün semtleri devralmıştı. Suçluların kontrol ettiği alkol, çok daha zehirli hale gelmişti. Bu yüzden alkol yasağı sonunda bitti ve Harry Anslinger korkmuştu. Kendini devasa bir hükumet dairesinden sorumlu ve bunun için yapacak hiçbir şeyi olmayan halde bulmuştu. O zamana kadar, esrarın bir sorun olmadığını söylemişti. Bunun insanlara zarar vermediğini ve insanları şiddete yöneltmesinden daha saçma bir safsata bulunmadığını açıklamıştı. Fakat sonra aniden, çalıştığı daire yeni bir amaca ihtiyaç duyduğunda, fikrini değiştirdiğini ilan etti. Eğer esrar içerlerse ne olacağını topluma açıkladı. İlk önce, çılgın bir öfkeye kapılırdınız. Sonra, erotik bir karakterin hayalleri sizi sarmalardı. Ardından, bağlı düşünce gücünü kaybederdiniz. En sonunda kaçınılmaz son noktaya, deliliğe ulaşırdınız. Esrar, insanları vahşi hayvana dönüştürürdü. Harry Anslinger özellikle bir olaya kafayı taktı. Florida’da, Victor Licata adı verilen bir çocuk, bir balta ile ailesini öldürmüştü. Anslinger Amerika’ya açıkladı: “Şeytan otunu” içtiğiniz zaman bu olurdu. Olay ün saldı. Ebeveynler korkmuştu. Harry Anslinger’ın elindeki kanıt neydi? Ortaya çıktığına göre o zaman, bu alanda önde gelen 30 biliminsanına mektup yazarak, esrarın zararlı olup olmadığını ve yasak olup olmaması gerektiğini sormuştu. Yirmi dokuz kişi cevap yazdı ve hayır dedi. Anslinger, evet diyen “bir” bilim insanını seçti ve kendisini dünyaya sundu. Victor Licata’nın baltasına kafayı takmış olan basın, onları alkışladı. Amerika’yı saran bir panik esnasında esrar yasaklandı. ABD, diğer ülkelere de aynısını yapmak zorunda olduklarını söyledi. Çoğu ülke bunun saçma bir fikir olduğunu söyleyip reddetti. Örneğin Meksika, kendi ilaç politikasının doktorlar tarafından yönetilmesine karar verdi. Onların tıbbi tavsiyesi, esrarın bu sorunlara neden olmadığıydı ve bunu yasaklamayı reddettiler. ABD kızdı. Anslinger, hizaya gelmeleri emrini verdi. Meksikalılar dayattı, ta ki sonunda ABD, Meksika’ya tüm yasal ağrı kesici tedariğini kesene kadar. İnsanlar hastanelerde acı içinde ölmeye başladı. Meksika, doktoru işten attı ve kendi uyuşturucu savaşını başlattı. Fakat ana vatanda sorular soruluyordu. Michael Ball adlı önde gelen bir Amerikalı doktor, kafası karışmış halde Harry Anslinger’e mektup yazdı. Tıp öğrencisiyken esrar kullandığını ve bunun kendisini sadece uykulu yaptığını söyledi. Belki esrar küçük bir miktar insanı deli ediyordur, dedi, fakat bunu bulmak için biraz bilimsel çalışma sermayesine ihtiyaç olduğunu söyledi. Anslinger kararlı bir şekilde cevap vererek, esrar şeytanı konusunun artık uzatılamayacağını ve bağımsız bilime, bundan sonra ve asla sermaye sağlamayacağını söyledi. Doktorlar yıllar boyunca kendisinin hatalı olduğunu söylemeye devam etti ve kendisi terslemeye başlayarak onların “tehlikeli bir alanda yürüdüklerini” ve laflarına dikkat etmelerini söyledi. Bugün dünyanın çoğu ülkesi hâlâ, Victor Licata’nın cinayetler serisini takip eden ulus çapındaki panikte Harry Anslinger’ın sunmuş olduğu esrar yasağı ile yaşıyor. Fakat sorun şu ki, yıllar sonra birisi gidip Victor Licata’nın psikiyatrik dosyalarına baktı. Ortaya çıktığına göre, daha önce esrar kullandığına dair hiç kanıt yoktu. Ailesinde birçok akıl hastalığına sahipti. Kendilerine onun bakım evine konulması gerektiği söylenmişti fakat bunu reddetmişlerdi. Psikiyatristleri, onunla bağlantılı olarak hiç esrardan bahsetmemişti. Peki esrar insanları delirtir mi? İngiliz hükümetinin eski ilaç müşavir şefi David Nutt açıklıyor: eğer esrar açık bir şekilde ruhsal denge bozukluğuna yol açıyorsa, o halde bu açık bir şekilde ortaya çıkarılmalıdır. Esrar kullanımı arttığında, ruhsal denge bozukluğu artacak ve esrar kullanımı azaldığında, ruhsal denge bozukluğu azalacaktır. Peki bu oluyor mu? Birçok ülkeden birçok veriye sahibiz. Ve böyle olmadığı ortaya çıkıyor. Örneğin İngiltere’de esrar kullanımı, 1960’lardan beri yüzde 40 oranında artmıştır. Peki ruhsal denge bozukluğu oranları? Sabit kalmış. Aslında bilimsel kanıtlar, esrarın alkolden güvenli olduğunu öne sürüyor. Alkol her yıl ABD’de 40.000 insanı öldürüyor. Esrar kimseyi öldürmüyor; yine de Willie Nelson, bir arkadaşının kafasına bir esrar balyası düştüğünde öldüğünü söylüyor. Bu yüzden 2006 yılında Colorado’da Mason Tvert adındaki genç bir insan, eyalet valisi John Hickenlooper’a meydan okudu. Hickenlooper, eyalet genelinde alkol satan barlara sahipti ve bu onu zengin yapmıştı. Bu yüzden Mason onu bir düelloya davet etti. Bir sandık içki getirmesini, kendisinin de bir paket ot getireceğini söyledi. Onun her içki içişinde, kendisinin bir ot çekeceğini söyledi. Kimin ilk önce öleceği görülecekti. Mason, kendi eyaletinde esrarı yasallaştırma kampanyasına önderlik etmeye devam etti. Onu destekleyen vatandaşlar da %55 ile bu konuda oy kullandı. Şimdi yetişkinler, ruhsatlı dükkanlarda vergili olarak yasal şekilde esrar alabiliyorlar ve paralar okul inşa etmek için kullanılıyor. Bu düzeni gerçekte 1.5 yıl gördükten sonra, yasallaştırma desteği %69’a yükseldi. Vali Hickenlooper bile bunu sağduyu olarak adlandırmaya başladı. Ve Colorado, henüz ailelerini öldüren insanlarla dolmadı.
  12. Kediler tatlı ancak bir o kadar da acayip yaratıklardır. Bir bakarsınız, hareket eden herhangi bir şeyin üstüne atlayarak evin içinde koştururlar, sonra bir bakarsınız, atacak olduğunuz şu eski pizza kutusunun içine çömeliyorlardır. Fakat bir TED-Ed videosuna göre, kedilerin böylesine ürperti tipler olmasının bilimsel bir sebebi var ve bunun hepsi, onların evrimsel tarihiyle ilgili. Bakın, kediler aynı anda hem yalnız yaşayan yırtıcılar, HEM DE daha büyük etoburların avları olacak şekilde evrimleşmişlerdir ve onların tuhaf alışkanlıkları, bu taktiklerin ikisini de yansıtır. İlk olarak, saldırıyı ele alalım. TED-Ed için bu bölümü oluşturan Ohio State Üniversitesi’nden veteriner ve kedi uzmanı Tony Buffington’a göre, kedilerimizin ataları, küçük avları avlama yeteneklerini keskinleştirmek için milyonlarca yıl harcamış. Gün boyunca onlar, kertenkeleler ve fareler gibi hayvanları düzenli olarak sinsice izler, üzerine atlar, öldürür ve yerlerdi, bu ayrıca günümüz kedilerinin neden her gün bir büyük tabak yerine ufak, düzenli öğünler yemeyi tercih ettiğini açıklıyor (bütün kedi sahiplerinin bildiği üzere, bu yalnızca kusmasını istemek olur). Kedilerin böylesine ürkütücü tipler olmasının bilimsel bir sebebi var ve bunun hepsi, onların evrimsel tarihiyle ilgili görünüyor. Nesilden nesle geçen bu yırtıcılık yetenekleri ayrıca, kedilerin neden evinizin etrafındaki herhangi bir şeyi ve herşeyi tırmalamayı sevdiğini açıklıyor. Hayır, onlar yeni kanepenizden nefret etmiyorlar, onlar sadece pençelerini keskin ve arka tarafları ile bacak kaslarını gergin tutmak istiyorlar, çünkü vahşi doğada, onların atalarını hayatta tutmuş olan şey buydu. Peki ya kitaplığınızın tepesini sevmeleri? Bu, avlanmak için en iyi gözlem noktasıdır. Fakat av içgüdüsü de güçlüdür; işte bu yüzden tüylü şeyiniz, küçük yerlerde saklanmayı sever: çantalar, donlar, kutular, poşetler, yatağın altı. Ayrıca görünüşe göre, salatalıklardan bu yüzden korkuyorlar. Eğer kum kutularını lütfen temiz ve taze tutarsanız, size ayrıca minnettar olacaklardır, çünkü herhangi bir idrar kokusu, büyük korkunç yırtıcıları tam da onların üzerine çekecektir. Teşekkürler. Açık konuşmak gerekirse, meraklı kedi davranışlarının bazılarının ardında bulunan bilimi biliyor olmak, aslında onları daha az acayip veya daha az sevimli yapmıyor. Fakat anlaşılması zor küçük tuhaflarımızın nasıl mücadele ettiğine dair biraz ışık tutuyor ve yıllar boyunca parça pinçik olmuş divan ayaklarını biraz daha fazla anlamamı sağlıyor. Şimdi anladım dostum, hayatta kalmak için pençelerini keskin tutman lazım. Yerleştirmeye kapalı olduğu için sitemizden izletemiyoruz; buradan izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=sI8NsYIyQ2A ukarıdaki videoya bakarak, kedilerin tuhaf davranışları ardındaki evrimsel tarih hakkında daha fazlasını bulabilir ve bilimin henüz açıklayamadığı kedigillerle ilgili bir şeyi öğrenebilirsiniz. Burada spoiler yok, fakat onların mırıltıları tamamen garip. Ve kedilerden nefret eden oradaki herkes, köpeklerin “sadece beni sev!” basitliği ile onların daha kolay canlılar olduğuna kanmayın. Ortaya çıktığına göre aslında kucaklanmaktan nefret ediyorlar ve bütün bu zaman boyunca evcil hayvanlarımıza işkence yapıyormuşuz. Kahretsin, evlerimizi paylaşmak için gerçekten hayvanlar aleminin en büyük bilmecelerinden bazılarını seçmişiz.
  13. Horozun ötmesinin insanları uyandırma arzusu ile bir ilgisi var mı? Horozun sabah erkenden, gün doğarken ötmesinin, insanları uyandırma arzusu ile bir ilgisi yoktur. onlar kendileri için öterler. Aslında horozlar gün boyu öterler ama gün ağarırken ötmeleri daha kuvvetli, daha canlıdır. ortalık da iyice sessiz olunca çok uzaklardan bile duyulabilir. horozların ötüş tempoları öğleden sonra saat 3’e doğru düşer. horozların ötmeye başlamaları tam şafak vakti veya çok az öncedir. Gerek doğan güneş’in ışığının etkisini gerekse yine aynı zamanda ötmeye başlayan diğer kuşların seslerinin etkilerini ölçmek amacıyla horozlar ışık ve ses geçirmez bir bölmeye konulmuşlar ama yine aynı saatte ötmeye başladıkları görülmüştür. buradan da sabah sabah ötmenin horozun biyolojik saatinde ayarlanmış olduğu anlaşılıyor. Sabah güneş doğarken ötmek sadece horozlara mahsus değildir. kulağa en çok horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha güçlü olmasındandır. Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde dallarda koro halinde ve kuvvetlice öterler. gün boyu kuşlardan duyabileceğiniz en büyük ses hacmi bu saatlere rastlar. Bu sabah ötüşünün nedeni kuşun kendi hakimiyeti altındaki alanı belirtmesidir. horoz da her ne kadar uçamasa da bir kuş türü olduğundan onun da sabah ötüş nedeni aynıdır. ‘her horoz kendi çöplüğünde öter’ ifadesi bu bakımdan çok doğrudur. öterek o gün boyu kendi alanı içinde olan kümesin ve tavukların yanına kimsenin özellikle diğer horozların yaklaşmamasını ikaz eder. Gerek horozun gerekse diğer kuşların gün içinde ötmelerinin nedeni ise farklıdır. bu ötüşler, yiyeceği, tehlikeyi haber veren, diğerlerinin gözden kaybolmamaları için ‘ben buradayım’ mesajını veren, zaman zaman da aşkım ifade eden iletişim ötüşleridir. Bilim böyle diyor siz istediğinize inanın…
  14. 2015 yılında okyanusun dibinde iri 'Manganez yumruları' bulunmuştur. Bunlar elektrikli otomobil aküleri için gerekli tüm bileşenleri içerirler. Toplam kütleleri 200 milyondan fazla pil üretmeye yetecek kadardır ve bunların değerinin 16 trilyon dolara kadar çıktığı tahmin edilmektedir. Sadece toplamak gerekir. Bunlar, derin deniz madenciliğinin en kolay meyveleri olacak. Yeni kıta keşfetmek kadar değerli.. Deniz madenciliği mavi vatan doktrinimizin yavaş yavaş yer ettiği bu yıllarda önemi daha çok anlaşılacak bir alandır. Maden alanının genel bir görüntüsüne de göz atabilirsiniz.
  15. Nergiz Kaplan

    Covid19 ve Aşı Çalışmaları

    Şu güncellemeyi ekleyelim, dursun kenarda takip önemli..
  16. Amyotrofik lateral skleroz, bir tür motor nöron hastalığıdır. Kas hareketini kontrol eden sinirlerde işlev bozukluğuna yol açan ilerleyici, nörolojik hastalıklar grubunu ifade eder. Bu kas zayıflığına ve vücudun çalışma biçiminde değişikliklere yol açar. Daha sonraki aşamalarda, amyotrofik lateral skleroz (ALS) solunumu kontrol eden sinirleri etkiler ve bu ölümcül olabilir. ALS en sık görülen motor nöron hastalığı (MND) türüdür. Dünya çapında, her 100.000’de 2 ila 5 kişiyi etkilediği düşünülmektedir. Henüz kesin sonuçlar veren tedavisi yoktur, ancak tedavi semptomları hafifletebilir ve yaşam kalitesini iyileştirebilir. ALS NEDİR? Motor nöronlar olarak bilinen istemli kas hareketlerinde kullanılan sinir hücrelerinin hasara uğramasıdır. Bu hasar yüz, kollar ve bacaklar gibi kontrol edebileceğimiz eylemleri etkiler. Motor nöronlar beyinde ve omurilikte bulunur. ALS ilerledikçe, bu hücreler dejenere olur ve ölür. Kaslara mesaj göndermeyi bırakırlar. Beyin artık gönüllü hareketi kontrol edemez ve kaslar zayıflar. ALS, tüm istemli kasları etkiler. Kişi artık kollarını, bacaklarını ve yüz hareketlerini kontrol edemez. Zamanla desteksiz nefes alamama solunum yetmezliğine yol açabilir. ALS’li kişilerin yarısı tanı konulduktan sonra 3 yıl veya daha fazla, bazıları ise daha uzun yaşayabilir. İnsanların yaklaşık %20’si tanıdan sonra 5 yıl veya daha fazla, %10’u 10 yıl veya daha fazla ve %5’i 20 yıl yaşamaktadır. ALS’NİN NEDENLERİ VE ÇEŞİTLERİ ALS’ye neyin yol açtığı tam olarak belli değildir. ALS sporadik veya ailevi olabilir. Sporadik ALS rastgele ortaya çıkar ve vakaların yüzde 90 ila 95’ini oluşturur. Net bir risk faktörü veya nedeni yoktur. Ailesel ALS kalıtsaldır. Vakaların yaklaşık yüzde 5 ila 10’u aileseldir. Araştırmacılar hangi genlerin hastalığı etkilediğini araştırmaktadır. BELİRTİLER VE BULGULAR ALS belirtileri genellikle bir insan 50’li yaşlarının sonunda veya 60’lı yaşların başındayken ortaya çıkar, ancak başka yaşlarda da ortaya çıkabilir. İlerleme bireyler arasında değişir. Erken aşamalarda, işaretler ve semptomlar zar zor fark edilebilir, ancak zayıflık zamanla daha görünür hale gelir. Yaygın semptomlar: -Yürüme dahil günlük aktiviteleri gerçekleştirmede zorluk -Artan sakarlık -Ayaklarda, ellerde, bacaklarda ve ayak bileklerinde zayıflık -Kol, omuz veya dilde kramp -İyi duruşu korumak ve başını tutmakta zorluk -Duygusal kararsızlık olarak bilinen kontrolsüz gülme veya ağlama patlamaları -Bilişsel değişiklikler -Konuşmanın düşmesi ve ses projeksiyonunda zorluk -Ağrı, yorgunluk -Tükürük ve mukus ile ilgili sorunlar -Sonraki aşamalarda ise; nefes alma ve yutma zorluğu. İlerleyici kas güçsüzlüğü, tüm ALS vakalarında ortaya çıkar, ancak bu durumun ilk göstergesi olmayabilir. Erken belirtiler sıklıkla sakarlık, anormal uzuv yorgunluğu, kas krampları ve seğirmeleri ve bulamaçlı konuşmayı içerir. ALS ilerledikçe belirtiler vücudun tüm bölgelerine yayılır. Bazı insanlar karar verme ve hafıza ile ilgili sorunlar yaşayabilir ve sonunda frontotemporal demans adı verilen bir demansa yol açabilir. Duygusal değişkenlik, ruh halindeki dalgalanmalara ve duygusal tepkilere neden olabilir. TEDAVİ VE KORUNMA ALS’nin tedavisi yoktur, bu nedenle tedavi semptomları hafifletmeyi, gereksiz komplikasyonları önlemeyi ve hastalık ilerlemesini yavaşlatmayı amaçlar. ALS bir dizi fiziksel, zihinsel ve sosyal değişime neden olabilir, bu nedenle uzmanlardan oluşan bir ekibin sıklıkla hastalık semptomlarını kontrol etmeleri, hastaların yaşam kalitelerini iyileştirmelerine ve hayatta kalma sürelerini uzatmalarına yardımcı olur. Riluzol (Rilutek), 1995 yılında Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından ALS tedavisi için onaylandı ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatıyor gibi görünüyor. Vücudun, nöronal zarara bağlı olan bir eksitotoksin olan glutamat düzeylerini azaltarak işleyiş gösteriyor. Mayıs 2017’de, Radicava (Edaravone) ALS tedavisi için onaylandı. Fiziksel fonksiyondaki düşüşü üçte bir oranında yavaşlatabiliyor. Bazı araştırma projeleri, ALS’in farklı yönlerini tedavi etmek için yeni ve mevcut ilaçları kullanmanın yollarını arıyor. Doktorlar ayrıca farklı semptomları tedavi etmek için ilaçlar yazabiliyor. TERAPİ Fizik tedavi ALS’li kişilerin ağrıyı yönetmelerine ve mobilite sorunlarını çözmelerine yardımcı olabilir. Fiziksel bir terapist, aşağıdaki konularda yardım ve bilgi sağlayabilir: -Kardiyovasküler zindeliği ve genel refahı artırmak için düşük etkili egzersizler -Yürüteç ve tekerlekli sandalye gibi hareketlilik yardımcıları -Rampalar gibi hayatı kolaylaştıran cihazlar Mesleki terapi , bir hastanın bağımsızlığını daha uzun süre korumasına yardımcı olabilir: -Hastaların günlük rutinlerini sürdürmelerine yardımcı olacak adaptif ekipman ve yardımcı teknolojiler seçmelerine yardımcı olma -El ve kol zayıflıklarını telafi edecek şekilde eğitme Solunum kasları zayıfladıkça, zaman içerisinde solunum tedavisine ihtiyaç duyulabilir. Solunum cihazları hastanın gece daha iyi nefes almasına yardımcı olabilir. Bazı hastalarda mekanik ventilasyon gerekebilir. Borunun bir ucu solunum sistemine bağlanırken, diğer ucu boyundaki cerrahi olarak oluşturulmuş bir delik veya trakeostomi ile soluk borusuna yerleştirilir. Konuşma terapisi, ALS’nin konuşmasını zorlaştırmaya başladığında faydalıdır. Konuşma terapistleri uyarlanabilir teknikleri öğreterek yardımcı olabilirler. Diğer iletişim yöntemleri arasında yazı ve bilgisayar tabanlı iletişim ekipmanı yer almaktadır. Beslenme desteği önemlidir, çünkü yutma zorluğu yeterli besin almayı zorlaştırabilir. Beslenme uzmanları, yutulması kolay olan besleyici yemekler hazırlamayı önerebilirler. Emme cihazları ve besleme boruları hastalar için yardımcı olabilir. TEŞHİS Tek bir test ALS’yi teşhis edemez, bu nedenle tanı semptomlara ve benzer semptomlara sahip diğer koşulları ekarte etmek için yapılan testlerin sonuçlarına dayanır. ALS tanısında yardımcı olabilecek testler: -Kaslardaki elektrik enerjisini tespit eden elektromiyografi (EMG) -Sinirlerin ne kadar iyi sinyal gönderdiğini test eden sinir iletim çalışması (NCS) Bu testler periferik nöropati veya periferik sinir hasarı ve miyopati veya kas hastalığının ekarte edilmesine yardımcı olabilir . Bir MRI taraması, omurilik tümörü veya boynundaki bel fıtığı gibi semptomlara neden olabilecek diğer sorunları tespit edebilir . Diğer koşulları ekarte etmek için yapılan diğer testler kan ve idrar testlerini ve bir kas biyopsisini içerebilir . ALS ile benzer semptomlar üretebilen tıbbi problemler arasında HIV , Lyme hastalığı , multipl skleroz (MS), çocuk felci virüsü ve West Nil virüsü bulunur . Hem üst hem de alt motor nöronlarında semptomlar varsa, ALS mevcut olabilir. Üst motor nöron belirtileri, kaslarda ve canlı reflekslerde hareketlilik ve sertliğe karşı dirençtir. Düşük motor nöron belirtileri zayıflık, kas atrofisi ve seğirmeyi içerir. ALS HASTALARINDA BESLENME VE BESİN TAKVİYELERİ ALS hastalarında takip edilmesi gereken beslenme düzeninde, tüm toksinleri ve işlenmiş gıdaları hayattan çıkartmak gerekmektedir. Bunun yanında tüm şekerler, yapay tatlandırıcılar, tahıllar, hidrojene yağlar ve koruyucular da kapsam dışı kalıyorlar. Ayrıca serbest radikaller ile savaşacak kaliteli ve destekleyici gıdaları tüketmek önemlidir. -Yüksek antioksidanlı meyveler (Kırmızı-Mor renkli meyveler yaban mersini gibi) tüketmek serbest radikallerin ve süper oksijenin daha az zararlı moleküllere dönüştürülmelerine imkan tanır. – Sebzeler yüksek besin değerlerine sahiptirler ve bunun yanında antioksidan ve mineraller açısından da zengindirler. -Kaliteli protein kaynakları tüketilmelidir. (Organik yumurta, et ve süt ürünleri gibi) -Sağlıklı bitkisel yağları beslenmenize ekleyin. (Sızma zeytin yağı, Hindistan cevizi yağı gibi) – Balık yağında omega-3 ve diğer temel yağ asitleri bol bulunurlar ve bunlar vücuttaki inflamasyonların azaltılmasını sağlarlar. Ayrıca beyin sağlığını iyileştirir ve bağışıklık sisteminizi kuvvetlendirirler. – E ve C vitaminleri bağışıklık sistemini destekler, bağ dokuları güçlendirir, vücut fonksiyonlarının yürütülmesini sağlarlar. C vitamini aynı zamanda glutamat düzeylerini aşağı çekebilir çünkü eksikliğinde glutamat seviyesinin arttığı görülmüştür. – B vitamininin tüm formları kasları, enerji düzeylerini ve sinir fonksiyonlarını desteklerler. Ayrıca B-12 vitamini kas kaybı hızını da yavaşlatır. – Kalsiyum ve magnezyum düzeylerinizi iyileştirmek, ağır metallerden kurtulmanız için önemlidir çünkü iki mineral birbirini aktive ederek çalışmaktadır. Ayrıca D vitamini almak kalsiyum emilimini arttırır ve bu da kemik kitlesini korumaya yardımcı olurken mitokondri fonksiyonlarını da iyileştirir. – CoQ10 güçlü bir antioksidandır ve mitokondri fonksiyonları için önemlidir. Blog bölümünde Nihal Ezel tarafından kaleme alınmıştır.
  17. Hepimizin merak ettiği ancak bir türlü elimizin klavyeye uzanmadığı araştırma konularından biridir. Hayko Cepkin çok büyük kitleler tarafından sevilen bir sanatçı ancak birçok rahatsızlıkta olduğu gibi bu konuda da milletçe kulaktan dolma bilgilerle birbirimize öğüt niteliğinde yanlış aktarımlar yapıyoruz. “Doğarken olmuş, ters gelmiş, doktor çekince göz kapağı düşmüş” veya “kaza geçişmiş motor kazası, hani metalci falan ya bunlar içkili motorla gezerken çakmış gözü” gibi yorumlara da denk geldim. Lütfen önce bu hastalığımızdan bir kurtulmaya çalışalım. İlk fikir görme zayıflığı anlamına gelen Ambliyopia, aslında tembel göz ifadesinin ta kendisidir. Normal görüşün çocukluğun erken evrelerinde gelişmemesi, strabizm (şaşılık)ve anizometropi (göz merceklerinin kırma gücünün birbirinden farklı olması), yani bir gözün diğerine göre aşırı miyop (uzağı göremeyen) veya aşırı hipermetrop (yakını göremeyen) gibi sebeplerden ortaya çıkan tembellik durumudur. Konu üzerine ikinci uzman görüş ise bir göz kapağı rahatsızlığı, Ptozis. Üst göz kapağı normal şartlarda gözün saydam tabakası (kornea) ve renkli tabakasını (iris) yukarıdan 1-2 mm örtecek şekilde durur. Göz kapağı normal yerinden daha aşağıda duruyor ise bu duruma ptozis (blefaroptozis) denilir. Karar sizin, en azından birkaç arama yapmak için elinizde malzeme mevcut, keki de siz pişirin.
  18. Semeni oluşturan birçok bileşen vardır ve içerikteki materyal sayısı aynı iken, yoğunlukları erkekten erkeğe değişir. Örnek olarak vermek gerekirse; Vitamin C, Kalsiyum, Klorin, Kolesterol, Sitrik asit, Kreatin, Fruktoz, Laktik asit, Magnezyum, Fosfor, Potasyum, Sodyum, Vitamin B12, Çinko. Diğer bir merak noktası genelde sperm kalitesini arttırmak; daha güçlü hale getirmek için neler yapılabileceğidir. Semen içeriğinin zenginliği ejekülasyon kalitesinin oranı günden güne değişir. Bunun sebebi ise materyal kalitesi ve yoğunluğunun oldukça fazla faktöre göre değişkenlik göstermesidir. Yapılan cinsel birlikteliğin yoğunluğu, beslenme düzeni, giyindiğiniz kıyafetin kalınlığı gibi çok dallı bileşik faktöre göre değişkenlik gösterir. Konu sperm ve cinsellik iken, tabi ki bir de merak edilenler köşesindeki Haydar Dümen yorum kısmına tabi soruları da var. Örneğin; Sperm yutmak zararlı mıdır? Kız arkadaşım sperm yutmak istiyor ama kilo almaktan korkuyor, kilo yapar mı? Bu tarz durumlarda gülmek genelde çözüm değildir, bu sorular gerçekten sorulabiliyor (Alıntı yapılmıştır). Konuyla ilgili olarak ise; kilo olarak çok fazla bir etkisi olmayacaktır. Çünkü ortalama bir ejekülasyon sırasında atıma uğrayan içeriğin ortalama kalori miktarı 5-25 kalori olarak bildirilmiştir. yani kilo almak için kolay bir yol değil. Ayrıca, genelde semen içeriğinin ciddi bir protein kaynağı olduğu belirtilir, bu oran ise hafifçe büyük bir yumurtanın beyazından elde edeceğiniz miktardan çok da fazla değildir. Yani kilo almaktan korkan bir bayanın yumurtadan uzak durması yeterlidir.
  19. Eski bir proje gibi görünüyor ancak güncelliğini korursa ve iyileştirme çalışmaları devam ediyor sanırım, harika bir fikir.. Hayal gibi!
  20. Nergiz Kaplan

    Perseverance Uzay Aracı

    Fotoğraf, Perşembe günü #nasa tarafından #mars 'a fırlatılan #perseverance uzay aracı gökyüzüne doğru yükseldiği sırada, 5000 feet (yaklaşık 1500 metre) yüksekten, fotoğrafçı John Kraus tarafından çekilmiş. . . @johnkrausphotos . @astronomypicturesdaily
  21. Olmaz ya; cinnet geçirip, çırılçıplak soyundunuz.. Çıktınız uzay istasyonunun balkonuna, “lanet olsun atom fiziğine” dediniz intihar ediyorsunuz kendinizi uzay boşluğuna bırakıp.. Boşluk deneylerinde (vakum ortamı) kullanılan kobayların 15 saniyeye dek bilinçlerini yitirmedikleri gözleniyor. 15. saniyede bilinç yitiriliyor, yaklaşık 2 dakika içerisindeyse geri dönülemez hale gelip ölüyor canlı.. Kazara vakum ortamına maruz kalmış insanlarda bilinç yaklaşık 9 saniye açık kalıyor. Basınçsız ortamda derinize yakın yerdeki sıvılar buharlaşacaktır. Terlemenin vücudumuzu soğutmasıyla aynı mantıkla çalışan bir etki bu. Hafifçe soğuk hissedeceksiniz.. Sonbaharda ceketsiz çıkmış kadar ama birden buz kesmeyeceksiniz. Zira uzayın ortalama madde yoğunluğu santimetreküp başına bir atom olarak ölçülmüş. Bu ısı transferini imkansızlaştırır, ısınızı transfer edeceğiniz hiçbir şey olmadığı için etrafına ışıma yoluyla enerji yayan minnak çaplı bir güneş olursunuz. Sonra? Sonrasında iki durum var: ya ciğerleriniz patlar, ya da vücudunuzda gaz odacıkları oluşur ama Hollywood filmlerindeki gibi güm diye bin parçaya da bölünmezsiniz. Neden? Eğer ağzınız kapalıysa ve ani basınç yokluğunda ciğerlerinizdeki havanın çabucak çıkacağı bir kanal yoksa, ciğerleriniz parçalanır. Bu ne demek? Uzay boşluğuna düşerseniz ağzınızı açık bırakın demek. (kıçınıza tıpa takıp gezmediğinizi varsayıyorum, o durumda karın zarınız bağırsaklarımızdaki gazın basıncıyla patlar ve ortalığı gerçek anlamda b.k götürür. Ya da tıpa gevşekse tıpayı fırlatırsınız, bu da uzay boşluğunda ciddi bir itme kuvveti verir, minnak çaplı bir roket olursunuz. Vücudunuzdan ayrılmayan sıvılar uzaydaki vakum etkisiyle küçük odacıklar oluşturur. Kanınız tamamen buharlaşmaz ama damar yollarında da küçüklü büyüklü gaz balonları oluşur. Kan dolaşımı imkansız hale gelir. Sonra? İnsan vücudu yaklaşık 600 watt’lık kızılötesi ışıma yapıyormuş, vücudumuzdaki doğal radyoaktif elementlerin saniyede 1 microremlik ışımasını ihmal edersek. Yani ışıma yoluyla saniyede 600 joule enerji yayıyorsunuz. (Peki gündelik hayatta neden hemen soğumuyoruz? Zira başta güneş ve diğer ısı kaynakları bizi ısıtıyor.) 70 kiloluk, 37 derece / 310 kelvin vücut sıcaklığına sahip bir birey olduğunuzu düşünelim. Uzaydaki radyasyonun sıcaklığı olan 3 kelvine / -270 celsiusa (uzay boşluğunun sıcaklığı) düşmeniz için ne kadar zaman geçer? Matematiksel hesabı uzun, okuyucuyu sıkmayayım. Sonuç: Dünya gün’ü olarak, yaklaşık 1.5 gün.. (Tabii bu iş bu kadar basit değil. Işımamız vücudumuzdan homojen şekilde gerçekleşmiyor ve ısımız düştükçe ışımamız da düşüyor. Üstelik 600 watt değerini basit bir google aramasında karşıma çıkan ilk sonuca göre verdim. O yüzden hesap çok isabetli değil.) Yine de, anında buz gibi olmayacağımızı, öldükten sonra cihanı bir tebessüm sıcaklığıyla ısıtmaya devam edeceğimizi net bir şekilde söyleyebiliriz.
  22. Kızılay bile kan bağışı ve plazma bağışı olarak reklamlarını çeşitlendirmek amacıyla çalışmalar yürütüyor. Mevcut hastalığı geçirmiş ve bünyesinde bağışıklık kazanarak hayatta kalan kişilerden bahsettiğiniz bu olay sürdürülüyor.
  23. Nergiz Kaplan

    Covid19 ve Aşı Çalışmaları

    Şu anki güncel durum ile kıyaslama yapalım.
  24. Limbik sistem dediğimiz yapı, canlıda içgüdüsel davranışlar, derine yer etmiş duygular, üreme, öfke ve hayatta kalma gibi temel hayvani dürtüleri oluşturur. Sistemin adı latince “sınır” ya da “kenar” anlamına gelen “limbus” kelimesinden türemiştir. Kabaca tarif etmek gerekirse beynin anatomik olarak ortasında ve beyin sapına doğru uzamış, serebrumun içindeki yapıdır ve beden sistemlerini düzenleyen beyin sapıyla üst düzey bilinci kontrol eden serebral korteks arasındaki bağlantıyı kuran bir köprü görevi de görür. Limbik sistem yapısal olarak; korteksin bir kısmını, amigdala, hipotalamus, talamus, mammilar cisimcikler gibi birçok yapıyı içeren bir birleşik sistemdir. Bu sistem koku duyusu gibi duyusal bileşenlerle bağlantılıdır ve bunları, özellikle beynin beklenti, ödül, plan yapma ve karar vermeden sorumlu alt frontal korteks gibi beyin alanlarıyla birleştirir. Daha da ilginç olan bir durum var ki o da; nazal kavite (burun boşluğu) ile limbik sistem arasında doğrudan bağlantı kuran, ve koku duyusunu algılamak ve iletmekle görevli olan olfaktör sinirlerdir. Bu sinirler, olfaktör reseptörler aracılığıyla koku moleküllerini tespit eder ve aktive olmuş reseptörler uyarıyı başlatır. Olfaktör sinirler koku bilgisini bilinçli farkındalığa ulaşmadan önce kısmen işleyebilir ve daha sonra bu bilgiyi, frontal lobun alt kısmında bulunan orbifrontal kortekse iletir.(hatırlayacağınız gibi frontal korteks geleceği tahmin etme, ödül, ceza gibi sistemler ve dolayısıyla duygular üzerine uzmanlaşmıştır.) Tahmin etmiş olabileceğiniz gibi kokunun insanlar için bu kadar etkileyici olmasının en önemli sebeplerinden biri budur. Birçok insan daha hafızası yeni oluşmaya başladığı yaşlarda bile algıladığı bir kokuyu yetişkinliğinde hatırlıyor olabilir. Limbik sistem, içinde; hüpokampusu kuşatan, manzara ve mekanları izlerken aktif olan Parahipokampal girus, ağırlıklı olarak bellek ve duygusal yanıtlarla ilişkili olan badem şekilli Amigdala, bazal çekirdekler ve limbik sistem arası bağlantı kuran Orta beyin ve en önemlisi mekânsal farkındalık ve bellekten sorumlu olan Hipokampus (ismini deniz atına olan benzerliğinden alır) gibi yapıları içinde barındırır. Hipokampus aynı zamanda geçici bir bilgiyi ezberlenmesi için seçer ve uzun süreli bellek alanlarına gönderir. Hasar görmesi durumunda, eğer daha önceki anılar sağlam kalmış bile olsa, yeni anılar oluşmasını engelleyebilir. Sonuç olarak, limbik sistem bizim duygularımızı oluşturan ve çoğu zaman dürtülerimize yenik düşmemize sebep olan bir canavar olabilir. Ne olursa olsun bu kadar gelişmiş bir limbik sistemin hala insanda var olması, evrimsel süreçte sağladığı avantajlara bağlı olmalıdır ki zaten dönemin koşullarını düşündüğümüzde nedenini gayet açık bir şekilde görebiliriz. Ancak bu durum bazı sorular meydana getirebilir. Acaba günümüz koşullarında insan zihninin kullanımı, eski zamanlardaki gibi dürtülerden çok, günümüz koşullarına daha uygun olan mantıksal sistemlere yönelmiş ve serebral korteksin nesilden nesile gelişmesine sebep olmuş olabilir mi? Ve eğer böyle bir şey olduysa gelişmiş bir serebral korteks, limbik sistemi baskılayarak bizi daha duygusuz, şiddetten ve hayvani dürtülerden uzak bir hale getirebilir mi? Yoksa eski dönemlerdeki savaş ve saldırganlık oranlarını bugüne kıyasladığımızda çoktan bu tarz bir değişim olmuş mudur? Şimdilik net cevaplar var mıdır bilinmez ama yapılacak en güzel şey bekleyip gözlemlemek olabilir.
  25. Biyoteknoloji tam olarak nedir ve günümüzdeki önemi neden bu kadar büyük görünüyor? Geniş bir terimle biyoteknoloji canlıların ya da onların öğelerinin yararlı ürünler üretiminde kullanılmasıdır. Biyoteknoloji çok yeni bir bilim dalı olarak bilinmesine rağmen biyoteknolojik uygulamalar çok eski yıllara dayanır. Şarap ve peynir yapımında mikroorganizmaların kullanımı ve çiftlik hayvanlarının seçilerek üretimi gibi yüzlerce yıl öncesinin uygulamaları biyoteknolojiye örneklerdir. Mutasyon ve genetik rekombinasyon gibi doğal genetik olaylar her zaman bu kavramın içinde yer almıştır. Fakat son yıllarda biyoteknoloji, DNA baz sırasının laboratuvar ortamında değiştirilerek bakteri, bitki ve hayvan gibi birbirinden çok farklı organizmalara aktarılmasına olanak sağlamaktadır. Böylece biyoteknolojik teknikler kullanılarak tarım, tıp ve endüstri gibi alanlarda birçok yararlı ürün elde edilmektedir. Biyoteknoloji oldukça kapsamlı bir alan olup bilimin birçok dalıyla yakın ilişkilere sahiptir. Aşağıda biyoteknolojinin ilişkili olduğu bilim dalları ve ortak çalışma alanları şematik olarak verilmiştir. Biyoteknoloji ve gen mühendisliği son yılların en popüler bilim dalları arasında olup, çoğunlukla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Yukarıdaki şemada da görüldüğü gibi bu durum doğru değildir. Çünkü gen mühendisliği, genetik materyal olan DNA üzerinde yapılan değişikliklerle ilgilenir. Biyoteknoloji ise biyolojik bir sistem ya da yapının endüstriyel boyutta kullanılması yoluyla farklı ürünlerin eldesi anlamına gelir. Başka bir ifadeyle biyoteknoloji, gen mühendisliği yöntemlerini araç olarak kullanan bir teknolojidir. A. KLASİK BİYOLOJİK YÖNTEMLER İnsanlar yüzyıllardan beri geleneksel ıslah çalışmaları ile melezlemeler yaparak istenilen özellikte bitki ve hayvanlar üretmiş, bir anlamda gen mühendisliği çalışması yapmışlardır. Geleneksel ıslah çalışmaları insanoğlu için çok yararlı olsada bazı önemli eksikleri vardır. Bunlardan bazıları aşağıda verilmiştir. ➢ Bu çalışmalar çok uzun zaman alır. Çünkü yeni bireye istenilen genlerle beraber istenmeyen genlerde aktarılır. Bu nedenle değerli bir bitki ya da hayvan türü bulabilmek için binlerce eşleşmenin yapılması gerekir. ➢ Islah amaçlı kullanılabilen genetik materyal oldukça sınırlıdır. Çünkü sadece anne ve babanın DNA’ları ile çalışılmaktadır. B. Modern Biyoteknolojik Yöntemler Yeni ıslah yöntemlerinin gelişmesi ile geleneksel yöntemlere ait sorunlar aşılmıştır. Böylece yüksek kaliteli ve daha fazla ürün veren türlerin eldesi kolaylaşmıştır. Islah çalışmalarında tür içi ve türler arası melezleme, yapay döllenme, poliploidi, gen aktarımı ve klonlama gibi yöntemler kullanılır. ➢ Melezleme: Uzun süre sadece kendi arasında gen alış verişi yapan ırklar genetik olarak zayıf ırk olarak kabul edilir. Çünkü bu durum zararlı çekinik genlerin yan yana gelmesine (homozigot), dolayısıyla fenotipte etkisini göstermesine neden olur. Farklı karakterler bakımından homozigot ırklar arasında çaprazlama yaparak üstün özelliklere sahip melez bireyler elde edilebilir. Örneğin küçük ve tatlı erikle büyük ve tatsız eriklerin çaprazlanması ile büyük tatlı erikler elde edilmiştir. ➢ Yapay Döllenme: Üstün özelliklere sahip hayvanlardan alınan spermler, sperm bankalarında saklanarak uygun zamanda yumurta hücresini döllemek için kullanılır. ➢ Poliploidi: Hücrelerdeki kromozom sayısının 3n veya daha fazla olması durumudur. Bitkilerde görülme oranı hayvanlardan daha fazladır. Poliploid bitkilerin çiçek ve meyveleri diploit bitkilere göre daha büyüktür. Bu özellik poliploid bitkilerin ticari önemini artırır. Bu durum patates, muz, çekirdeksiz karpuz ve elma gibi bitkilerde görülebilir. Yukarıda bahsedelin bu gelişmeler biyoteknoloji ve gen mühendisliğinin alanına girmektedir. Biyoteknolojinin amacı temel bilimleri ve mühendislik ilkelerini canlı sistemlere uygulayarak hammaddelerin kısa sürede ticari ürünlere dönüşümünü sağlamaktır. Gen mühendisliği, canlıların kalıtsal yapılarını değiştirerek onlara yeni özellikler kazandırmaya çalışan bir bilim dalıdır. C. Gen Klonlama Seçilmiş bir genin bir vektör (plazmit veya virüs) içerisine eklenerek bir bakteriye aktarılması ve sonra bu bakteri aracılığı ile pek çok kopyasının üretilmesi işlemine gen klonlaması adı verilir. Genlerin ya da DNA parçalarının klonlanabilmesi için plazmitler kullanılır. Plazmitler, bakterilerde kromozom dışında bulunan ve kendi kendine bölünebilen halkasal yapıdaki küçük DNA’lardır. 1. İstenilen geni taşıyan DNA molekülü ile vektör olarak kullanılacak olan bakteri plazmidi saf olarak elde edilir. 2. DNA molekülü üzerinde klonlanacak (istenen) gen belirlenir. Vektör olarak kullanılacak plazmit ve klonlanacak olan gen aynı “restriksiyon enzimleri” ile kesilir. 3. Aynı restriksiyon enzimleri ile kesilen klonlanacak gen ve plazmitte oluşan yapışkan uçlar “DNA ligaz” enzimi yardımıyla birleştirilerek rekombinant DNA molekülü elde edilir. Böylece klonlanacak gen vektör olarak kullanılan plazmidin içine yerleşmiş olur. 4. Rekombinant DNA bir bakteri hücresine aktarılarak rekombinant bakteri hücresi oluşturulur. 5. Bakterilerin üremesi ile klonlar oluşturulur ve bunların arasından istenilen klonlar (rekombinant DNA içerenler) seçilir. Seçilen klonlar ile istenilen amaca yönelik değişik uygulamalar yapılabilir. Rekombinant DNA teknolojisinden sanayi, tarım ve ilaç üretimi gibi birçok alanda yararlanılmaktadır. Aşağıda bu teknolojinin kullanımına ait bazı örnekler verilmiştir. > Bitkilere aktarılan bir gen, bu bitkilerin zararlı organizmalara karşı direnç kazanmasını sağlar. > Bu yolla elde edilen bakteriler toksik yapıdaki atık maddelerin temizlenmesinde kullanılır. > Bu yöntemle üretilen insülin hormonu şeker hastalarında kullanılır. > Bu teknoloji ile üretilen enzimler; deterjan, şeker ve peynir üretiminde kullanılır. Gen mühendisleri kök hücreler üzerinde de çeşitli çalışmalar yapmaktadır. Kök hücreler, kendini yenileme özelliğine sahip olan farklılaşmamış hücrelerdir. Bu hücreler gerek vücut içinde gerekse laboratuvar ortamında bölünerek farklı hücre tiplerine dönüşebilirler. İnsanlardaki temel kök hücreleri üç çeşittir. ➢ Yetişkin kök hücreleri, vücutta birçok doku ve organda bulunur. Bulundukları dokuda hasar olması durumunda bölünerek hasarı onarırlar. ➢ Embriyonik kök hücreleri, embriyonun erken dönemlerinde elde edilen hücreler olup zamana bağlı olmaksızın çoğalırlar. Sürekli kendini yenileme ve tüm hücrelere dönüşebilme yetenekleri vardır. ➢ Kordon kanından elde edilen kök hücreleri, uygun ortamlarda bekletilir. Bireyin ilerleyen yaşamında ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarının tedavisinde kullanılırlar. D. Gen mühendisliği uygulamalarının yararları Rekombinant DNA tekniği bulunduğu ilk dönemlerde sadece genlerin organizasyonu, düzenlenmesi ve mutasyonlar gibi temeli akademik çalışmalara dayanan araştırmalar için kullanılıyordu. Genetik mühendisleri bu yöntemi endüstride biyoteknoloji adı altında farklı alanlarda uygulayarak, ekonomik değeri yüksek olan birçok ürün elde etmektedirler. DNA Parmak İzi: Her bireyin DNA nükleotit dizilimi kendine özgüdür. İnsan genomunun bu özelliği dikkate alınarak günümüzde suçluların tespitinde, babalık testlerinde ve toplum sağlığı gibi insanla ilgili birçok araştırmada kullanılan rekombinant DNA tekniğine dayalı DNA parmak izi yöntemi geliştirilmiştir. İnsan genomunda anlamlı ve anlamsız diziler bulunmaktadır. Anlamsız diziler herhangi bir proteini şifrelemeyen ve büyük çoğunluğu tekrar eden DNA dizilerinden oluşmaktadır. Tekrar edilen anlamsız dizilerin sayısı ve baz dizilimi bireyden bireye farklılık gösterir. Bu dizilerin çok az bir kısmı (%10–15) DNA parmak izi yöntemiyle genetik teşhislerde kullanılmaktadır. DNA parmak izi yönteminin basamakları aşağıda verilmiştir. ➢ Bireyden alınan DNA örneği uygun restriksiyon enzimleri ile kesilir. ➢ Tekrar edilen DNA parçaları PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemiyle çoğaltılır. ➢ Elde edilen DNA parçaları jele yüklenir ve elektroforez tekniği ile DNA’lar büyüklüklerine göre değişik uzaklıkta bantlar oluşturulur. ➢ DNA’ya bağlanan bir boyanın ilave edilmesinden sonra, oluşan bantlar ultraviyole ışık altında floresan pembe renkli bir bant oluşturur. Oluşan bant profiline DNA parmak izi adı verilir. DNA kaynağı olarak bir bireyin hangi dokusu kullanılırsa kullanılsın oluşan DNA parmak izi aynı olur. Fakat bireyden bireye DNA parmak izi farklı olup farklı bant profilleri oluşturur. Günümüzde bu özellik adli vakalarda kullanılarak birçok suçlu tespit edilmektedir. Aşağıda bir cinayet olayının aydınlatılması amacıyla kullanılan DNA parmak izi yöntemi gösterilmiştir. Bu araştırmada davalının kanı, davalının elbiselerinden alınan kan ve kurbanın kanının DNA parmak izleri çıkarılmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi davalının elbiseleri üzerindeki DNA, kurbanın DNA parmak izine uymakta, ancak davalının DNA parmak izinden farklılık göstermektedir. Bu durum davalının üzerindeki kanın kurbandan geldiğinin yani cinayeti davalının işlediğinin kanıtıdır. Tıp ve Eczacılıkta Uygulanması: Rekombinant DNA teknolojisi tıp ve eczacılık endüstrisine yeniden şekil vermiştir. Bu teknoloji hem hastalıkların tanısı hem de eczacılık ürünlerinin geliştirilmesinde tıbbi yönden birçok katkı sağlamaktadır. Bu teknoloji genelde protein olmak üzere, yararlı pek çok eczacılık ürünün elde edilmesinde kullanılmaktadır. Şeker hastalığının tedavisinde kullanılan insülin hormonunun üretimi bu durumun en güzel örneklerinden biridir. Tarımda Uygulanması: Biyoteknoloji endüstrisi, tarım bitkilerinin besin değerini artırmak, böcek ve herbisitlere karşı direnç sağlayan genleri transfer ederek tarım bitkilerini güçlendirmek için rekombinant DNA metodlarını kullanmaktadır. Hayvanlarda Uygulanması: Gen mühendisliği çiftlik hayvanlarının tedavisinde kullanılan aşı ve büyüme hormonlarının yapımında rutin olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda bu yöntemler kullanılarak daha kaliteli yüne sahip bir koyun, az yağlı ete sahip bir sığır ya da daha kısa sürede gelişerek süt vermeye başlayan bir inek elde etmek mümkündür. İnsanlarda Uygulanması: Virüsler kullanılarak hücrelerdeki genlerin bozuk olanları sağlam olanları ile yer değiştirebilir. Bu tekniğe gen terapisi denir. Gen terapisi sayesinde kalıtsal hastalıkların olumsuz etkileri ortadan kaldırılabilir. Böylece genetik hastalıklara sahip insanlar sağlıklı yaşayabilirler. Kalıtsal hastalıkların kökeninin anlaşılması ve tedavi edilebilmesi, ancak insan genomunun tam anlamıyla deşifre edilmesiyle mümkün olacaktır. Bu amaçla 1990 yılında ABD ve Avrupa ülkelerinin katıldığı “İnsan Genomu Projesi” adı altında büyük bir çalışma başlatılmıştır. Uluslararası nitelikte olan bu proje üniversite ve araştırma enstitülerindeki 20 araştırma grubunun birlikte finanse edilmesiyle organize edilmiştir. Bu projedeki amaç yaklaşık üç trilyon baz uzunluğundaki haploit (n) insan genomunun DNA dizilimini bularak, gen haritasını çıkartmaktı. Proje 2003 yılında tamamlanmış ve bitmiş dizi yayınlanmıştır. Nükleotit dizilerinin aydınlatılması birçok hastalığın teşhis ve tedavisini kolaylaştıracağı, kalp ve kanser gibi ölümcül hastalıkların daha önceden teşhis edilip önlenebileceği düşünülmektedir.

Hakkımızda

Sitemiz bir "Günlük" olarak derleme yayın, yorum, diyalog ve yazılara vermektedir. Güncel bilim haberleri ve gelişmelere ek olarak özellikle sosyal medyada gözden kaçan, değerli gördüğümüz tüm içeriğe kaynak ve atıflar dahilinde sitemizde yer vermekteyiz.

Bu sitede verilen bilgilerin kullanım sorumluluğu tümüyle kullanıcıya aittir. Sayfalarımızda yer alan her türlü bilgi, görsel ve doküman sadece bilgilendirmek amacıyla verilmiştir.

×
×
  • Yeni Oluştur...